17 Ekim 2017 Salı

17.10.2017 / 20.Gün

Dün yine iş çıkışı yine doğruca eve gittim. Sağa sola uğramıyorum zira bir an önce yemek yapıp kızımın yemek saatini ve düzenini bozmamak istiyorum. Dışarıda yemeyi sevmiyor genel olarak ve "senin yanındayken tüm nimetlerden faydalanmak istiyorum" diyor. Ben de aynı dürtüdeyim, zaten yuvadan uçmuştu ve yine uçacak, birlikte geçirdiğim bu güzel senenin en iyi, en kaliteli, en güzel geçmesini sağlarsak ömrümüzün geri kalan yıllarına da umut vaat eden, kıymetli yatırımlar bırakmış olacağız...
Ha evet, dün akşam tavuk suyuna patates yemeği-pilav-pırasa pişirdim. Yemekleri ocağa koyunca bahçeye çıktım, naneleri, maydanozları, portakal, limon ağacını ve geçen hafta ektiğimiz soğanları suladım, bir tanesi çıkmaya başlamış mutlu oldum. Sanırım son kez yeşil biberlerimizi topladım kahvaltılık, bundan sonra halâ olur mu tam emin değilim.
Yemek yaparken bir tane bira içtim, gayet hoşlandım ;-) Daha bi enerjik oldum sanki.
Yemekten sonraki hazım süresinde benim gözler kapanmaya başladı, uyumamak için direndim çünkü o vakitte uyursam sabaha kadar fink atıyorum evin içinde ve ertesi günü de mal mal dolanıyorum. Uykum açılsın diye kızımın tavsiyesiyle, onun öğle arası molasında aldığı, ojelere ayna efekti veren tozu denedik, ben çok beğendim, çok severim pırlak şeyleri zaten ;-) Ve fekat sanırım bunun  özel bi son kat cilası var ama onu almamış kızım evde parlatıcı var diye, dolayısıyla son cilayı sürünce efektin bir kısmı kayboldu gibi oldu. Bu tozu yıllardır sorardım her yere ama bulamazdım, bu hali de mutlu etmeye yetti bizi.
Uykum açıldı, ojeler kurusun diye bekledim bu sefer adamakıllı çünkü ben genelde sabredemem ve mutlak bir bozulma olur tırnaklarda, onu da sevmem silerim, yenisini de denemem, sıfır noktasına dönerim. Bu sefer bekledim belki de bunda o minnacık kutudaki tozun fiyatı da etkin olmuş olabilir ;-) (Bir de ucundan çıkmış ojeyle dolaşanlardan hiç hazzetmem)
Motif örmedim.
Kitap okumadım.
Annemi bile aramadım.
Kekik içme adetimizi devam ettirdik.
Bu arada ben, kızımın renklerine ve beğenisine göre ayırdığı ojeleri yeni bir kutuya düzledim, bir önceki kutu artık küçük gelmeye başlamıştı. Küçük olanı yine de atmadım çünkü küçük kızım onun kapağına peçete dekopajı yapmıştı, ona da beyaz çeşitlerini koydum. Bizim evde, normal bir kuaför salonunda bulunandan daha fazla oje vardır her zaman. Yıllardan beri böyle bu. Annem çok kızar mesela bu kadar çok almamıza. Aslında haklıymış da, dün farkettim ki mesela siyah 4 tane var, 10'a yakın beyaz-rakı beyazı, matı, parlağı, kadife pigmentlisi, çabuk kuruyanı vesaire filan var.
Bodrum mandalinalarımızdan mahrum kalmadık.
1 dilim de tatlı yedim.(Sonra da o beni yedi)
Nar yesek mi yemesek mi derken unuttuk sonra.
Vakitlice yattık yatmasına da sabaha karşı mandilanalarla bence istemeyerekten tepkimeye giren tatlı, tatsız bir reflü krizi olarak ziyaret etti beni, öyle yaptım olmadı, böyle yaptım olmadı, sabah artık giyinip gideyim dediğimde ise banyoya zor ulaştım. Saatler geçti halâ boğazım yanıyor tahrişten.
Bugün eğer erken çıkmayı başarabilirsem kızımla Bodrum pazarına gideceğiz yine (teklif ondan geldi bu sefer ve ben buna niye çok sevindim bilmiyorum) Geçen hafta sölemesi ayıp ama şahane bir çakma Gucci tişört almıştık, çok beğenmiş bir arkadaşı ona da alcez. Ben de yüncüme uğrayıp, çabuk biten türden ve batmayan cinsten kazaklık yün alırım heralde. Gerçi bugün pinterestte gördüğüm bir hırkaya bayıldım, "resmen sanat eseri bu" demek oldu ilk tepkim. Ama tabi beni çok aşar bu (Bak burada -insanın kendini bilmesi de güzel- teması hoş durdu ama) Aslında bu delikli delikli örülsede, o evler sonradan deliklerin içinden zincir çekerek de yapılabilir ama gene de beni aşar sanırsam ;-) Bunun gibi çok hoşuma giden model ve fikirlerden oluşturduğum bir facebook sayfam var, söylemiştim di mi? İlgi duyanlar bakabilir. Adı Hobbyhome.



Akşama ne yeriz bilmiyorum ama acelece bir çorba yapsam da içsek dünden kalanların yanına, hepimize iyi gelir diye düşünüyorum şayet pazarı abartmazsak.
Keşke bugün cuma olsaydı.




















16 Ekim 2017 Pazartesi

16.10.2017 / 19. Gün / PROBIOTİK TURŞU TARİFİ

Baktım hafta sonu her yaptığımızı -geç yazabildiğim için, bugün- anlatmışım zaten, bu saate kadar da sadece iş mesai var ve daha anlatabilecek şeylerim oluşmadı; Derya kuzusu'm da tarif istemiş, "derhal efenim ;-) günümün konusu da faydalı bir içerik olabilir pekâla" deyiverdim. Bi de e tabi yaklaşık 1 aydır neredeyse her gün andım ya bu turşuları ;-) zevk almaya başladım kaçınılmaz son olarak ;-))
Ama önce hikâyesi ;-)
Yıllar önce (sanırım 22 yıl önce) Turgutreis'te Odak Tatil köyü kurucularından bir beyefendi (ismini unuttum, rahmetli dayımın bir arkadaşı idi) ile tanışmıştım ve yemekte -kendim yaptığım için böbürlenerek takdim ediyorum efenim- diyerek bize turşu ikram etmişti ve ben o yıldan bu yıla her yıl turşu yaparak asla o tadı yakalayamamıştım. Herkes, yaptığım turşulara -harika- dedi ama benim damağım tatmin olmamıştı hiç...

Bir gün onu hatırladım aniden çünkü sirke yada limon kesinlikle kullanmadığını, sadece tuz ile yaptığını söylemişti... İnanılır gibi gelmemişti çünkü biberler ve fasulyeler gayet ekşiydi hatta ben dünya kadar limon tuzu ve limon koyarak kesinlikle öyle bir ekşi yapamıyordum ... Dolayısıyla hakikaten de hiç mi hiç inandırıcı gelmemişti, denememiştim.

Sonra, 2.beynimizin bağırsaklarımız olduğu hakkında pek çok yazı okumaya başlar olmuştum yayınlarda ve bağırsaklarımızın da beynimize doğru komutlar iletmesinin orada yaşayan bakterilerle ilgili olduğunu öğrendim. Bağışıklık sistemimizin güçlülüğünden tutun da (ki pek çok hastalık bildiğiniz üzere bağışıklık sistemi zayıflığında kendini gösteriyor, örneğin kanser, örneğin grip, vs), ishal, kabız, cilt hastalıkları, depresyon, -evet evet doğru duydunuz depresyon- vesaire vesaire...

Sonra da, kızımdaki bir kas yırtılması için aylar önce doktora gittiğimiz bize probiotik şase de yazmıştı ilaç olarak. Aldık tabi. (Devlet karşılamıyor bunları, içinde 20 şase vardı, fiyatı da 50 TL'ye yakındı) Ondan sonra bende bir gaz sancısı başlamıştı, doktora gittim, o da başka bir marka probiotik şase yazdı, onu da aldık tabi. Abim doktordur benim, KBB uzmanı/baş ve boyun cerrahı, onunla da konuştum, çok güzel şeyler duydum probiotikler için ama o "doğal yolla alın bunları" demişti, kendisi bin şükür ki ilaç endüstrisine yenilmemiş nadir doktorlardan, Antalya'da yaşayanlar varsa tanışsın isterim valla ;-) (Reklam gibi oldu ama değil, özel muayenehanesi yok zati ;-)) Dolayısıyla artık ilaç olarak doktorların da yazdığı bu probiotiklere doğal olarak nasıl ulaşabilirim araştırması yapmaya başladım ciddi ciddi. Hem bilimsel hem de mantıksal olarak desteklenemeyen şeyleri sadece kulak dolgunluğuyla hayatımıza sokmuyorum mümkün mertebe. Ama bu konu hakikaten önemli, bence önümüzdeki yıllarda çok daha fazla duyacağız adını.

İşte bu yoğurtlarımın, turşularımın, tatlılarımın, ekşi ekmeklerimin, kreplerimin vs hayatımıza girişi ve çok sevilmesi, güvenilmesi böyle başladı.

