30 Aralık 2010 Perşembe

Masal'dan Roman'a

Bir masaldı 2010.
2011 roman olacak, biliyorum.
Ben yazacağım o romanı yine, 365 gün 24 saat.
O kadar eminim ki, herşeyin en güzelini yaşayacağıma ve yaşatacağıma.
Umutlu yıllar diliyorum herkese.
En az benimki kadar...

25 Aralık 2010 Cumartesi

Çingene ruh

"Madem umutlarımız ışıl ışıl, bir köşemizde öyle olsun" dedi evlatlar...
Madem dedim, bir çingene ruhu hakim evde; çok istediğim kabak lambayı her daim yakmaya başladım ışıl ışıl...
Yok kişisel gelişimdi, yok kuantumdu derken; daha fazlasını ister olduk:-) Bu da öyle işte.
Bugünlük...

24 Aralık 2010 Cuma

Bekliyorum...

Çoook başarılı bir hafta geçti.
Çoook güzel bir hafta sonu hakediyorum.
Yaradan layık görüp de, "hadi bakalım, bendensin!" derse çok mutlu olucam.
Sevdiklerimi seviyorum ve onları sevmenin keyfini çıkarıyorum bunu nimet kabul ediyorum.
İşimi seviyorum, her sonuçlanan işten büyük bir haz alıyorum bunu hediye kabul ediyorum.
Ağlamayı bile seviyorum bazen. Beni üzen herşeyin beni biraz daha olgunlaştırdığını düşünüyorum -bu yüzdendir belki çabucak büyümek istemeyişim:-) -bunu sadaka kabul ediyorum.
Kendime bakmayı seviyorum, ancak böyle çevremi mutlu edebileceğimi düşünüyorum ve bunu ödül kabul ediyorum.
Şükretmeyi seviyorum, ancak böyle yeni mutluluklara kendimi hazırladığımı düşünüyorum ve bunu gereklilik görüyorum.
Gören gözlerimin gördüklerini biraz daha fazla algılamasını,
Hisseden yüreğimin adaletten şaşmamasını,
Bedenimin beynimle uyum içinde çalışmasını,
...
da, 2011'den diliyorum.
2011 harika bir yıl olacak, sabırsızlanıyorum.
Acele etmiyorum; BEKLİYORUM.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Sürpriz

Haftalardır ilk defa bir cumartesi sabahını epeyce uyuyarak geçirdim, lakin çok yorucu ve kafa çalıştırıcı bir hafta geçirdim.
Elif'in yazılı haftasıydı, maaşallah çok güzel bitti 2.yazılılar, aferin kızıma.
Dün iş çıkışı eve geldiğimde saat 18:00 gibiydi.
Elifim biten yoğun haftanın ardından hepimize sürprizler yapmak istemiş.
Kapıdan girdiğimde bir not karşıladı bizi.

Kapıda sarılmaca faslı falan derken odama doğru inecektim ki, banyo kapısının üzerinde;

Termosifonu açmış, banyo ısınmış, havlular hazırdı, hiç vakit kaybetmedim tabi..Banyodan çıkarken beni karşılayan not şuydu;:-)

Oh dedim ya ne rahatlıkmış bu, sen plan yapmaksızın biri sana ne yapacağını söylüyor, hele hele kızımsa bu.
Sonra efenim;

Koltuğa battaniyemi yaymış, bir bardak portakal suyu sıkılmış, ayağımız altına puf gelmiş, aman nasıl rahattı ya, sormayın.
Bitti mi? Yok bitmedi:-)

Bu kısma, beni katmadı kızlarım, iş babaya düştü:-)
Sonra;

Yemekler önüme geldi, önümden gitti. E bu soruya verecek cevabı ben öpücük yoluyla verdim zaten:-)
Ve;

O kadar çok rahatlamıştım ki; Hanımın Çiftliğini bile seyredemedim.

Yaşadığım mutluluk, hiçbir paranın, dünyanın hiçbir yerinde alamayacağı türdendi hakikaten.

Sağol benim güzel ruhlu, iyi bir insan olmaya çok gayret eden, fedakar kızım. Sağol.

Anne, seninle -sizinle- gurur duyuyor.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Bir günebakan olabilmek isterdim

Bir günebakan olabilmek isterdim;
Sabırla güneşin izini takip eden,
Yükünün ağırlığıyla başını mağrurca eğebilen,
Bedeninde sayısız çekirdek oluşturan,
Her biri birbirinden farklı olduğu halde bir arada tutabilen,
Uzanan her yaprağıyla karanlıkları kahkahalara boğan.


Bir günebakan olabilmek isterdim;
Hiçbir parazite yenilmeyen,
Her iklimde ve her toprakta ben varım diyen,
Bazen dimağına tad,
Bazen de yarana merhem olan,
Umulmadık bir hızla olgunlaşan.
Bir günebakan olmak isterdim;


Narında yanmak,
Yandıkça kavrulmak,
Kavruldukça olgunlaşmak,
Vakti geldiğinde kavuşmak için,
Bir günebakan olmak isterdim.

ECECE'2009

5 Aralık 2010 Pazar

Zennube'nin miminin cevabı

Boş vaktimin (derken sakın yanlış anlamayın bu ikilemedeki mânâ -hayatın gerektirdiği zorunluklardan sıyrıldığım anlar- demek oleyu) en büyük kısmı blog alemini ziyaret etmek.
Ve bu alemde, -dibine kadar cesur dediğim insanları okumak- ayrı bir zevk.
Tanırsınız çoğunuz, kendisi benim epeyce yazı konum olan Zennube.
Zennube, benim dibine kadar cesur grubumdam, tanımadan acayip sevdiğim bir dost(tikat lütfen arkadaş diil)
Zennube, şımar gıı:-))