Şimdi sadede geleyim artık di mi? ;-))

Probiotik turşunun tarifi;

Aslında "fermente olmuş gıdaların hepsi probiotiktir de diyebiliriz. Bunun kombiotiği var, prebiotiği var, onları da duymuşsunuzdur. Çeşit çeşit yararlı bakterileri çok basitçe mutfağımıza ve hayatımıza sokmuş olacağız bu ürünleri yaparak yani.

Temel tarif şu; 1 lt. iyi kalitede su (kesinlikle ve kesinlikle musluk suyu olmayacak, benim tercihim Erikli)

1 litre iyi suda, 2-2,5 yemek kaşığı kaya tuzunu eritiyorsun bu kadar; bu su, turşu kuracağımız su olmuş oluyor.

Her ne sebze olursa olsun çok iyi yıkamak da diğer bir püf noktası malûm kimyasal ilaç kullanılıp kullanılmadığından emin olamıyoruz çoğu zaman.

Damak tadımıza göre miktarını ayarlayacağımız kadar sarımsak diliyoruz. (Dilmeyip bütün de kullanabilirsiniz ama lezzeti ve içeriği iyice geçsin suya istediğim için ben diliyorum)

Bitti.

Cam kavanozlara sebzeleri, aralarına dilinmiş sarımsak ilave ederek yerleştiriyoruz (Sadece fasulye ve havuç için durum biraz değişiyor, kaynar suya atıp 3-4 dakika haşlayıp, buzlu suya alıyoruz onları) Boşluklara, hazırladığımız turşu suyunu ilave ediyoruz, üstten 3-4 parmak eksik bırakmanızı tavsiye ediyorum, en üste hem sebzeler zamanla suyun yüzeyine çıkmasınlar hem de içeriğindeki "tein" maddesi sebzelere kıtırlık versin diye dalından kopardığınız asma yapraklarını yıkayıp sıkıştırıyoruz. (Bulamam ben şimdi asma yaprağı filan diyorsanız endişelenmeyin, 2 sallama poşet yeşil çay da kullanabilirsiniz, onda da tein var)

Kapaklarını kapatıp, ilk bir iki gün taşma var mı diye kontrol edin, ters çevirin arar ara kavanozları, baktınız asayiş berkemal, sıkılaştırın elledikçe kapakları ve 3 hafta evin mümkün mertebe en serin ve karanlık yerinde bekletin. Kavanozlar bu aşamada kapaklardan hava almıyor olmalı aksi halde küflenir ve turşuları dökmek gerekir. Gözünüz üzerinde olsun yani, zevk de veriyor bu fasıl aslında ;-)

3 hafta sonra açtığımız kavanozları artık buzdolabında saklıyoruz. (Bu sebeple ben dolaba büyük kavanoz sığdıramadığımdan ve de havalar henüz sıcak olduğundan dışarıda bekletemediğim için, litrelik cam kavanozlar kullanmaya başladım, ilk yaptığımda büyük kavanoza yapmışım, olunca onu da litrelik kavanozlara tekrar yerleştirmek zorunda kaldım)

Aslında tamamen fermente olduğu için yeteri kadar probiotik içeriğe sahip oluyor ama "çok daha fazlasını almak isterim" derseniz, marketlerde satılan probiotik turşu yada yoğurt mayası da ilave edebilirsiniz turşu suyunuza. (Ben birkaç tane de öyle yaptım, grip vs olursak onları açacağım, kullanmayı tercih ettiğim probiotik/ kombiotik maya ise "bizim" marka) Hemen bir not: probiotik bakteri fazlası dışkı ile vücuttan kolayca atılıyor dolayısıyla çok mu fazla bakteri oldu, çok mu fazla miktarda tükettim diye pek de endişe etmenize gerek yok.

Ekşiliği mu az zam, tadı harika oluyor gerçekten ama bunu denemeden anlamak mümkün olmuyor maalesef.

Bu arada hemen belirtmem lazım, çoğunuz biliyorsunuzdur gerçi ama şöyle de bir iç ses duymuyor değilim; "sirkeli, limon tuzlu, limonlu turşularımızın suyu mu çıktı da, şimdi de bu moda oldu?" Hayır tabi ki, onlar da tercih edilenlerden olabilir ancak o zaman o turşu da probiotik olmaz, antimikrobiyal olur. Çünkü sirke asetik asit ile farklı bir fermentasyon geliştirir, asetik asit bakterileri artar; bu sefer de turşunun antimikrobiyal etkinliği artmış olur, probiotik bakteriler oluşmaz.

Son zamanlarda yaptığım turşulardan topluda bi resim ekleyeyim zevkle şuraya; (ki bu arada ağzım sulanıyor çok fena ;-))








Denerseniz haber verin olur mu? Sevineyim ;-))
Bende bundan sonra sırada kvas var kırmızı pancarlı ve de sirke...





15.10.2017 / 18.Gün

Gecikmeli yazıyorum çünkü pazar günü epeyce kırık hissettim kendimi. Ayrıca net bağlantısı olabildiğince kötüydü hafta sonu. Telekom, kotamızı doldurduğumuzu söyledi yine, "sınırsızlığın da sınırı varmış demekki" cümlesini hayatımıza kattığı için telefonu kapatıp, bir güzel andık kendisini. Sürekli sömürülmeye ve semirilmeye alışmış bünyelerimizin bu şekilde de olsa halâ tepki veriyor olması bi gıdımda mutlu etti ama yine bizi. Neyse işte pek halsizdim, Cold ilaçlar alsam da enerjik değildim. Kahvaltıyı ben hazırlayamadım. Mualla gibi miskin miskin bir pazar geçirdim. Yattığım yerden 2,5 film izledim evdeki cd'lerden. (Ghajini, Florence Foster Jenkins, The Little Prince'yi buçuk) Öğleden sonra küçük kızımcığımı yolladık, vardı şükür yurduna.
Bu arada, internetteki mezatların birinden eski bir tepsi almıştım, dolapta onu buldum bir şeyler ararken.


Her şeyi değil ama bazı şeylerin eskisini seviyorum. Muhtemelen 1950'li yıllardan olduğunu söylemişlerdi bu tepsi için, ekranda görür görmez heyecan yapmıştım, gelince de ara sıra çıkarıp bakar oldum.
Kızımcıklarım kazak modeli konusunda kararsızlar, rengi konusunda da. onlar kalın ipli istemiyor, "iri gösterir" diye, ben de incecik öremem bid bid, sıkılırım. Sonra "aman iyi, siz istemiyorsanız ben de kendime örerim" dedim, ikisi birbirine bakıp, gülmeye başladılar. Genellikle kendilerine değil de kendime yaptığım, aldığım şeylere daha fazla ilgi duyuyorlar neden bilmem. Belki de ben onları halâ çocuk görüyorum, onlar da "biz büyüdük annneğğğ" demek istiyorlar ne bileyim. Bak misal önceki sene kış biterken Hotiç'teki son indirimden bir bot almıştım kendime. Fiyatı 400'lerden 100'lülere inmişti, ikisine de ısrar ettim "siz de alın" dedimdi, "iyi indirimde" dedimdi almadılar, "burada bizim tarzımıza uygun bişey yok" dedilerdi. Geçen kış da giyemedim ben bu botu çünkü hafta içi çamur deryasının içindeydim genel olarak, hafta sonları da genellikle spor ayakkabı giymişim. Küçük kızımcığım önceki hafta kışlık botlarını giymek isterken daha kutucuğunda duran botu gördü "aaa anne sen bunu hiç giymemişsinnnn" dedi, ben de "fırsat olmadı" dedim. Bi baktım deniyor, şaşırdım ama ses etmedim, (bu sene ayak numaramız aynı) "annneeee, çoook güzelmiş bu yaaaa" dedi, "e iyi madem bu hafta sen giy, sonra getirirsin" dedimdi. Bu hafta giderken baktım yine bunu giyiyor, "ee o senin tarzın değildi hani, hani alın dediydim de almadıydınız..." dedim, "ya anne ben çok beğendiğim için giymiştim ama hem öğretmenlerim hem de arkadaşlarım da çok beğendiler, senin de fırsatın olmuyordu madem (burada kıs kıs güldü) bence bu artık benim oldu" dedi. Ne diycen, evlat işte. Giymem giydiririm, yemem yediririm hesabı. Üstüne de büyük kızımcığım demez mi; "anne ben de aynısından istiyorum, çok tarz duruyo ya buuu"... Valla anlamıyorum bazen, hakkaten anlamıyorum. ;-)) "Sezon sonunu beklemek durumundasın şeker" dedim, anlasınlar durumu biraz diye.
İşte böyle, akşam ilaçların da etkisiyle erkenden uyumuşum yine, 23:00'e doğru uyandım tekrar ve tabi ki sabaha kadar uyuyamadım, kalktım işe geldim sonra.


14.10.2017 / 17.Gün

Cuma akşamları kavuşma günümüz malûm, yine güzel ve telâşesi bol bir gündü.
Anacım ben bu bizim Mualla için cuma günü tüm mesai saatinde ölüp ölüp dirilirken meğer neler olmuş da haberim yokmuş a. Babişko benden önce ayrılıyor evden, sabah giderken Mualla kapının önünde bekliyormuş, kapıyı açınca da öööle hiçbişeycikler olmamış gibi kuyruğunu sallaya sallaya içeri girmiş. Babişko da biz endişelenmeyelim görmezsek diye kapının arkasına not yazmış, patilerini, tüylerini silmiş gitmiş. Ben hiç görmedim valla ne not mot ne de kendisini. Cuma akşamı kapıyı bi açtım her zamanki karşılama yerinde "muaaa, muaaa, muaaa" diyor, ŞOK OLDUM. Bi ara hatta ben hayâl mi gördüm filan diye düşündüm. Şaşkın şaşkın kapıyı kapatırken de sabahki notu gördüm; "heyooo, Mualla döndü, telaş etmeyi bırakın ;-) " yazan. Poposuna iki üç dört pışpış yaptım tabi, biraz da söylendim kendisine. Kafayı boynuma gömdü ben hemen cacık tabi;-) Neyse işte, gün boyu yazdığım onlarca kötü senaryonun ardından sonuç mutlu etti, sevdik birbirimiz... Sabaha kadar n'aptıysa artık bütün akşamı ve cumartesi gününü miskinlikle geçirdi kendileri...



Mantımızı pişirdik, afiyetle yedik.

Acil sohbetlerimizi yaptık, valizden kirlileri ayırdık, renklileri yıkadık, astık.
Küçük kızımcığım alış-veriş listesi hazırlamış yurt için, üzerine biz de eklemeler yaptık.
Büyük kızımcığım ders programına bol mola ekledi akşam, çok özlemişler bu hafta birbirlerini, bıdır bıdır bıdır hiç bitmedi konuşmaları, ben de çok mutlu oldum tabi. Onların birbirleriyle sürekli paylaşımda bulunmaları benim için çok önemli ve saygıdeğer. Bilenler biliyor, aralarında 21 ay var sadece ve az yaş farkını çok pozitif yaşayanlardan olduk çok şükür. Bazen az yaş farkının çok negatife döndüğü durumlara da tanık oluyorum çünkü.
Hafif bir boğaz ağrısı hissettim tüm akşam ve gece, hemen Cold Away aldım, şifa umarak.
Lipton büyülü bohça çay paketleri buldum dolapta, eskiden çok içerdim ve aniden unutmuşum sanki onları. Eski bir dosta rastlamış muamelesi yaptım kendisine, o da hoşlandı bence.
Neyse işte yattık uyuduk.
Cumartesi sabah erkencikten 09:30'da kalktım. 4 peynirli yufka böreği böreği yaptım. Yufka böreği yapmak benim kâbuslarımdan biri son 1,5 yıldır, çünkü Bosch marka (hususi yazıyorum marka adını, almayın sakın sakın) lanet yeni fırınım, tepsiyı tabanına yapıştırsam bile bir türlü altını pişirmiyor. Poğaçayı pişiriyor, kurabiye, kek vs tamam ama asla yufkayı pişiremiyor. (Leylak Dalı Nurşen Öğretmenim ile aynı hazün durumu yaşadım yani ben de ;-) Bizim eve girmeyen servis kişisi kalmadı, bu kişilerle beraber pişirimler yaptık, olmadı ne videolar çektim çektim gönderdim teee genel merkezlerine kadan, sonuç: "fırınınız gayet normal" Normal olmadığını görüyorlar ama o biçim testlerine göre hep normal çıkıyor, neyse uzatyalım, el mahkûm duruma razı olduksa da tanıdığım tanımadığım herkese söylüyorum "almayın sakın" diye. Bu yönden vurucam onları ;-) bakarsın satış yapamazda "aaaa ayıp ettik biz bu kadınceğize, vah tüh filan derler, belli mi olur? ) Neyse işte üstü pişen börek dilimleri yenecek miktarda tavaya alındı, altları kızartıldı, bu arada seksen milyon küfür ettim yine boş boş ürün üreten Bosch'a, kurucusu rahmetliye de şikayet ettim, her fasılda olduğu üzere. Kızlar gülüştü durdu, büyük kızımcığım "anneeee, hani bu eve yufka sokmayacaktık, ne gereği vardı da aldın, bak durduk yere sinirlerini bozuyorsun, pöfff!" filan diye söylendiyse de ben "yok yavruşkolarım, topraklanmış gibi oluyor vücudum, tüm sinirimi atıyorum tam tersi, rahat olun siz!" diyerek karşı atağa geçtim.  O değil de, emaye mi pişirmiyor diye, borcamdan tut, her türlü malzemeden tepsi aldım ayol, belki pişer diye, ııı ııııh nafile ;-( ev tepsiden geçilmiyor, dolap tepeme devrilecek kadar yüklü bu aptal şey yüzünden.


(Bakmayın siz onun kibar kibar göründüğüne, altını da çekmiştim ama resmi silmişim ya)
Kahvaltı sonrası küçük kızımcığım bana yardım etti, minnak elleriyle turşu kavanozlarını doldurdu sağolsun, o da aradan çıkmış oldu, rahatladım.



Film izledim netten, biraz da belgesel. Disleksi'ye merak saldım bu aralar ama konusu bu olan pek az film var.
Ben film izlerken motif ördüm, babişko uyukladı, kızlar ders çalıştı. Sonra onlar alış-verişe, kuaföre gittiler, ben evde kalıp -her zamanki gibi ;-)- akşam yemeği hazırlığına giriştim, hazırladım Allah ne verdiyse, yedik o iş de bitti.
Ben yine birkaç motif ördüm, lipton kayısılı form plus çayı içtim, pek güzel kokuyor, rastlarsanız alın, tavsiye ederim.
Gün böylece bitti genel olarak.



13 Ekim 2017 Cuma

13.10.2017 / 16.Gün

Eeee nerede kalmıştık ?
Evet, süt gelmiş bugün. Akşama probiyotik yoğurt ve probiyotik sütlü tatlı yapacağım.
Küçük kızım yurttan geliyor, önceki akşam yapıp soğutucuya attığım mantıyı pişireceğim, üzeri şöööle tereyağlı, pul biberli, naneli sosu ile. Ne çok hoşlanıyorum onların özellikle sevdiği şeyleri yaparken bi bilseniz!... (Tabi biliyorsunuz, siz de yaşıyorsunuz aynı hissi,  benim ki lafın gelişi) ;-)
Dün akşam evet tahmin ettiğim üzere bolca yeni sınav sistemini tartıştık, "çok iyi olacak" diye moral verdim kızcağızıma, "emin misin, daha mı iyi bu sistem?" dedi, "evet evet, kesinlikle!" dedim. Dedim demesine, ne yani "yine de güvenmiyorum ben bunların hiçbir sistemine (sistemsizliğine)" mi deseydim, kıyamadım kızıma, diyemedim aney gel gör halımı ;-))
Dün alınan kornişonları yıkamak için göbeğim çatladı. Toprak sahada, yağmurlu bir günde, abileriyle top oynayan minnak çocuklara benziyordu hepsi. Yıka yıka arıtamadım, beklet beklet dayanamadım.
Sonuçta gece 12'ye gelirken sofra bezine seriverdim, üstünü de kapattım Mualla'dan korkarak ;-) (Gerçi pekte gerek yokmuş korkmama, azzzz sonraaa)


Bu akşam gücüm ve zamanım yeterse probiyotik turşu olacaklar inşallah. Biber ve fasulye denemelerim 10 üzerinden 11 alınca coştum ben, tutabilene aşk olsun. "Abarttın ama bu kadar turşuyu kim yiyecek ayol?" diyene "anacım hiç mi sevap gerekmez, dağıtırım, bölüşürüz yapamayanla!!!" diye bi çemkiriyorum ki ;-)) Hemen "tamam patron" moduna geçiyolar, benimle uğraşabilir mi? pek tabi HAYIR. Mutfakta çalışırken, içimin bir bölgesinin canavarlaştığını hissediyorum ara sıra. Faydalı olduğunu öğrendiğim ve yaptığım herşeyi gerekiyorsa silah zoruyla ;-) yedirmeye çalışıyorum. Yine de bir ölçüyü korumaya çalışıyorum tabi, temelli antipati kapmasınlar deyu.
(Haa bu arada, "hıyar resmi mi kaldı buraya koyacak?" derseniz yanılırsınız zira kendime 5 saat bakım yapaydım kendi resmimi koyardım, o derece önemli bir fotoğraf yani bu benim için ;-))))))))))-son kapalı parantez, aç parantezin sonu olan son parantez ;-))-
4-5 tane motif işledim. Bu arada -ülkemin makus tarihi gibi bana da doğal olarak geçen sistemsizliğimden ötürü- ne idüğü olacağını bilmeden başladığım ve hep özendiğim patchwork örtüm artık diz battaniyesi boyutunu geçmiş ben öyle bir bir eklerken. Buna rağmen halâ emin değilim bundan sonraki level olan tek kişilik battaniye olup olamayacağından ama kararlıyım "nerde trak, orda bırak" yapacağım, hiç niyetim yok kasılmaya.