Efenim(tikat lütfen efendim diil);
Mimlenmeyi sevmiyorum diyen gruptan değilim burnum havalarda değil çok şükür. Seviyorum ama mantıklı olursa tabi:-)
Kendileri beni mimlemiş (yine:-))
Soru şu;
Seçtiğimiz bir kişi ile yapmayı sevdiğimiz şeyleri anlatıyoruz.
:-))))))))))))
:-)))))))))))
Canım, valla yarım saattir gülüyorum ve yazamıyorum du bi kendime geleyim.
Zennube, önce sen şunu iyi bil ki, eğer bu bir TV programı olsaydı ve gerçekten sana en dürüst cevabı verseydim kanalın kapanırdı anam.
:-))))))))))
Geçelim,
(İlk aklıma gelen bu değil vallaha da diye sana alenen bağıran oldu mu bilmiyorum ama o ilk benim belki:-))
Seçtiğim bir kişi ile yapmayı en çok sevdiğim şey:-))))
Ya ben çok sevecenim biliyon mu, aslında söylemek zor ama ilk biri geçtiğime göre:-)
İtiraf ediyorum evet;
Benim burada çooook değerli bir arkadaşım var. O çok ama çook değerli bir insandır gerçekten ve her bakımdan.
Adı Güray.
Güray Öztaş.
Hayatımdaki en mükemmellik adına ne varsa kendisi şüphesiz hepsinin tanımıdır.
Onunla bırak birebir aynı ortamda bulunmak, aynı havayı solumakla bile kendimi güvende hissederim.
Başıma ne gelirse gelsin bilirim ki en kısa zamanda hep yanımda olacak tek insan O'dur (Alık Alparslan alınma lütfen tamam mı?)
Beni şaşırtan, sevindiren, hatta üzen herşeyi ilk paylaşmak istediğim kadındır O.
Asla yapma dediğim şeylerin hepsini (başta dedikodu) onunla yaptım, ikinci kişi yok mesela.
O, mükemmel bir annedir ve ben anneliğimin tadına onun yanında çok daha iyi varırım.
Ne dersem diyeyim asla alınmaz, asla beni yarı yolda bırakmaz.
DOSTTUR GÜRAY ASLANLAR GİBİ.
Yıllarca aynı şeyi hissedip başka şehirleyden biz;
Tanrı tüm dualarımı duyup 500 m.yakınlaştırdı bizi.
Yaptığımız dünya kadar şey olduğu kadar, yapmadığımız herşeyi bile birlikte yapmaya ant içmiş iki dostuz biz.
Varlığınla gurulu ve çok mutluyum Güray ama en çok Alparslan'ı tebrik ediyorum bu mükemmel tercihinden dolayı.
Güray ile yaptığım hiçbir şeyi sevmemezlik etmedim, bu anlatılır birşey diil ya da benim gücüm anlatmaya yetmez.
Herşey...
En iyi ya da en kötü...
Herşey...
İyi ki varsın Güray.
Ve iyi ki sordun Zennube...
Sevgiler...
(Not:İznini almadığım için resim yok ama alırsam ilk fırsatta burada olur)

3 Aralık 2010 Cuma

Son bin yılın en soğuk kışı hikâyesi

Unutmadan hatırlatayım dedim.

Bugün Aralığın 3'ü.
Laf aramızda son bin yılın en soğuk kışını yaşıyoruz, çaktırmayın şişşşşt :-)))

(Teee Ekim'de yine burada dalgamı geçmiş, sallıyorlar demiştim de "aman sus ya haklı çıkarlarsa" demiştiniz de.)
Hatırlatayım dedim.
Saat 15:31 Şimdi bir arkadaşım aradı. Yozgat'ta badem ağaçları ikinci çiçeğini açmış.
Neresi olduğunu bilemedi ama bir yerde de dut ikinci ürünü vermiş.
Yaaaaaaaa....

Mesaj kaygısı

Her insan;
İlle de her bıdı bıdı bıdı  zamanlarında,
İlle de her çıkı çıkı çıkı konularında,
"Mesaj vermek" zorunda mıdır ya Hu?
Hem her insan her zaman ve her konuda mesaj verme yetisine sahip midir ki zaten?
Bu ne arzusu adını bilmediğim?
Otu, _oku biliyorum, örnek alın uleyn beni diye salak salak gezinerek hava attım sanan insanın bitarafı mı büyüyor mu mesela ki?
Ya da herkes ama herkes bu kadar akıllı ve bu yaptıkları akıl işi ise, ben niye bu kadar aptalım ki aceba?
Merak işte.

2 Aralık 2010 Perşembe

Eylül Ali Bodrum'dan bildiriyor

Arkadaşlarla öğle yemeği yiyoruz, bi baktık karşıda bir araç.
Üstünde bitakım yazılar vardı;


Duyarlı vatandaşın böylesine:-))))))) can kurban be ya.
Bitti mi, bitmedi,


Malum şimdi hey be yurdum insanı, gözünü seveyim dememiz lazım di mi?
Yok ben öyle demiyorum ama ne diyeceğimi de inanın bilmiyorum.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Memlekette atış serbest nasılsa!

Kupa hakkaten Bağcılar Belediyesinin...
Görme Engelli vatandaşlarımıza atış talimi eğitimi vermişler.
Medya da aferin demekle meşgul şu anlarda.
Ne demeli?
Aferin cümlenize, Allah müstehakkınızı versin inşallah!
Hiç değilse bu milletin gazilerinden utansaydınız bari.

Mangal yürekli pilot meselesi

Anlamadım anlayamayacağım bu insanevladını.
Hürriyet manşet atıyor "Bu uçakların yaptıkları, aslında mangal yürekli pilotların yaptıkları alçak uçuş görüntüleri sanal alemde bir anda yayıldı. Sanal aleme takılanlar da bu görüntülerin en iyi 10 tanesini seçtiler.. İşte size, "En İyi 10 Alçak Uçuş" görüntüleri.." falan fişmekân diye.
Mangal yürekli pilot ne demektir ya Hu?
Marifet midir peki F104'le, F16'yla ya da adı herneyse o uçakla bu kadar alçaktan uçmak?
Oldu da düştü, o zaman ne diyeceksiniz aynı pilota?
Nedir bu, pilot milletini gaza getirmek mi?
Mezar taşını yazacak mısınız "onda bir yürek vardı ki mangal _ok yemiş" falan diye?
Hey yavrum heyyy...

29 Kasım 2010 Pazartesi

Koçum

Onca vitamin, antibiyotik......
Yok, yok, yok.
Koçum, dünyayla ilişkisini kesmiş durumda.
Veterinerimizin söylediğine göre küsmüş o da, başka tıbbî açıklaması yok.
Allah daha büyük dert vermesin, buraya yazarken ya da buradan okuyunca kolay bir durum gibi gelebilir ama inanın ailecek feci durumdayız, çok üzgünüz.
Umarım güzel haberler verebilirim Sevgili Blog.
Ama şunu bir kere daha iyi anladım ki;
Katil olmak an meselesiymiş!