Büyücek kızım dün bana ilk defa "bana bi hırka örebilirsin" dedi. Yıllar yılı herbişey ördüm, hiçte öyle aman aman severek de giymediydi halbuki. Önce şaşırdım, sonra "ne renk?" diye sordum, "gri" dedi, "sevmiyom ben gri örmeyi, içim sıkılıyo" dedim, "bordo o zaman" dedi, "o ne öyle okul forması gibi!" dedim, "haki yeşil de olabilir" dedi, "kırmızı" olmasın mı, hiç kırmızı giymiyorsun" dedim, büüülee gözlerini ayırttırarak baktı bana. Anladım. Başka konuya geçtik ;-) Bi de böyle bişey var; içimi karartan renk örmek istemiyorum, renkli örersem de giymiyorlar,  dolap bekliyor tüm ördüklerim. Aklımdan geçipte geçen yıl hamaratlık dosyama eklediğim şu kazağı önereceğim akşam;


Hem örmesi de kolay ;-) Lapbada lubbada biter sanırım ;-) Ya da bu;


Eveet başka ne var anlatmadığım?
Haaa dün akşam kızımla Türkçe çalıştık. Konumuz "anlatım bozuklukları" idi. Valla çok zevk aldım, gayet de iyiydim belki de ondan.
Aslında hep böyle di mi? İyiysek zevk alırız, hoşlanırız; kötüysek sıkılırız, içimiz daralır, her şeyden... Yaratılış esası galiba bu ama bir kısım da başka faktörler olabilir içinde. Belki de yine o geçen gün bahsettiğim "kabul görme" çılgınlığı böyle hissettiren. Derin mevzu. Önemsiyorum. Bir an önce benim de kurtulmam lazım bu çılgınlıktan.
Sınav haberi açıklamaları hariç TV kapalıydı.
Sonra, uyuyacağız diye bahçeden salona açılan kapıyı kilitleyeyim derken, saliseler içerisinde Mualla evden kaçtı. Valla 1 saate yakın yalvardık kendisine, tınlamadı. Soğuk geceleri artık, üşüyecek bari ne zaman isterse gelsin dediysekte kapıyı temelli açık bırakamadık, böylece nerdeyse saatte bir kalkıp kolaçan ettim gelirse alayım içeri diye ama ıı ııh, gelmedi. Sabah ben işe gelirken de 15 dakika arandım, ııı ıııh yine yoktu. Merakta ediyorum bir yandan zira çok kötü insanlar var etrafta. İlk kedimiz Prenses de böyle kaçmıştı bir gün, aradık taradık bulamadık, 2 gün sonra sitemize yakın bir yerde zehirlenmiş halde bulmuştuk. Hayvan besleyenler bilirler, korkunç ötesi bir acıdır o ;-(( El bebek gül bebek bakıyorsun, dallamanın biri de canını alıyor, körolası. Ay kiş kiş kiş, dağlara taşlara püf... Umarım eve gidince beni bekliyor bulurum onu, bulunca da iki tane pış pış yaparım poposuna.
Eğer Mualla'yı bulursam, pazara iki dakka giderim, pırasanın en güzel zamanıdır şimdi, küçüğüm de çok sever, aklımda bu var hafta sonu bir çeşit için.
Hepiceğimizin hafta sonu iyi geçsin inşallah. Çarşılarınız pazar olsun. Yüzünüzde gamzeler çıksın.












12 Ekim 2017 Perşembe

12.10.2017 / 15.Gün

"Çok kayda değer bir şey olmadı" diye yazmaya başlayacaktım ama sonra farkettim ki; nefes aldık, yemek yaptım, sohbetler ettim kızlarımla, eşimle, dayımla, kızkardeşimle, yeğenimle... Bunları kayda almadığımı düşünmesin lütfen evren...Şükrediyorum...
Eve gider gitmez dün akşam, hemen bol yumurtalı bir hamur yoğurdum. Mantı yaptım. Kızım yarın akşam yurttan gelince pişireceğim, çok sevinecek biliyorum çünkü uzun zaman oldu mantı yapmayalı ve kolum rahatsız diye istemiyorlardı yapmamı. Gerçi bu bana 3 saate ve bel ağrısına mâloldu ama olsun, zevkle yaptım ve hemencecik iyileştim. (Sağolasın Dolorex)
Geçenlerde  "kadın ve çocuklarla ilgili"   bahsettiğim proje için yaptığım çalışmalarımı ve düşündüklerimi kızımla paylaştım. Önerilerde bulundu, çok hoşlandı, epeyce sohbet ettik, ikimize de iyi geldi. (Umarım aynı heyecanla devam eder ve sonuçlandırabilirim.) Hayal ediyorum bazı şeyleri, bu projeye kanalize etmeye çalışıyorum kendimce, heyecanlandığım da oluyor bazen, öyle önemli yani...
Gümbet sahilinde çekilmiş bir fotoğrafla içim umut doldu, çok hoşlaştım.(Foto:Mehmet Deniz) Sık sık bahsettiğim üzere renk renk her şeye bayılıyorum.



Yazın bahçedeki ağaçlarının gövdelerini boyasam zarar vermiş olur muyum diye araştıracağım ve uygun bir boya bulursam boyayacağım birini inşallah...
Bugün, haftalardır arayıp da bulamadığım minnak kornişonları buldum, akşama yıkama faslını bitiripte kurabilir miyim turşu, evdeki kavanozlar yeterli mi  bilemiyorum, bakıcez.
Yeni sınav sistemi açıklandı malûm, bu akşam uzun uzun kritik yaparız galiba ailecek.
Süt tembihlemiştim, unutmuş arkadaşım sağolsun; yarın getirecek, yine bir yoğurt mayalama evresi yaşanacak. Bir kısmı ile de tatlı yaparım herhalde zira küçük kızım bir tatlı canavarı. Muhallebi gibi şekersiz pişirip, soğuduktan sonra tabaklara alıp üstüne pekmez dökerek yediğimiz bir tatlı yapardı annem, talep olursa onu yapabilirim mesela. Neyse bunun için kafa programı yapmaya gerek yok, erken daha, süt yarın gelir mi bakalım ;-)
Bugünlük hoşçakal blogcuğum...













11 Ekim 2017 Çarşamba

11.10.2017 / 14.Gün


İletişim kurduğunu sanan var...
İlişki kurabilen pek az...
Başarısızlıktan korkmaya kodlanmış beyinlerimiz...
"Beceri, çaba ve duygusal yetkinlik yoksunu...
Bireyselleşememe hüsranı...
Öz bozulur...
Direnmeler başlar anlamlı olmasına ihtiyaç duyulmadan...
Öfke...
Zıtlaşma...
Kavga...
Yıkıcı eleştiriler...
Endişe...
Ankisiyete...
Bir de, şu ille de "kabul görme arzusu"...
Daha minnacıkken beyinlerimize kazınan...
Büyüyünce anlasak bile baş etmekte zorlandığımız...
Gereksiz yere fazladan yüklenmiş sorumluluklar...
Sevilmeme hissi...
Takdir edilmeme...
Aynı endişeden...
Başarısız olma korkusundan...
                                                               
Öte tarafı da var...
Başarıdan da korkar insan...
Sorumluluklar çoğalır...
Düşmanların artar...
Çekemeyenlerin çoğalır pıtrak misali...
-mış gibi yaparlar...
-mış gibi yaparsın...
Beklentiler o kadar yükselir ki tatminsizlikler başlar etrafında...
Korkulur senden, yalnızlaştırılırsın...
Yalnızlaşırsın...
Doğaya, yaratılışa aykırısındır artık...
Bocalarsın...
"Bir kez daha denemekten" korkmaya başlarsın...
Gereksiz görürsün...
Zaman akmaktadır...
Geriye dönüş yoktur...
...

İletişim bitme noktasındadır...
İlişkiler bozulur...
Çıkış noktası ararsın...
Bulursun bir şey...
Tüm gücünü buna verirsin, geri kalan zorunluluklardır, yaptıkça da yapmadıkça da hırçınlaştırır...
Psikopatlaşırsın...
Özgürlüğün bitmiştir...
Hastalıklar başlar...
Mutsuzluklar...
Umutsuzluklar...
Stres...
Malûm sona hızlıca bir yaklaşış...
Sorarlar;
Merhumu nasıl bilirdiniz?..
İYİ...
Hakkınızı helal ettiniz mi?..
ETTİK...
İstikamet belli...
Acelece hem de...
...
İyi mi ettik?..
Helâl mi?..
Oldu mu?..
Başardık mı?..
...
Evet.
Nereden çıktı bunlar şimdi?
E günlük hayat yazıyoruz madem, bu yukarıdakilerden bazıları, benim (muhtemelen sizin de) her gün yaşadıklarım/ız/dan... Birkaçı, hiç değilse biri, mutlak var. Daha ebeveynlik kısmını eklemedim bile zira o bambaşka bir alem...
Önemsiyorum bu 21 gün yazma işini, yazmışken bu da olsun istedim burada...
Hayatım/ız sadece mesai, ev, mutfak, el işi, kitap okuma, kahve içme rutininde geçmiyor aslında... Bunlar da var...
...