25 Kasım 2010 Perşembe

Küsüm

Evet, küsüm ve konuşmuyorum'
Erdemli olmak için çabalamamdan değil suskun kalışım!
Sadece insan olmakla duyduğum gururdan.
Bugün herşey kocaman bir "PES" dediğim gündür.

23 Kasım 2010 Salı

"Öğretmenim canım benim" demeye; bazen yürek bile yetmez!

O akşam, alelacele yendi yemek.

Hiç adabı olmadığı halde o akşam biran önce evden çıkmak isteyen bir adam vardı.
-Niye bu acele Şadi Bey?
-Yok, çok şükür bir şey de, benim akşam halletmem gereken bir işim var.
-Hayırdır?
-Hayırdır hayır. Endişelenme sen.
Ev ahalisinin hiç alışık olmadığı şekilde, evin babası yemekten hemen sonra evden çıktı.
Evin hanımı da –en azından benim gibi olmasa gerek ki- sorgu sulae tutmadı Şadi Bey’i. Sadece,
-Lütfen geç kalma, çocuklar uykuya dalmaz sen olmayınca, dedi.
-Zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrr! Zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr!
Evin, çok da sık çalmayan telefonu çalıyordu, zira o yıllarda her evin telefonu bile yoktu.
Telefona cevap verildi.
-Akşam akşam rahatsız ettiğim için özür dilerim. Şadi Bey’i birkaç saat önce okul tuvaletine (ki tuvalet okul bahçesinin bir ucunda) girerken gördük, izledik, çıktığını göremedik. İyi miydi, yoksa ne yapıp edip okula girelim mi diye size sormak istedik hanfendi.
-Şadi Bey okulda mı yani?
-Pardon, haberiniz var sanmıştım.
-Lütfen bir şekilde ulaşın ona. Zira dışarıda ise okulu arasak bile cevap veremeyektir, lütfen beni de haberdar edin olmaz mı?
-Merak etmeyin, sizi arayacağız…
Dakikalar sürdü aslında dakikalar değil belki bir asır.
Birkaç saat sonra eve döndü Şadi Bey.
Eşi ve çocukları meraktan ölmek üzeredelerdi.
-Nerdesin Şadi Bey? Ödümüz koptu, n’aparsın bu saatte okulda?
-Kusura bakma Hanım, akşam tam ben okuldan çıkarken, Cuma(okulun müstahdemi) gelip;
-Müdürüm, öğrenci tuvaletindeki bir musluk damlatıyor, yarın çaresine bakarım, dediydi. Yürürken bile içime dert olduydu, ya musluk şar şar akıyorda, israfı da koy bir kenara ama su basar da yarın öğrenciler hiç giremeyecek olurlarsa diye meraklandım, kendi, aletlerimi de alıp becerebilirsem tamire gittim, çok şükür artık damlamıyor, yarın öğrencilerim rahat rahat girebilirler oraya, hadi siz de rahatlayın benim gibi!
-Allah senden razı olsun, peki öyleyse ama keşke anlatıp gitseydin bize de biz de meraklanmasaydı, ilahi Şadi Bey.

(Burda bir durun!
Bunu bana başka biri anlatsa, belki ben bile "dramatize diyor, hadi canım sende, vay vay vay...benzeri laflar edebilirdim belki tıpkı şu anda bazılarınızın dediği gibi, bundan sebep bilin ki, eminolun bu; yaşanmış bir boyuttur. Okul Kahramanmaraş'ta, İstiklâl İlkokulu idi, ancak şu anda artık böyle bir okul yok, Şadi Bey'in emekliliğinden birkaç yıl sonra okul kısmî tadilata girip, yakındaki başka bir okula dahil edildi :-(...)
&&&

Bu diyaloglar kime mi ait?

Şadi Bey (Şadi Büyükkaraman)benim babam.

“Allah senden razı olsun” diyen de annem.

Hiç unutmadığım ve ölünceye kadar da hiç unutamayacağım bir anıdır bu ve masalın kahramanı, her öğretmenler gününde bağıra bağıra gurur duyarak, anlatmak istediğim öğretmen modeli onlar.

Buna rağmen; hâlâ ne kadar gurur duyuyorum?

Anlatamam.

Bu kadar kelime ustası değilim.

Ben sadece her zaman gurur duymakla kendime geldiğim,
Öğretmen bir ana-babanın çocuğuyum, şükürler olsun.
Okulun tuvaletindeki o musluğu –pis-pas- demeden hiç de aslî görevi olmadığı halde ve “ben müdürüm” diye böbürlenmeden, akşam akşam 3 km. yürüyerek gidip gelmeyi göze alan ve güzelim yıllarını eski püskü -ama kendisinin deliler gibi baktığı, bakımlı hale getirdiği- bir okulda eski püskü -olduğunu bile hiç önemsemediği- bir koltukta geçiren babam;
Onu, “Allah senden razı olsun’” diye karşılayan annem;
(Ki her ikisi de yıllar sonra girdikleri lisans programındaki üstün başarıları nedeniyle zamanın Başbakanı elinden de ödül bile almışlardır)
Başta olmak üzere,
Onların izinden gidinden kardeşim Özlem de dahil,
Tüm öğretmenlerimizin –canlarımızın- “Öğretmenler Günü” diye bir güne sığdırmaya çalıştığımız ömürlerini,
Önlerinde yerlere kadar eğilerek kutluyorum.
Dilediğinizce ve daha önemlisi hak ettiğinizce;
Mutlu olun inşallah.

Sizin kızınız olmakla her zaman gurur duyan, bir birey yetiştirmek için verdiğiniz uğraşları her zaman takdirle anacak olan kızınız Ecehan.


Sevgili Blog; biliyor musun?
Bu yazıyı onlar hiç okumayacak ve belki de kendilerini kutlamak için aradığımda dahi haberleri olmayacak müteşekkirliğimden. Evlerinde bilgisayar yok çünkü. Ne onu almaya ne de ADSL aylığı ödemeye yetmez maaşları. İşin kötüsü biz evlatları onlara kalkıp da; "hadi internete bağlanın, bir bilgisayar alalım size" de diyemeyiz alimallah. Cesaretimiz bile yok asla da olamaz bunu demeye. Hani derler ya, "yemezler koçum!"
40'ar yıllık emekten sonra mâhkum edildikleri noktaya insan üzülmüyor değil tabi ama,
Ama en sonunda ne önemi var ki? diyorsun sonuçta el mâhkum!
Kalp kalbe karşı değil midir nasıl olsa? Şundan emindirler en azından;

Kendileriyle gurur duyan 3 evlat yetiştirdiler.
Allahım bana onlar gibi anne-baba olmak için; gerekenleri(!) ver!
Katrilyonkarece teşekkürler anam-babam:öğretmenlerim...