Dişimi yapıştırttım, aylar sonra ilk defa kızımı da aldım dersten, Salı pazarına gittik. Bodrum merkezde salı günleri kumaş-giysi pazarı kurulur, bilenler bilir. Gittik ve çok üzüldüm aslında kızıma çaktırmamaya çalışarak. Çaktırmamaya çalışarak çünkü onu bu gibi şeylere ikna etmeye çalışıyorum. Çarşı, pazar yapmayı da öğrenmeli diye, belki bundan keyif bile alır diye, deniyorum işte annece. Üzüldüm çünkü eskiden daha anlamlıydı bu pazar. Yöresel, el emeği, bir daha başka yerde bulamayacağınız ürünler daha ön plandaydı. El dokuma tezgâhlarından çıkan elvan çeşit kumaşlar, örtüler olurdu her bütçeye uygun. Eski sandıklardan çıkan çeşit çeşit kanaviçeler, tel kırma işler, sarma işleri, delik işleri satılırdı. Birkaç tane de, bu eskilerden çıkan parçaların çeşitli yöresel kumaşlara kombinlendiği kıyafetler satan terziler vardı hatta.
Şimdi bu saydıklarımdan hiç yok. Var olan bir kaç tanesi de fabrikasyon ürün satıyor, her yerde bulunan şeylerden. Özellikle "Bodrum pazarından aldım" denilebilecek zerre ürün yok desem yeridir. Daha çok sweatshirtçü, eşofmancı, çantacı, plastik tokacı filan var. Üzücü. Belediye başkanı olsam, eski haline getirtirdim bu pazarı. Dikkatlerini mi çekmiyor? Kadın gözüyle mi bakınca böyle? Bilmiyorum ama cidden üzüldüm, laf olsun diye değil. Bak bu resimdeki eski bir sandıktan çıkan tel kırma mendili (adı böyle idi) eskiden almıştım Bodrum pazarından, bloğumda vardır belki de. Kenarlarını oyalayıp anneme hediye etmiştim. Hiç telaş etmemiştik üzerindeki sandık lekeleri çıksın diye. Öylece hatıralarıyla duruyor şimdi annemin sehpasının üzerinde.





Pazar dönüşü yüncüye uğradım. 3 renk daha aldım motifler için, toplam 27 renk olmuş, saydım akşam.
Sucuklu kuru fasulye yaptım, pilav da; turşuyla yedik.
Kızım ders çalıştı, o "bir kez daha deneyenlerden"; gurur duyuyorum...
5 tane motif işledim patchwork örtümüz için. Belki bunda da benzer bir çabam var hayata dair... Renk renk... Küçük parçalar ama bütüne dair... Vesaire.
Mualla kızla seviştik biraz, ona da yaş mama almış babişko, mutlu oldu verince sanki... Nereden anladım? Bilmem, öyle geldi işte.
Kekik çayı içtik yine. Meyve yedik. Öteki Gündem'i seyredeyim dedim, sıkıldım yine. Bildik, hep aynı terane...
Vizeleri kaldıran yada sebep elçiymiş gibi adamı suçlamalarına gıcık oldum bu arada zırt pırt karşıma çıkan kanallardaki bültenleri azcık izlerken. Daha doğrusu bizi "aptal yerine koyduklarını sanmalarına" gıcık oldum. Bundan haz mı duyuyorlar, bilemedim yine.
Tam yatacaktık, bum bum bummmmm!...
Deprem.
Evet yine.
Çok naz aşık usandırır, hayatta hep inandım buna, bizim deprem de o misal. Öyle gıcık bir duygu ki! Uzun da sürdü. Net'te gördüklerinize inanmayın, sürekli değiştiriyorlar depremlerin şiddetiyle ilgili bilgileri. İlk zamanlar doğruydu ama sonra -muhtemelen güya turizm için kötü imaj oluşması söylemlerinden sonra- bu şiddet ve derinlik konusunda her zaman oynadılar, tek tek tespitlerim var, şaka değil. Bunda bile sahtekârlık olur mu dersen, olur, oldu işte.
Fırlarcasına kaçan uykunun ucunu yakalamak zor oldu. Sabaha karşı uyudum, kalktım işe geldim.
Blogları okudum, özellikle bu 21 gün fikrine uyanları. Yorum da yazdım. Öyle ya "komşu komşu, bi uğramadan gitmeyeyim, ne var ne yok, peh maşallah" misali...
Öğle arası bitti, işe dönmeliyim, bay bay...






























10 Ekim 2017 Salı

10.10.2017 / 13.Gün

Dün iş çıkışı eve gittim. Mercimek bitmiş çorba için, bakkalımızı aradım, hemencecik gönderdi sağ olsun. Sağ olsun da o ne mercimekti öyle be kardeşim! Sanki böyle şeffaf gibi küçük toplar. Epeyce sıcak suyla yıkadım muslukta, yıkadıkça biraz yumuşasın da çabuk pişsin diye, genelde mercimeği ocağa koymadan çok çok yıkamanın pişirme süresini ciddi ölçüde kısalttığını daha yeni şarj-etmiş biri olarak. Öyle böyle değil, bilmedi bir türlü pişmeyi, 1 saat 45 dakikada ancak ancak helimelenmeye başlamıştı, kızım açlıktan bitap düştü yeminlen. Hem sevmiyorum ben market alışverişini hem de mahallemizin bakkalını kalkındırmak istiyorum dolayısıyla o ne getirirse ona razı oluyorum çoğu zaman. Bazen de fikrimi söylüyorum, değiştiriyor markayı sağ olsun, e bu da beni biraz daha bağlıyor bakkalımıza. Eve servis acayip hızlı, evden kime söylesem kesinlikle o hızla alınmıyor ;-)
Neyse; yaptık, içtik çorbayı. Mercimeğin pişme süresi uzayınca o arada bir de domatesli, biberli, soğanlı bulgur pilavı yaptım, birazı da bugüne kaldı iyi oldu.
...
Yine bu inatçı mercimeğin pişmesini beklediğim esnada, son zamanlarda oldukça popüler olan, içeriği ve faydaları sebebiyle "mide ve bağırsakların süpürgesi" tabiriyle sık sık anılan Sauerkraut yapmaya niyetlenip, pazar günü başlamıştım, dün onu da tamamladım. Fermente gıdaların bağırsaklara mucize etkisini, bağırsak florası ve fonksiyonlarının da tüm sağlımıza hiç tahmin edemeyeceğim kadar etki ettiğini uzunca bir süredir araştırıyor, deniyor, yaşıyorum. Dolayısıyla ve de kızlarım çok sevdiği için denedim, umarım sonuç da güzel olur. Bizim bildiğimiz lahana turşusundan farkı ilave su konmaması aslında, kendi suyu ile kuruluyor bu turşu. Tarifi hakkında internette bir sürü bir sürü çeşit bilgi olmakla beraber ben Almanya'da uzun yıllar lokanta işleten bir yakınımın verdiği tarif ve öneriyle yaptım. Merak eden olursa tarif şöyle;
* Bir orta boy lahanayı dörde bölüp, ortasındaki sert kısmı çıkarıyoruz.
** Lahanaları ince ince kıyıyoruz.
*** 1,5 yk öğütülmüş kaya tuzu ile vıccırığı çıkana kadar ovuyoruz ;-)
**** Lahanalar sularını salınca üzerine ağırca bir taş koyup, 24 saat bekletiyoruz ama bu bekleme süresinde gidip geldikçe taşı daha da bastırıyoruz, tüm suyunun çıkmasına katkıda bulunuyoruz yeniden. (Not: Lahana kokulu bir sebze olduğundan ve o koku bizim evde sevilmediğinden, ben bu aşamada kabı poşete koyarak buzdolabına kaldırdım, oradan çıkarıp çıkarıp bastırdım taşı)
***** 24 saat bekleyen lahanaları cam kavanozlara alıyoruz, dibe, aralara damak tadınıza göre azlığını çokluğunu ayarlayabileceğiniz kadar dilinmiş sarımsak ilavesiyle. Lahanaları sıkıştırarak koyuyoruz bu arada ve kalan boşluklara da kendi bıraktığı suyunu. Üstüne az biraz kimyon tohumu serpeliyoruz şöyle;


Bunun da üstüne asma yaprağı koyuyoruz ki hem lahanalar üste çıkıp olası barlanmalarla karşılaşmayalım hem de tein içeriği sayesinde turşumuzda kıtırlık olsun diye. Dikkat edeceğimiz şey; turşu suyunun asma yaprakları üzerine kadar çıkması. Eğer ovalama ve bir gün boyunca yeteri kadar taşla sıkıştırma yapmışsanız kendi çıkardığı su, turşu için fazla bile geliyor, ilave su kullanmıyorsunuz. (Bana bir küçük kavanoz kadar su fazla bile geldi yani) Bu aşama da şöyle;


Veeee 21 gün beklemeleri için kapaklanıp, evin en serin ve karanlık yerine (üzerine havlu da örtebilirsiniz) yolculanıyorlar.