22 Kasım 2010 Pazartesi

...diyemedim!

"Özlemek, kavuşmaktan daha güzel!
Derin düşün mutlaka hak vereceksin bu söze!"
... dedi bir ses.
Derinlere daldıkça, çırpınıyorum, yoruluyorum, biraz da ben sığ düşüneyim, yorulmayayım, kavuşayım!
... dedi gönlüm.
"Sarılma, bırakmak zor olur, ıssız kalırsın!
Ve bil ki bir gün mutlaka ama mutlaka bırakmak zorunda kalırsın sarıldığını, ötesi yok!"
...dedi bir ses.
"Sen ne dersen de, ıssızlığına bile sarılmayı bilir gönlüm, tasalanma sen!"
....
diyemedim!

demedim.

Ben

Belki de...

21 Kasım 2010 Pazar

Mandalina, Limon, Pomelon, İskorpit, Sinarit

Şöööle dedik, tatilin son gününe yakışır birşeyler yapalım bugün.
Nevzat-Pelin-İlayda-Kaan Tunç ile buluştuk.
Bitez'de sahilde filtre kahvelerimizi içtik.
Ardından çay.
Epeydir görüşmemişiz meğer sohbetin belini kırdık.
Sonra Nevzatların Bitez'deki mandalina bahçelerine gittik.
Dalından ve tam mevsiminde "kinin" ve "yerli mandalina" dediğimiz iki tür Bodrum mandalinası, limon ve greyfurt(ki kendisine burada "pomelon" derler) topladık bol bol.

Bu ağaç 90 yıllık bir çam ağacı. Nevzat'ın büyük dedesi dikmiş, öyle devasa ki hayranlık uyandırıyor. Çamın gölgesi olur mu demeyin harika bir gölgesi vardı.

Son yağmurlarla bahçenin her tarafı yemyeşil olmuş ve havada mis gibi mandalina kokusu vardı.
Birazdan, Nevzat'ın pişirdiği balıkları yiyeceğiz. Balık dediysem öyle çarşıdan alınma değil. Beyler sabah 5'te dalarak zıpkınla avladılar. Zıpkına karşıyım falan ama nasılsa avlanıyorlar bir şekilde diye kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Neticede çarşıdan alsam da kendi arzularıyla gelmiyorlar ya tezgâha. Di mi ama?

Sinarit(Parlak olan) ve İskorpit(Kahverengi benekli olan). Yaklaşık 1,5 kilo herbiri.
Ve İskorpit benim en sevdiğim büyük balıklardan. Bakalım Nevzat iyi pişirecek mi...:-))
Tam yayınlayacaktım bir baktım gene gırtlak hususu, yok ben kilo milo veremem. Akşam Pelin'le binbeşyüzonsekinci spora başlayalım konuşmalarına bir yenisini daha ekleriz olur biter:-)

20 Kasım 2010 Cumartesi

Düğünden

Akşam düğüncüydük.
Eski komşumun oğlu İlker evlendi.
Her düğünde olduğu gibi ben hem gelin hem damat anası yerine bol bol ağlak oldum, ya n'apim çok duygulanıyorum.
Bu da şakkadanak çekilmiş bir son an resmi.
Kızçelerim; Elif ve Zeynep.


Saçlarımı kestirmiştim, yıllar sonra ilk kısa saçlı halim.
Acaba şimdi kimler "Ecehan da bu muymuş?" diyor:-))
Zeynep, olduğundan zayıf, Elif olduğundan tombik çıkmış nasılsa?
Ben mi?
Ben aslında kendimi 60 kilo hissediyorum amma velakin makineler gıcık bana:-)
Olsun ben barışığım kendimle yine de (ııııyyyyyyy çaktırmayın sakın), vakti zamanında beni "çok çelimsiz bu kız" diye beğenmedilerdide o vakit moda diğildi bu düşük beller, minnacık dapdaracık bluzlar filan, neyss!)
Az daha yazsam, kendimle kavga etcem:-)
Ya da anılarla.
İyi geceler...

Zennube istemiş

Onu müthiş buluyorum, zevkle okuduğum blogculardan.
Zennube...
Mimlemiş beni.
***Garip alışkanlıklarımı öğrenmek istemiş***
Elif ve Zeynep'e sordum, "kızancıklarım söyleyiverin bakem anacığınızın garip alışkanlıkları neler?"
1. Çok önemli şeyleri (ki bu bir mayo olabilir, kitap olabilir vs vs) her zaman kolayca bulayım ve kaybetmeyeyim diye saklarım.
Sonuç : Öyle iyi saklarım ki onu tekrar bulmam minumum 3 yıl sonra oluyor, tecrübeyle sabittir.
2. Eve giren sert yüzeyli herşeyi kloraklıyorum. İçime sinmiyor öbür türlü. Ve ne yazık ki, nerdeyse tüm kıyafetlerimde klorak lekesi var.
3.Herhangi bir mağazaya girdiğimde iki ürün arasında kararsız kaldığımda her ikisini de bırakıp başka birşey alıyorum.
4.Eğer bir restauranta gireceksem, kapının önünde -buyur abla vb.- diyorlarsa aniden geri çıkar bir daha da ölsem gitmem.
5.Bir mağazada elimde öylesine aldığım bir ürün varsa ve başkaları elimdekini bıraksam hemen alacaklar durumundalarsa, işime yarasın yaramasın bırakmayıp alıyorum ve kendimden tiksine tiksine alışverişi sonlandırıyorum.
6.Evde okunmamış dolu kitap olduğu halde ve her seferinde "onları bitirmeden vallaha da billaha da yenisini almayacağım" diye kendime yeminler etsem de bunu asla yerine getiremeyip yine alıyorum yine alıyorum. Deme ne zararı var filan diye, ondan sonra da daha okumamı bekleyen dolu kitap var diye strese giriyorum.
7.Boş zamanlarımda iki şiş sokarım diye örgüye başlıyorum mesela.  Göya stres atıcam. Kim ben mi? O bitmediği ve bir kenarda durduğu sürece daha çok deliriyorum ve kendime bir türlü bir zevk alacak şey bulamıyorum. Stres atmak için insan bile bile kendini bu kadar yorar mı ayol?
Herhalde daha dolu vardır ama, şimdilik bu kadar.

El öpmece, öptürmece

Ah be tatil nasıl da bitiverdin bir çırpıda? Özliycez seni anacım.
Dün Elif, komşumuz Osman Bey'i gördü yolda. Osman Bey emekli Ürolog. Tahminen 60 yaşlarında şimdi.
Elif "iyi bayramlar" diyerek eline yapıştı Osman Bey'in, O ise müthiş bir şiddetle elini geri çekti.
Elif şapşaşkın kaldı öylece.
Doğrusu ben de.

"Bir daha sakın kimsenin elini öpme ve kendi elini de kimseye öptürme kızım!" dedi.
"Zillete alıştırıyorsun çocuklarını, bundan vazgeçin" dedi bana da.
"Çocuk elini öpüyor diye yarın o yanlış birşey bile yaptıracak olsa - o büyük - diye karşı çıkamıyor, saygı adına zillet inşa ediliyor beyinlerde" dedi bir de.
Gak guk saygı, maygı dediysem de aslında bir yandan da düşündürdü beni.
Nerden çıktı bu el öpmece işi acaba?
İnsan niye elini öptürür ki? Yani eli öpülen insan acayip mutlu falan mı olur? Yoo ben öyle mutlu falan da olmuyorum hakkaten.
Elif, "ben bir daha bu adama selam bile vermem" diyor, yapma etme kızım fikrini söyledi, desem de kızgın.
Acaba diyorum;
İnsan, anne-baba-abi-abla-dede-nine dışında öpmese el, daha iyi olabilir mi?
Ne bileyim, benim küçüklüğümde el öpmemek saygısızlıktı ve annem bize tembih bile ederdi bir yere giderken.
Osman Bey'in haklı olduğu yer var tabi.
Ama ben sıkıldım be anacım, küçükken öğrendiğim bissürü şeyin yanlış çıkmasından!
Ateşlenirdik, battaniyeye sarmalarlardı, şimdi soğuk duşa sokuyoruz.
Hakeder, dayak yer, it gibi korkardık anamızdan da psikolojimiz falan bozulmazdı valla öyle zırt diye, şimdi ne mümkün ben yazarken korkuyorum şimdi. Oh ne güzel dayak yerken de ben korkuyordum, dayak atacak yaşa geldim gene ben korkuyorum.
(Dayak kelimesinden anladığınız, popoya bir kaç el şaplağı falan anlaşılsın ha, aman derim)
Vesaire vesaire.
Neyse,
Baktım işin içinden çıkamıyorum;
Elif'e "içinden geldiği gibi davran" dedim ve kurtuldum.

Diyorlar ki;

Nefes alıyorsak;
UMUT VAR DEMEKTİR.
-Deli Saraylı-

?

17 Kasım 2010 Çarşamba

Mutluluk elimde galiba

Öyle dost eller uzattınız ki; mutluluk elimde galiba diye düşündüm.

Teşekkürler. Sımsıkı sarılan kollarınız, destek veren gönülleriniz için.
Hep diyorum ya, iyi ki varsınız ve ben hepinizi çok seviyorum.

16 Kasım 2010 Salı

Yetinmeyi bil Ecehan

Elimden geldiğince, olması gerektiği gibi kutlamaya çalışıyorum çalışmasına da,
Özellikle bu bayramlarda, gurbetlik daha bir içime dokunuyor be ya, dayanamıyorum.
Gurbette bayram çok ama çok zor.
Keşke şimdi anneciğimin, babacığımın, kardeşlerimin yanında olsaydım, doyasıya sarılsaydım onlara.
Bir lokma ekmek uğruna 1300 km. uzakta yaşıyor olmayı anlamıyorum aslında.
Kader mi yoksa seçim mi, onu bile bilmiyorum.
Sanki, onların yanında olsam aç mı kalacaktım? Hiç sanmam ve biliyorum ki fazlası olur eksiği olmazdı.
Site nerdeyse boş.
Tüm arkadaşlarımız orda burda. Güray İzmir'de. Çok özledim halbuki onu.
Millet Bodrum'a geliyor, arasan uçak, otobüs falan bulamıyorsun.
Ama bu site bomboş, herkesin bir köyü var herkes ailelerinin yanına koştu tabi.
Bir ben burda yapayalnızım, aman iyi ki annem okumuyor bu yazdıklarımı.
Üzüntüden harap olurdu canımın içinin.
Neyse, n'apalım? En kolayını tercih edip, -kader işte- deyip arkamıza yaslanalım kuzu kuzu.
Blogları dolaşalım sakin sakin, gönle huzur veren sayfalar keşfedelim, biraz kitap okuyalım şayet konsantrasyonu sağlayabilirsek falan filan.
Çok yağmur yağıyor Bodrum'a.
Al işte süpürdü gitti, kanı kokuyu, ortalık gayet sakin, sokaklardan araç geçmiyor, terkedilmiş bir şehir gibi henüz bu saatlerde.
İyi ki varsın be blog. Ordan bir yerlerden birileri bir laf atıyor, el sallıyor bari.
Yetinmeyi bil Ecehan!
Hâlâ alışmadın mı sanki?