Ben turşu yada ne yaparsam yapayım, kapaklara tarih atıyorum ;-)) Böylece bekleme sürelerini takibi kolaylaştırıyorum.
...
Yemekten sonra bir ağırlık çöktü, birer battaniye alıp kıvrıldık kızımla kanepeye. Ahmet Altan'la İlker Başbuğ konuşuyordu ara ara onu dinledim ben, neler düşündüm neler... Yine çok gerdi memleket halleri, yine bildik kuruntular, yine bildik bahaneler, yine bildik oyunlar... Takdir ediyorum Başbuğ paşayı. Keşke Cumhurbaşkanı olsa dedim hatta, bakarsın olur ;-)
23 gibi geçti miskinliğim bu arada ve gece 3'ü geçmişti ki o kadar saat dolanıp durdum evde, bir daha akşam şekerlemesi yapmayacağıma kesin kesin söz vererek kendime.
Sabah mı? Kazıdım kendimi bildiğin kazıdım.
Öğleden sonra diş hekimime gidicem, düşen dişimi yapıştırtmaya.
Hadi bay bay görüşene kadar...















9 Ekim 2017 Pazartesi

09.10.2017 / 12.Gün

Telaşlı bir hafta sonundan sonra, pazar günü güzelllce bol bol sendromunu da yaşayarak girdim bugüne ;-))
Bugün arkadaşımın kitabındaki düzeltmelerimi bitirdim, teslim ettim. Kasım ayındaki kitap fuarına yetiştirmeye çalışıyor bir telaş; öyle heyecanlı ki...
Zormuş ama ya bu edit işi. Yani 40 yıldır bildiğim bir kelime için bile, hatta "," bir virgül için saatlerce örnek araştırdım filan. Yetmediyse Türkçe öğretmenlerine sordum, sürekli kızlarımı taciz ettim ;-) Bu ilk düzenlemeden sonra tekrar verecek bu sefer de paragraftı, anlam bütünlüğüydü vs denetleyeceğim gözden kaçan varsa diye. Ödev gibi oldu benim için ama zorunluluktan değil isteğe bağlı yaptığım için de keyif verdi... Evet evet ben "kasılmayı"  sevmiyorum, işi değil...
İki doğurduğum kızım var biliyorsunuz artık ama 3.evlat edindiğim kızımı herkes biliyor mu endişe ettim eksik bilgiden. Hem bir de artık alınmaya başladı Mualla, hiç benden bahsetmiyorsun diye, "halt ettim, derhal gidereceğim bu eksikliği" diye dün gece söz verdim kendisine.


30 Ekim'de 2 yaşını dolduracak, benim canım oldu o da 2 yıldır. Sokağa atılmış halde bulmuş bir abladan alıp evlat edinmiştik. Çok coool'dur kendileri. Öyle her mamayı yemez, gelip rahatsız etmez, çok az yer, sevilmek istediğinden yukarı çıkan merdivenin alttan 8.basamağının korkuluk tarafına gelir ve miyavlamaya başlar, kalkar gidersin yanına, biraz gıdısını okşatır, sen ayrıldığında yanından eğer bakmaya devam ediyorsan oturduğun yere gelir, gel dersen gelir ve başlar guruldamaya. Yıllar önce ilk kedimiz olan Prenses'i bu yüzden veterinere götürmüştüm, karnından garip sesler çıkarıyor, hasta galiba diye, çoook gülmüştü adamceğiz. Hoşlanma sesi olduğuna bi şaşırmıştık ki sormayın gitsin. ;-)) Çok ilgili kendisi benimle. Hastalanırsam da gelir hiç kalkmaz karnımın üstünden, sanki elinden geleni yapmaya çalışıyor gibi. Öyle işte çok sevişiyoruz, iyi ki bizim kızımız...
Akşam oldu, hemen eve gitmem lazım, kızım mercimek çorbası istedi, "başka birşey yapmasan da olur" dedi, bi bakayım ne yaparım...
Birkaç motif işlemeyi ve bir miktar kitap okumayı diliyorum akşamdan. Yarın da tekrar yazmayı...
Bugünlük de bu kadar...
















08.10.2017 / 11.Gün (gecikmeli tarife 2)

Evet pazar gününü yazacağım yine gecikmeli ;-) Sebeplerini bir önceki yazıda anlatmıştım zaten ;-)
Yine erkencikten saat 10:00'da kalktım, aslında 09:32'de kalktım, kuzen whatsap gurubunda zibilyon tane mesaj vardı, okudum, cevapladım filan işte. Çook güldüm kimi yerde, sesli mesajlar attık birbirimize, halamı çekiştirdik kızlarıyla. (Halamın küçük kızı doğum yaptı geçen hafta, halamsa doğumdan 2 gün önce 21 günlük kaplıcaya gitti. Bu bence yeterli sebepti dedikodusu için ;-)) Bebeğin sarılığı yükseldi, hastanede yattılar filan, döneyim demediği gibi bir de arayıp öteki kızını kaplıcaya çağırmış ille siz de gelin diye eniştem; bu kadar yani ;-))
Neyse efendim, kızlarımcığımlarım yine burun akıntısı, hafif ateş, hafif öksürük eşliğinde uyandılar, kahvaltıyı hazırlamıştım en sevdiklerinden. Bir de Mandıra Filozofu usulü sahanda yumurta yaptım tereyağlı filan, ayıplamayın 2 ekmeği gömdük hep birlikte.
Pazar günleri küçük yavru yurda dönüş yaptığı için hem çok zor, hem çok telaşlı geçiyor bizim evde. Zorluğu ayrılığa dayanamadığımızdan telaşı da "aman birşey unutup da zorda kalmasın"dan. Ben genellikle pazar günleri yaşarım aslında pazartesi sendromu dedikleri şeyi. Pazartesi zaten gelmiş kaçmış kaçarı yok hale gelmişse niye sendromu olsun? Oysa pazar öyle mi? Üf yine neler olacak diye 1 gün önce sendroma girmek daha mantıklı her zaman ;-))
Yavruyu yolladıktan sonra istek üzerine lahana aldırdım, Sauerkraut yapacağım kısmetse. Bilirsiniz, Almanlar'ın mucizevi diye adlandırılan lahana turşusu. İnce ince kıydım, tuzla ovdurdum (benim kolum bu işlem için yeteri kadar iyi değil malûm) suyu çıksın diye üzerine ağırlık koyarak dolaba koydum, pzt. iş çıkışı el atmaya devam edecek şekilde.
Akşama kendime ziyafet çektim, çim çim karides ve yine Almanlar'ın Rotkohl'u ile. Rotkohl'u kendim yaptım, kırmızı lahanayı ince doğrayı tuzla ovdum (az diye bunu kendim ovdum ;-)), 1 tane elma rendeleyip, çok az sirke ve 1 çay bardağı vişne suyu ile ocağa koydum, içine bir küçük tutam kimyon tohumu ve karabiber attım, ocaktan aldım, tadına baktım, ne istiyorsam onu kattım, biraz turşu suyu mesela (ama tarifte bu yok aslında) Et, balık, tavuk gibi şeylerin yanında servis edilirmiş bu şey. Beyaz lahanayla yapılanı da varmış, ona da vişne suyu yerine elma suyu koyarlarmış.
Tadı tatlımsı olduğu için pek de Türk damak tadına uygun değil aslında ama arada bir değişikliği seviyorum ben sanırım ondan hoşuma gitti. Mesela bazen ballı hardal yaparım etin yanında sos olarak. Ev ahalisi ağzına koymaz bu gibi şeyleri, ben tek başıma yerim ;-) Karidesten de hiç haz etmezler, bi lokma almazlar hatta ben temizlerken üst kata yada bahçeye kaçarlar, o derece yani.



Face'te de paylaştım, bu bir yemek değil benim için AŞK diye ;-) Blogcuğum da eksik kalmasın, anı olur sonrasına dedim, bi de buraya yazdım yani anlayacağınız.
Tv'de izlenecek hiçbir şey bulamıyorum, çok mu kalitesizleşti ne? Yada benim mi değişti arayışlarım? Çok mu sıkıldım zaten duyduğum, izlediğim hiçbir şeye güvenmemekten? Evcilik oyunu kadar bile anlamlı bulmuyorum ya maalesef bize çoğu zaman gerçek diye yutturulanları vesaire vesaire...
















07.10.2017 / 10.Gün (gecikmeli tarife 1)

Eveeet, ço yoğun geçti hafta sonum.
Planladığım pek çok işimi bırakmak zorunda kaldığım gibi bloğa da yazamadım çünkü malûm mevsimin malûm alerjik reaksiyonlarıyla hemhâl olan kızlarımı toparlamam gerekti.
Olsun ben yine de, gecikmeli de olsa atlamayayım günlüğümü ;-)
Cuma akşamı "anne beni iyileştir, çok halsizim" diyerek geldi yurttan eve kızım. 2 saatlik yolculuk iyice yormuş cancağzımı. Yemekti, bitki çayıydı, meyveydi, ilaçtı, vitamindi derken ben de yorgun düştüm, sızmışım koltukta teee gecenin bir yarısı yatabildim yatağıma.
Cumartesi sabahı erkencikten (hafta sonu 10 benim için çok erken n'apim 5 mesai gününe nezemesin istiyorum hafta sonları da ;-)) kalktım, metabiotik ve bakteriyosin içeriği zengin bir krep yaptım, yanında da acı-biber reçeli, süzme peynir eşliğinde. Bu arada hemen söyleyeyim reçelin çok az acısı var, sanırım biberler sandığım kadar acı değildi yada eşlikçisi tatlı biber miktarı daha çoktu. Çocuklar yiyemez endişesiyle az acı olsun istemiştim ama sanki bi tık daha acı olsaydı adına daha çok yakışacaktı.