15 Kasım 2010 Pazartesi

Kurban

Blogları okuyunca içimi bir an bir korku kapladı.
Tüm fikirlere saygım sonsuz bu arada.
Lakin, her zaman olduğu gibi samimi davranmalıyım yine.
Ailecek kırmızı eti çok seviyoruz. Hele iki balım doğduktan beri günlük protein ihtiyaçlarını hiç taviz vermeden aldılar kırmızı etten. Bu, doktorlarının tavsiyesiydi üstelik.
Şiş kebap, bonfile, kasap köfte olmazsa olmazlarımızdan, kesemiz elverdiğince.
Hele etli kemik ile yaptığım taze fasulye, nohut, kuru fasulye doyamadıklarımızdan.
Yani sözün özü, her fırsatta tüketiyoruz kırmızı eti severek.
Soframıza gelen kırmızı etin, bu sebeple yaşam bulmuş hayvanların kesilerek geldiğini bilmek için kahin olmakta gerekmiyor sanırım.
Anlayamadığım, her fırsatta önümüze gelen eti löp löp götürürken, kurban bayramı sebebiyle bu kesim işinin bir vahşetmiş gibi gösterilmesi.
Bu karşı çıkanların hepsi vejeteryan olsa anlayacağım. Benim tanıdıklarım benden fazla löp löp götürenlerden.
Hayatlarında bir kere mezbahaya gitmişler mi acaba? Bunca kan reva bayrama mahsus değil yani. Bu hergün olan birşey. Bayramda el değiştiriyor sadece. Kasap yerine evimize geliyor et, hepsi bu.
Koyun dediğin, dana dediğin hayvan hadi kesmedik diyelim, n'apar, ne bekler hayattan bilemem.
20 yıl yaşatsak koyunu, danayı; yaşar mı onu da bilemem.
Aman,
Diyeceğim o ki, ben kurban keseceğim.
İnancım bu.
Geleneğim, göreneğim bu.
Huzursuz oluyorum her kesmeyeyim dediğimde, n'apıp edip buna bir bütçe ayırıyorum üstelik.
Evlerine aylardır et girmeyen ama çok gururlu oldukları için normal zamanda asla teklif edemeyeceğim 4 aileye gidecek ve ben bundan acayip mutlu olacağım yine.
Ki; bayramdan amaç bu sanırım.
Yarın kurban kesecek olmamı, vahşet gibi görmüyorum, kalan 364 günü düşününce kendime dürüst olmaya çalışıyorum.
Onlarca blog takip ediyorum, hiç okumadım ben kurban keseceğim diyeni.
Bu da garip aslında, kesen de korkuyor itiraf etmeye, mahalle baskısı var çünkü.
Hepinizin kurban bayramı kutlu, mutlu olsun inşallah.
Sevenlerinizle, sevdiklerinizle daha nice bayramlar dilerim.

12 Kasım 2010 Cuma

Dalgaları Aşmak Mim'i

Hiç öyle "mimleri sevmem, bana göre diil" falan kaprislerine girmiycem.
Sevgili Dalgaları Aşmak bana bir mim koyduruvermişti, zamanım olduğunda ilk iş demiştim, sırası geldi.
Kendisini, resimleriyle tanıdım, resimlerinin hüznüyle saatlerce dalıp gitmişliğim vardır.
Mim benim için bir döngü sağlamaktan ibarettir, dolayısıyla hem hediye edeni takdir eder, hem de takdir ettiklerimi kısmî olarak belirtme fırsatı yakalamış olurum.
Süreklilik arzeden şeyleri severim ben, belki budur asıl neden.
Ez cümle Sevgili Dalgaları Aşmak'a çooook teşekkür ederim.
Ödül buydu;

Kural 1- Ödülü kabul etmek ve ödülü veren kişiyle bloğunuzda bağlantı kurmak.
Kural 2- Ödülü 15 blogcu arkadaş ile paylaşmak, genele bırakmamak.
Kural 3- Seçilen 15 blogcu arkadaş ile iletişim kurmak ve seçilmiş olduklarını bildirmek.

Şimdik;
Kural 1 yerine gelmiş oldu üstte galiba ama yine de eksik kalmış ise, son bir hareketle en sevdiğim çiçek olan;


Kural 2 ve Kural 3'ü de, -biraz da bana uysun diye- affınıza sığınarak ihlâl ediyorum.

9 Kasım 2010 Salı

Hem de nasıl karşıyım

Sabah işe geliyorum, radyo "ilkokulda türban" konusunu veriyor, muhtemelen yine birileri birşey söylemişler.
E ben de kusur kalsam olmazdı tabi.
Hatırlar mısınız bilmem,
Ana sınıfı çocuklarına dansöz kıyafetleri giydirip yok bilmem ne gününü kutluyoruz, yok bilmem ne günü diye eğleniyoruz ayağına -kutladıklarının ne olduğunu bile bilmeyen- yavruları kent meydanlarında, okul salonlarında dans ettirirler hep.
Hatta bir kaç yıl önce aynı durumu ben de yaşayıp, kızıma giydirecekleri dansöz kıyafetine de izin vermeyip, öğretmenle aramı da açmıştım, yaşadım yani birebir.
Beni epeyce eleştiren de olmuştu ama benim fikrim buydu.
Kızım şort giyiyor, mini etek de giyiyor, tayt da giyiyor, canı ne isterse onu yani, herhangi bir kısıt -henüz- gerekmedi.
Derdim etin görünmesi değil yani.
Ayrıca namus kavramının etle ilişkisi olmadığını da savunurum, benim için önemli olan kişinin beyni ve toplumsal kurallar arasındaki dengedir.
Geçenlerde Blogcuanne de yazmıştı, bloglara çocuğunuzun resimlerini koyarken dikkat edin diye. Bu da önemli bir anektodtu. İlgilenenler burayı okuyabilir.
 Yanisi,
Karşı olduğum şey tek kelimeyle İSTİSMAR!
Bu kelime benim için TECAVÜZ ile aynı çünkü.
O gün bugün okul çocuklarına dansöz kıyafetine nasıl karşıysam;
Çocukların resimleri üzerinden birilerinin birşeylerini tatminine ne kadar karşıysam;
Şimdi de aynı hissiyatla,
İlkokulda türbana son derece karşıyım.
Büyüklerin(!) sadece kendi arzu ve istekleri için çocukların şu ya da bu şekle sokulmasına,
Hem de nasıl karşıyım!


2 Kasım 2010 Salı

2 Kasım

.........................................................................................
.........................................................................................
.......................................................................................(buraya sonsuzluk işareti gelicek de beceremedim.)
Derken,
Anşalıldı hehralde!

28 Ekim 2010 Perşembe

Hani bazen

Hani bazen deriz ya,
"Hayatımı yazsam roman olur"
Kiminki olmaz ki be ya?

Koskoca bir söz: Hayat
herbirimizin farklı farklı yaşadığı,
herbirimizin aynı acılara maruz kaldığı,
herbirimizin ortak duygular yaşayabildiği,
herbirimizin nasıl başladığını hiç hatırlamasak, nasıl ve nerede biteceğini hiç bilemesekte sanki bir mecburen durumu -adını ömür koydukları- yaşadığı,
herbirimiz için çoğunlukla pişmanlık ya da çoğunlukla mutluluk muhteviyatından ibaret sandığı,
herbirimizin farklı sıfatla tanıma dürtüsünde olduğu,
herbirimize verdikleri ve aldıklarıyla -adını kader koydukları- zamanı tükettiği,
herbirimizin sevsek mi sevmesek mi diye düşündüğü,
herbirimizin ayrıldığı -adını ölüm koydukları- anası, babası, çocuğu, kardeşi, sevgilisi, karısı, kocası, teyzesi, halası, amcası, dayısı üzerinden şu ya da bu şekilde hâlâ bir bağ kurmaya çalıştığı,
herbirimizin tek kişilik dev bir tiyatro gibi oynadığı,
herbirimizin hergün yeni bir kısa metraj film çalışması yapar gibi özendiği,
herbirimizin bazen en tanıdık yanında bile yabancılaştığı,
herbirimizin süslü püslü laflarla kelimenin sözlük anlamının bile başını döndürdüğü,
herbirimizin kimi zaman üşüdüğü, kimi zaman yandığı,
herbirimizn bunca kalabalık arasındaki yalnızlığı,
herbirimizin yediği ekmek içtiği su sandığı,
offff...
Sen ne kelimelere ne de cümlelere sığarsın hayat.
Dolmuyorsun bir şekilde istenildiği gibi,
Doymuyorsun ne acıya ne de kahkahaya,
Ne masum bir yavruya acıyorsun,
Ne adınla ardında bıraktıklarına.
Çözemediler seni, çözülmezsin çünkü.
Kimi zaman çözdüm onu diyen olur, çözülen şeyin kendi tutsaklığı olduğudur bilmediği.
Vesaire, vesaire, vesaire.
Ama ben çözdüm seni.
En nihayetinde sen, tek dişi kalmış bir canavarsın.

26 Ekim 2010 Salı

Elif'in fabrikası

Elif’e verilen hikâyecik: Bir fabrikatör fabrikasını tasarlarken, şu şu şu ürünler için şöyle şöyle şöyle bir yapılanma istiyor. Bu yapılanma içinde de falanca filanca özellikte personelle çalışmak istiyor. İlerisi için şunu bunu düşünüyor.


Elif’e sorulan soru: Siz fabrikatörün yerinde olsaydınız nasıl ve neler düşünürdünüz, neler yapardınız?

Elif’in cevabı: Aynısını yapardım herhalde. Ya da nerden bileyim benim yaşım 11. Hiç fabrika açmadım ki henüz, başka bir şey yorumum yok.

Zaman zaman anlatırım, Elif benim ilk göz ağrım, 6.sınıfa gidiyor.

Yukarıdaki hikâyecik-soru-cevap olayı Sosyal Bilgiler dersinde yaşanıyor, yazılı olarak.

Hafta sonu haftalık karnesi geldiğinde Sosyal Bilgiler Öğretmeni bir not yazmış:

Düşüncelerini tam olarak ifade edemiyor, sorulara kestirme cevaplar veriyor, yorum yapmıyor.

Dün baba okula gitti, öğretmenimizle fikir alış-verişinde bulunmaya karar vermiştik Pazar günü diye.

Öğretmen yorumunda haklı dedik duyunca ama konuyu kızımızla konuşmaya karar verdik. Öncesinde de uzunca bir nutuk attım, düşüncelerin karşındakine anlatabildiğin sürece anlam kazanır ya da kaybeder. İyi anlatmaya, iyi yazmaya ama en başta iyi anlamaya özen göstermelisin Elif dedim.

(***Elif ile 3.sınıfta benzer bir durum daha yaşamıştık, hayat bilgisi dersinde sorulan (Atatürk ilke ve inkılâplarını öğreniyorlardı o sırada);

-Atatürk ülkemiz için neler yaptı? Sorusuna,

-O neler yapmadı ki! (Bu ünlem de vardı ama yazılı kâğıdında öğretmen göstermişti) şeklinde cevap vermişti. Ve kendisi hâlâ tam cevabın bu olduğunu düşünüyor ısrarla***

Elif her zamanki gibi dinleyip cevabın hâlâ ve bir fabrika kurana kadar da bu olacağını söyledi, biz şok.

-Bak kızım, sen onun yerinde olsaydın diye düşünüp çalıştıracaksın saksıyı ve başka düşünceler üreteceksin, bunu da güzel güzel anlatacaksın. Senden beklenen bu! Dedim.

Elif’in cevap cümlesi:

-Bak anne, ben 11 yaşımdayım. Daha önce bir işte falan da çalışmadım. Büssürü paramız olsa bende hayalimde sık sık fabrika kuruyor olsam ve size –hadi ben fabrika kurayım, müthiş fikirlerim var valla- desem, -aa tabi kızım, nasıl istersen- mi diyeceksiniz? Ya anne ben nasıl fabrika kurcam? Adamın kurası varmış e valla güzel güzel de düşünmüş işte, yapılanma mapılanma da yapmış benim hiç anlamadığım, parası da varmış zaten ki fabrika kuracak hale gelmiş, e şimdi ben ondan daha mı iyi düşünücem ki? Bi rahat verin kursun adam, bana da bi rahat verin o fabrikayı kurmak için de kazanmam gereken parayı bulmak için diğer konuya geçiyim, testlerimi tamamlayıp düzgün bir okula girmek için uğraşmaya devam edeyim. Ayrıca hep dediğin gibi anne, -daha iyi bir fikrin yoksa susmak güzel bir meziyet- değil mi hâlâ anne?

Ben, ne mi dedim?