Film izledim çocuklar uyurken ara ara, "5 kat yukarı", "Oda hizmetçisinin günlüğü" ikisini de sevdim diyebilirim. Muhteşemdi diyemem ama eh kapatasım da gelmedi açmışken öyle yani.
Bir süredir arı popülasyonu artışından mütevellit hiç faydalanamadığımız bahçemizi ilaçladı babişkomuz zira kızlarım arıdan çok korkuyor. Meğer bizim çimlerimiz kurtçuk kaynıyormuş, arılar da beslenmeye geliyorlarmış iyi mi? Neyse bakacağız ilaçlamanın başarısına önümüzdeki günlerde.
Akşama fırın poşetinde patatesli tavuk budu ile sebzeli pilav yaptım, yoğurt, turşu vs eşliğinde.
Hiç kitap okumadım çünkü ben çocuklar hastayken odaklanamıyorum bir türlü, anlamıyorum okuduğumu. Bu yüzden birkaç motif daha işledim. Ha bu arada, ne olacağına niyetlenmediğim için midir nedir, şeytan kulağına kurşun hiç olmadığım kadar hızlıyım bu örgüde, olduğu kadar olsun, gittiği yerde dinlensin konulu başlamıştım biliyorsunuz ;-)) Kasmayınca bişeyler beni, rahatlığı daha da çok teşvik ediyor beni sanırım, evet öyle sanmıyorum...
Bu hafta sonu yürüyüşe çıkmak istiyordum aslında yine o da olmadı, zaten o kadar az oluyor ki bu, bir türlü motive olamıyorum, evde kalsam bir sürü iş yaparım gibi geliyor hep ve manâsızca bunu yapıyorum.
Haa bi de bu aralar ön komşularımız sürekli tartışıyor, birbirlerine bas bas bağırıyorlar, 5 dakika geçmeden bahçede görüyorum mesela birini sanki hiiiç bişey olmamış gibi öyle kibar, öyle sakin konuşuyor ki benimle sürekli kendimden şüpheleniyorum "gaiptan mi duydum ben o sesleri?" diye. Ya hu 5 dakika önce canhıraş kavga etmişsin hiç mi yansımaz yüzüne? Aman ne bileyim belki de öyle olmak gerekir ki ben asla olamam mesela.
Cumartesilik bu kadar...














6 Ekim 2017 Cuma

06.10.2017 / 9.Gün

Dün iş çıkışı sevinçle ve heyecanla gittim eve. Kızıma rica ettim üst kata çıkmaktan üşendiğim için ev kıyafetlerimi aşağı istedim ;-) O arada biberleri suya koydum, TV 8'de Gerçeğin Peşinde'yi açtım hemen. Hani katil arayan program, onu. Kızım çok yadırgıyor olsa da her gün bu -ruh sıkıcı- diye nitelendirdiği programı seyretmemi, ben gerçekten insan profil ve davranışlarını izlemeyi seviyorum galiba; hani bu sevgi sevecenlik sevgisi gibi de değil bir nevi sosyolojik bir takım gerçeklerle farkındalığımın arttığını hissedip buna sevinme sevgisi. (Nasıl ama açıklamam; daha bi karıştı hissim de yok değil şu anda ama olsun silmicem ;-))
Neyse...
Biberleri yıkadım, bir kısmı acı bir kısmı tatlıydı bunlar.


Minnak minnak doğradım, acı biberleri eldivenle tabi, mutfakta eldiven kullanmaktan gıcık olduğumu bir kez daha bünyemin iliklerine kadar hissettirerek hemi de...
Üzerine şekeri koyup 3 saat dinlenmeye bıraktım tencerede. Başlangıç ve 3 saat sonrası şöyleydi;



Sonra malum pişme evresi, ağır ateşte 1 saat kadar pişirdim ben. 1 yemek kaşığı (belki de 1,5) limon sıktım, 5 dakika daha kaynatıım, kavanozlara koydum bitti gitti ;-))



İlk incelemelerimize göre renk, doku tam istediğim gibi yalnız tadı konusuna yarın değineceğim zira bu işlem bittiğinde saat 23:30 sularıydı ve ben de sıcakken tadına bakmadım, bugün iş çıkışı ilk tadımı yapacağım inşallah ;-))
Şimdi de ki; "eee koca akşam bi bununla bitti mi, 3 saat beklerken oturdun mu?"
Yok anacım bitmedi, dinle bak ;-)) Ben doyumsuz, acı ve tatlı olmak üzere 2'şer kg aldırmıştım (hatta bir ara 3'er kg da geçtiydi valla aklımdan) e ne bilim reçel yapcaz ya malum, sonra açtım netten tariflere bakıyorum ki durum şu; 5 adet acı, 5 adet tatlı; 8-10 adet acı, 10 adet tatlı vs vs... Anacım ben aldırmışım 30-40'ar tane. Neyse bu kadar insan böyle yapıyosa vardır bi bildikleri felan dedim ama yine de ben muhtemelen 12-15'şer tane doğramışımdır. ;-))
Eeee hadi doğradık koyduk tencereye sonra şöyle bi Hülya Koçyiğit gibi ani bir dönüş yaptımda tezgâha ne gördüm? Ne görücem bi dolu acı-tatlı yıkanmış biber melül melül bana bakıyo. Aklıma küçük kızımın ne zaman yemeğe gitsek közleme biber siparişi verdiği geldi trink trink trink... N'apıyoruz bu durumda? Balkondaki küçük tüpe közleme tepsisini yerleştiriyoruz, közledikçe poşete alıyoruz, bitince kabuklarını soyuyoruz, soyunca da rulo yapıp sarmısak eşliğinde evde hunharca tüketilen probiyotik turşunun (bak gene yazmadan geçemedim görüyon mu?) kalan suyuna biraz da zeytinyağı ilave ediyor ve dolaba kaldırıyoruz...
Sorumlu blogcu kimliğimle tek tek resimledim;



Eeeee bitti mi?
Onca acı biber nolucak?
Şöyle oldu;


Kurursa kuruyacak işte gerisine sonra bakarız ;-))
Balık sezonu açıldı malum, bu akşam bulabilirsem güzel bir balıkcık, alacağım, köz biber, turşu, yoğurtlama vs, menü geniş olacak bugün cuma ve küçük kızım geliyor bu akşam çünkü...
Allah evlatlarımıza hayırlı tahtlar ve bahtlar versin cümlemizin. Bazen düşünüyorum da, "onlar olmasa bunca şeyi yapar mıydım?" diye.. Şu anda "hayır, kesinlikle yapmazdım" diyorum mesela. Onlar bi lokma yiyecekler diye, bunca sağlıksız şeyin arasında belki minik bir sağlık katkısı olur diye, evlerini sevsinler, fırın kokusuyla mutlu olabilsinler diye, şu üç günlük dünyada birlikte oturulan sofraların kıymetini öğrensinler diye, turşuydu, yemekti, reçeldi vs birlikte üretilen ve geçmişten gelen hiç değilse bazı ananeler unutulmasın diye, bir sürü hıyar gün içinde seni bezdirmiş olsa da demlediğin bir bardak çayla huzur yakalayabilsinler diye...diye...diye...diye...
Değer be...
Sağlığım, gücüm yettiğince sanırım vazgeçmeyeceğim...
Bugünlük bu kadar günlükcüğüm...


























5 Ekim 2017 Perşembe

05.10.2017 / 8.Gün

Bol dedikodulu bir iş günü geçiyor bugün, aklım almıyor bu kadarını. Yine o zırt pırt olan değişiklikler, birbirleri ardından konuşmacalar, yanlışlar, vs vs. Ben gerçekten sevmiyorum bu kadarını, kaçtım hemen oradan, döndüm işimin başına.
Dün eve gidince İzmir köfte yaptım dünden kalan pilavın yanına, yedik. Köyden gelen sütü ocağa koydum, pişerken misss gibi kokusunu bile isteye içime çektim vallahi de ruhumun tazelendiğini hissettim, ruhum köylü benim. Yeni yoğurt mayalayacağım için az kalmış da olsa bir kaseden biraz fazla yoğurdu, süzeğime bezimi serip süzdürmeye bıraktım. Bir kâse süzme yoğurt oldu böylece onu da cuma günü gelecek olan küçük kızıma ıspanak ezmeli mi olur, şimdiden ne olur bilemediğim bir şekilde yedirmeyi düşünüyorum.
Dün işten tam çıkarken bir arkadaşım geldi, kitap yazmıştı, yayın evleriyle görüşüyordu. Birine karar vermiş, matbaayla anlaşmış, "kitabımın editörlüğünü yapar mısın?" dedi öle dümdük, öle birden ;-)))
Meğer daha önce -ben yardımcı olurum diye söz vermişim- Aslında heyecanlandım ve "seve seve" dedim tabi.
Akşam yemeğinden sonra başka hiç bir iş yapmadım. Kızımla sohbet ettik biraz ondan sonra o ders çalışmaya, ben arkadaşımın kitabıyla ilgili düzeltme çalışmasına başladık. Oldukça dikkat etmek istediğim için bir yanda bilgisayar, bir yanda kızım, bir yanda annem ve kız kardeşim (onlar öğretmenler) destekli gece 24:00'e kadar çalıştık. Arada kekik içtik, meyve yedik filan.
Motiflerimize bakmadık, dün siparişim olan acı biber reçeli malzemelerine de gereken yakınlığı göstermedik tabi bu arada. Ben bu kadar çok düzeltme yapılabileceğini tahmin etmemiştim o bir tomar kâğıdı elime aldığımda valla.