25 Ekim 2010 Pazartesi

Okuyucu olmak

Hani şu okumaya başlayayım dediğim kitap var ya, Fikriye Hanım.
Fatih Bayhan yazmış.
Israrla okumaya çalışıyorum ama maalesef o l m u y o r!
Yazar bir konudan bahsetmiş oluyor, iki sayfa sonra sanki ondan hiç bahsetmemiş gibi aynı şekilde bi daha anlatıyor, bi diyor ki üç kardeştiler öbür sayfada dördüncü kardeş falan çıkıyor.
Ben çok seçici bir okuyucu falan olmakla övünmüyorum ama bütünsel bir kurguyu yakalayamayan yazarların kitaplarından ayıp ama hoşlanmıyorum.
İşte bundan sebep mesela Gülsen'in (Hasretsenfonileri) kitabına hayranlığım, sürükleniyorum, heyecanlanıyorum, kalp atışlarım değişiyor okurken.
Demem o ki,
Kitap okumak çok çok hoş bir duygu ama şartı var;
Elele, gönülgönüle, güvenle okuyorsan o yazarı.
Demeden geçemeyeceğim bir şey de şu ki;
Mesela kitap tavsiyesi almak çok güzel benim için. Okuduğundan anladığına emin olduğun insanların tavsiyesi fevkalade kolaylaştırıyor bu işi, örneğin  Lale'nin (Laleninbahçesi) kitap tavsiyesini çok önemserim hep. Onun kadar kitap kurdu olamasam da, kendimce çok çabalıyorum valla.
Ecece'nin kitap okuması hakkında da çemkirecek bişeyi varmış, vay anasını demezseniz  :-) görüşlerim bundan ibaret.
Dur son bişey daha,
Anacım n'aparsam yapayım kızlara örnek olamıyorum bu kitap okuma işinde. Hınzırlarımın, kitabı elledikleri anda uykuları geliyor, çok zırt pırt yapmışsam eh o da zorla okuyolar iki satır, onlara da çemkirmeden geçmiş olmayayım, yiğidin hakkı yiğide, canlarım manlarım ama hoşuma gitmeyen taraflarını da deşifre ediyorum işte böle.
Sıcacık bir akşam diliyorum hepimize.
Not : Çok beğendiğiniz türkü klibi sevgili Tufan'ın (Gaziler) eseridir. Kendisi benim elim, kolum, ayağım en önemlisi çok değerli bir dostum olarak her zaman yardımcı olmaktadır bana, bu sayede teşekkürler Tufan Kardeşim.
Bu sefer valla gittim.
Ama sevinmeyin az sona gene yazmayı umuyom.

Nerde kalmıştık?

Nerde kalmıştık?
Buyrun,

Yıldız Teknik’te 26 öğrenciye okul yasağı


YILDIZ Teknik Üniversitesi’nde türban karşıtı afişlerin indirilmesi nedeniyle geçen hafta yaşanan gerginlikle ilgili rektörlük tarafından açılan soruşturma kapsamında, 26 öğrencinin soruşturma bitene kadar kampüse girmeleri yasaklandı.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16129061.asp?gid=373

Özgür Üniversiteler ha?!



Özgür Üniversite, Özgür Sibel

Özgürdür üniversite.
Rektörünü Cumhurbaşkanı atar(!)
Herhangi bir konuda toplu fikir beyan etseler, coplanırlar(!)
Öğrenciler “potansiyel suçludur.”(!)
Hiçbir sosyal etkinlikte göremezsiniz bakın isimlerini, var mıdır basketbol şampiyonasında, güreşte rekor kıran bir üniversite? Yoktur, ne arar(!)
Öyle bir bürokrasi vardır ki, muazzam tezleri Avrupa’ya kapak olmuş akademisyenler bir türlü bir üst statüye geçemezler, torpilleri yetmezse eğer(!)
Özgürdür ama değil mi gene de üniversiteler?
Sanırsın, çözmüştür bütün sorunlarını da fıstığı yeşili kalmıştır bir tek.

Sene 1989. Üniversiteyi yeni kazanmışım. Türkiye’nin her tarafından gelen bir sürü yeni arkadaş dolu etraf. Sibel, Kırıkkaleli. Babası memur, annesi ev hanımı, beş kardeşler. Devlet yurduna müracaat etmiş, çıkmamış. O zaman şimdiki gibi özel yurt murt yok. Ona gitti olmadı buna gitti olmadı, 5 gün misafir öğrenci olarak kal dediler, kaldı. Okuldan fx 5000 serisi ya da benzeri hesap makinesi istemişlerdi ve epeyce bir paraydı o zaman, n’apsın kız, nerden alsın, tabi babasına söyleyecek mecburen hepimiz gibi. Ama bir sıkılıyor bir titriyor sorma, korkuyor babasından istemeye. Ben anlamıyorum tabi babadan niye korkulur ki bir şey isterken diye. Neyse, etti babasına telefon. Babası bağırdı çağırdı –daha gittiğinin 2.günü sen beni yolmaya mı gittin oraya, ne bok yersen ye- dedi, kulaklarımla duydum, gözlerimle gördüm. Ağladı Sibel çok ağladı. Ertesi gün, bir takım kızlar geldi adları “abla” idi. Sibel’e evleri olduğunu, isterse para falan ödemeden kalabileceğini söylediler. Korktu Sibel, olmaz dedi. Okula gidecektik tam o sırada, ben yürürüm dedi, olmaz yürüyemezsin çok uzak dedim. Aklıma geldi ben ısmarlayacağım dedim, çok zor kabul etti. Beş gün geçti, yurt müdiresi Zehra, “hadi canım anca gidersin” dediler Sibel’e. Çok ısrar etti, yemin ederim ki yalvardı, yalvardık, çünkü bir sürü boş yatak vardı yurtta. “İmkânsız” dediler. O ablalar(!) bahçedeydi. Son çare babayı aradı yine, böyle böyle dedi, beni bir eve çağırıyorlar, tanımıyorum ama… “Ben sana söylemiştim, -rospu olmaya gidiyosun sen demiştim, dinlemedin okuycam dedin ne bok yersen ye” dedi o karşıdaki şerefsiz ses. Sibel’in gidişi hayatımda hiç unutamadığım, evlat yetiştirirken de unutmamaya çalıştığım kötü bir hatıradır. Sibel babasından para istemedi sonraki yıllarda, hatta kardeşleri ondan para istediler mektuplarını beraber okumuştuk. Babası diyormuş ki; ablanız ;_rospu olmaya özgür iradesiyle karar verdi, kendi düşen ağlamaz. Sibel, hep muazzam bir arkadaş olarak kaldı, orda olduğum dört yıl boyunca devletin 10 metrekare ama altı kişilik yurt odasında kalmak için çok savaş verdi, olmadı, almadılar. Unutamam çünkü vicdanımın nakavt olduğu bir anıdır, acıdır, acıtır. Ve ogün bugündür takıntılıyım bu iki kelimeyi yanyana görmeye, duymaya.

Şimdi,
Sanki her özgürlük verilmiş, üniversiteler özgürlükten göbek atarmış, öğrencilerin her zorunlu sorunu halledilmiş ve sadece bu sorun kalmış gibi,
Sen saçını korumayı bırak, üniversite talebelerinin iffetini korumaya çabaladıklarını anlamış ve gereğini yapmışsın gibi,
Bir de demiyorlar mı, türban üniversitelere özgürlük getirecek filan,
İfrit oluyorum, yetersiz/yersiz buluyorum.
Eski Üniversite Öğrencisi