Kızımla, uyku öncesi çok tatlı sohbet ettik. Sanırım hepimiz aslında zaman zaman birbirimiz için ne kadar önemli olduğumuzu, sevildiğimizi, önemsendiğimizi duymayı istemek gibi bir duyguya sahibiz. Sadece hissetmek yetmiyor yani. Dokunmak, öpmek, okşanmak, duymak hepimize iyi geliyor. Zamanın sürekli devam eden telaşesinde mutlaka ama mutlaka bir yeri olmalı bunun. Dün gece bir kez daha tekrarladım kendime; sevdiklerime, değer verdiklerime, önem verdiklerime bunu söylemekten ve hissettirmekten vazgeçmeyeceğime.
Gece 03:30'da mayaladığım probiyotik yoğurdumu buzdolabına koymam gerekiyordu, saati kurdum yattım ama hiç uyuyamadım o saate kadar... Pek çok şey geldi geçti gönlümden...
Böyle işte sevgili günlük.
Bugün eve dönünce kırmızı biber reçeli yapmak istiyorum. İlk denemem olacak bu yüzden biraz daha meraklanıyorum. Dün akşam 10 küçük yeni kavanoz aldım yaptıklarımı koymak için, özeniyorum yani oldukça ;-)  Bayramda Ayvalık'ta tadıp çok ama çok sevmiştim. Alayım dedim, görümcemlerin aldığı yer baya uzakmış, gidememiştik bayram telaşında, bir de 150 gr.'lık reçeli 15 TL'ye aldıklarını duyunca da çok gelmişti zaten bana fiyatı. Bakalım kısmet olacak mı bu akşam yada enerjim... Bakalım tattığım gibi de olacak mı reçelim... "Aşk" gibi demiş satıcı görümceme bu reçel için; "önce tatlı tatlı yiyorsun sonra çıkıyor ceremesi ama yine de hoşlanıyor, bir kaşık daha alıyorsun"demiş...
Reçelden ziyade adamı da merak ettimdi duyunca ;-))) Çatlağın biriydi herhalde benim gibi ;-)))
Hadi güzel akşamlar olsun hepinize, güzel sabahlar...




















4 Ekim 2017 Çarşamba

04.10.2017 / 7.Gün

Bir tavuk aldım, eve gittim, kızım daha gelmemişti, dolabı açtım 3 küçük kabak, 2 küçük havuç buldum sevindim. Tüm tavuk alıyorum genellikle, göğüs kısımlarını ayrı bir yemek, butları ayrı bir yemek, diğer kısımları da düdüklüye atıp kaynatarak 3-4 çorbalık, pilavlık yada yemeklik tavuk suyu çıkarıyorum. Göğüs etlerini ve sebzeleri çubuk çubuk (niye jülyen demişler halen bilemediğim için kullanamıyorum cümlede) doğradım, ayrı ayrı kavurdum, birleştirdim, tereyağlı ve tavuk suyuna bir pirinç pilavı yapıverdim bitti. Çok şükür afiyetle yendi... Ben yemek yapmayı çok seviyorum aslında. Ama bulaşık makinesi boşaltmak vs kıvır zıvır işler yapmamalıyım mesela. Bu konuda babişkomuz sağ olsun destekliyor beni.

Birer kahve yaptım, kızım derse, babişko bilgisayar başına ben de örgü koltuğuma yerleştim. Kızım salonda çalışmak istiyor son zamanlarda, bana da iyi geliyor bu, ara sıra onu seyrediyorum, kaç yıldır hasrettim çünkü. Tv'de zaten elle tutulur bişey yok, belgesel desen artık birçok hayvanın sülalesini kendi sülalemden daha iyi tanıyorum, o yüzden ya sessiz açık yada kapalı.
Dün adını hatırlayamadığım ama aklımda kalan kitabı da aldım önüme, renk renk ip cümbüşü sepetimi de, 4-5 motif ördüm toplamda. Ama yıllardır hiç böyle bir hevesi olmayan (5-10 yaşındayken pek çok şey örmüştü) kızım "anne bana da başlayalım, ders molalarında ara sıra iki ilmek atarım madem stresi alıyormuş" deyince kalbim küt küt atarak ona da başladığım motifi bitirdi o da dün akşam. Şu anda toplam katkısı 2 motif. Çok seviniyorum ve sıkı mı gevşek mi olmuş vs demeden keyifle ekliyorum onları da bütüne. Yıllar yıllar içinde "bak bunu Elif yaptıydı" diyesim var, ömrüm olursa.

Coğrafya çalışıyordu dün akşam kızım, dünyada en büyük kömür yatağı Sibirya'da dedi, hemencecik itiraz ettim. Ayol onca karın, buzun altında ne kömürü varmışmış diye ;-)))) Öyleyse öyledir di mi niye bu itiraz? Var öyle taraflarım. Aaaaaaa hiç mantıklı diil-lerim... Sonra kişisel mantığımın neye göre şekillendiğini, hangi kıstasa göre doğru ve yanlış diye ayırdettiklerimi anlamaya çalışan melankolik de denebilecek bir seyre çıkışım... Bu düşünce çok açık bir yol ucu her şeye çıkabiliyor ben de, kimi zaman komik, kimi zaman anlamsız, kimi zaman anlanamazlı...
...
Evde tertiplemek gereken bir dolu iş ver ama hiç yapasım yok günlerdir. Kuruyan çamaşır yerleştirme işini de oldum olası hiç sevmedim. Zaten ev ahalisine sık sık uyardıda bulunuyorum -lütfen kirli çamaşır üretme hızınızla, katlama, yerleştirme hızınızı eşitleyin arkadaşlarrr- diye. Sonuç başarılı oluyor mu olmuyor çünkü balık baştan kokuyor, ben de tembelim bu konuda ;-))
Babişkoya acı kırmızı biber reçeli yapmak için sipariş verdim, yanında da birşeyler aldıysa pilavın yanına o bir şeyleri uydurabilirim belki diye düşünüyorum net bir plan yok kafamda yemek için.
...
Haa bu arada, kadınlar ve çocuklar konulu projem için çalışmaya da başladım haberiniz olsun. Sürdürülebilir ve maddi manevi getirisi olsun istiyorum projenin kadınlarımıza. Akşamları bir parça da buna çalışıyorum.
Sevgiyle kalın...
Acı biber reçeli tarifi vermek isterseniz takla bile atabilirim bu arada...

















3 Ekim 2017 Salı

03.10.2017 / 6.Gün

Ne demiştim dün;
..

".Akşama kısır ve turşu istedi büyük kızım. Mesai bitimi kısırı sakince yaparım inşallah, turşu da zaten yeni yapmış da hizmete açmış olduğum probiyotik turşu.
Biraz motif işlerim...

Biraz da boyama yapmak istiyorum kıl fırçalarımla çünkü artık masamda ev yapımı sabit duran büyütecim de var ve denemek istiyorum..."

Sakince ve güzelce kısır yaptım. Kısır bizim evde çok önemsenen bir yemek. Yemek diyorum çünkü o olduğunda yanında başka ne olursa olsun kimse dokunmadığından, yaklaşık 2 yıldır onu yemek gibi tek başına yapıyorum. Neden 2 yıl? Çünkü ancak 2 yıl önce şarzetti benim kafa ↯💡Bu işaretler ne? Yukarda bir kutuya dokundum, kendiliğinden oldu valla ;-)) Tabakta evet mandalina da var, neden var? Çünkü o meşhurrr Bodrum Mandalinamız henüz yeni yeni olmaya başlar bu mevsimde ve şu anda biraz ekşimsi tadı da vardır. Hem aroması hem de ekşiliği sebebiyle ben onu pekçok şeyde kullanırım mesela salatalar, mesela kereviz yemeği, mesela kısır... Turşuları ben yaptım, probiyotik ( anacım bi turşu yaptım, her yayında yazmazsam kurbağalar kısır kalıcak gibi sürekli tekrarladığımı dün de farketmiştim ama n'apim bu çok güzel oldu, yazarsam siz de tadıyorsunuz sanıyorum)


Biraz da motif işledim, 4 tane...

Sonra kolum ağrıdı ama, boya yapamadım.
...
Kızımın ders çalışması bitince ona manikür yaptım, oje sürdük keyifli, az ve öz sohbetler yaptık. Yeni bir kitap almış o yine, adını unuttum iyi mi şimdi; delilikle dahilik arasında bişeydi. Aklım onda kaldı, şu Yasak Meyveceğzime bir türlü odaklanamadım ya Jojo görse yüzüme tükürcek gibi hissediyorum.
Sorumluluk güzel şey, bak mesela mesai arasında lay lay lom, boş boş zaman öldüreceğime oturdum bloğumu yazıyorum. Gaza gelecek yer arıyomuşum demek ki, az diğilim ha ben de ;-))
Hadi kal sağlıcakla...