27 Nisan 2018 Cuma

sandıktakiler

Bak şimdi nereden nereye ;))
Benim çeyizlerimin bir kısmı halâ annemde ve annemin kızımcığımlara aldığı ve içini özenle kadife kumaşla kaplayıp, boncukla işlediği ceviz Maraş sandıklarında muhafaza edilmekte. 





Annem sandığın içindekileri zaman zaman havalandırıp, tekrar özenle yerleştirir. Gittiğim zamanlarda niyeyse mutlaka onları açıp açıp bakıyorum. Mesela sim sırma Maraş işi oda takımlarım % 100 ipek olan mongol kumaşa, altın ve gümüş simlerle işli ve onları buraların rutubetli ortamında saklayamıyorum maalesef, kararıyor. Hem zaten benim buralardaki ev düzenimde de bunları kullanabileceğim bir konseptim de yok. Ama elbet bi zaman, zamanı gelecek ve kullanacağım diye de beklemekten vazgeçmiyorum. Mutlaka burada da olsun diye bu sefer resimledim onları ;))




Annem boş bulduğu zamanlarda, kumaş boyama yapmış bu aralar. Masa örtüleri, peçeteler, vs. Hatta bir tane seccade boyayıp, sonra da makinede sırımış. (Sırımak, dikişle çeşit çeşit şekiller çıkarılarak yapılan, arada genellikle elyaf olan bir iş türü) Ben görünce yazlık bebek yorganı yaptığını düşündüm aslında ama yok seccadeymiş. Bu da sandığımızda yerini almış, çok sevdim, çok güzel bir hatıra olacak bana ve kızlarıma inşallah.



"Eskiden beri çok meraklıydın el işlerine" dedi annem. Annem öğretmen ve çalışıyor, zamanı olmaz diye rahmetli anneanneme elbiseler, şallar, bluzlar felan tarif ederdim, hatırlıyorum "bana örsene" diye. Nur içinde yatsın, o da sürekli bana bişeyler örerdi. Anneannem, gördüğü bir manzaranın resmini hayal edip, dantel perdeler örermiş, bir gecede bir yumak 70 numara dantel ipiyle hem de. Müthiş güzel resim yapardı zaten gerçekten. Ve hiç unutmuyorum, Emel Sayın'a da bir tane sahne tuvaleti örmüştü, ben çocukken. Çok üzülmüş ve kıskanmıştım niye bana örmedi de ona hediye etti diye. Şu alttaki şalın modelini de ben tarif etmiştim, ip de işte Emel Sayın'a ördüğü ipin aynısı ;)) Gümüş simli, floş galiba... Ay onu atardım sırtıma, aman kendimi prenses sanırdım, bayılırdım... Ben lisedeyken de sanırım bu şal tv örtüsü olarak kullanılmıştı evde bir süre, malum artık sırtıma göreliği de kalmamıştı ;)). Tabi artık uzun yıllardır sandıkta... Birgün bir köy evim olursa, perde olarak kullanırım diye beklemeye devam ediyor kaptan ;))



Ben bebekken, anneanneciğim yine aynı iple bana elbise de örmüşmüş... Elbisenin boyutuna bakınca, nasıl hatırlıyor olabileceğim imkansız gibi gelse de ilginç bir şekilde ben bu elbiseyi giydiğimi de hatırlıyorum.



Anneannem evinin her yerine beyaz sabun rendeleyip koyardı. Hacı Şakir Türk Hamamı sabunu son gözdesiydi. Hele de kendi sandığını açtığında buram buram sabun kokusunu duyardın, bak mesela pek çok şeyi unutmuş olsam da o kokuyu da hiç unutmuyorum. Yazın halıları kaldıracağı zaman da, kesinlikle naftalin kullanmaz, sabun rendeleyip kullanırdı, ben de yıllardır öyle yaparım... Nur içinde olsun, çok ama çok özledim onu...
'Hah işte, başlıkta dedim ya nerden nereye diye, o buradandı işte. Dün akşamı anlatayım diye başlayacaktım, yıkamacıdan gelen halılara sabun rendeleme işinden başlayarak, yazı ondan buralara geldi. Allahtan kısa bir girişten sonra, dünü anlatabileceğim ;))
Bugünkü hediye ekmekler için hamur yoğurduk Elif kızımcığımla, sonra ben bi ara gebeş kedinin peşine düşmüşken Mualla evden kaçtı. Babamız evde yoktu zira komşularla mangal partisindeydi. Kendisini arama ve yakalayamama uğraşım saatler sürdü ve bu arada gebeşi de yakalayamadım zaten, memelere de bakamadım. Baktım günlerden perşembe, açtım Vatanım Sensin'i ama niye bilmem beş dakikasını bile hatırlamıyorum. Bitki çayı demledikti onu da içememişim. Dolayısıyla akşama kadar sabırsızca beklediğim kitabımı da okuyamadım. Yani ekmekten başka birşey üretemediğim ve bol bol Mualla'ya sinirlendiğim bir akşam geçti bitti. Gece bi ara kalktım, Mualla yatağındaydı, ne zaman geldi, kim aldı hiç bilmiyorum...
Bugünkü akşam menümüz, kızımcığımın isteği üzere hünkârbeğendi olacak. Atıştırmalık olarak da; zeytinyağlı yaprak sarması, kuru börülce ekşilemesi hazırladım. 
Cumartesi günü Zeynep kızımcığıma söz verdiğim üzere (ki offf Zeyno offf, ben daha birine bakamayıddurum) yeni evlat edineceğimiz yavru kediyi bulmaya, barınak gönüllülerimiz ile birlikte bir etkinlikte olacağız. Şimdi tam biz ordan bir kedi evlat alırız da, sonra da gebeş kendisininkileri getirirse kapıya, oh seyreyle gümbürtüyü o zaman sen. 
Pazar günü biraz ev işi, biraz çamaşır, biraz ütü sanırım. Bu hafta sonu bahçeye ip gerip, çamaşır asmak gibi tuhaf bir isteğim var ;)) Bakalım, itiraz eden olmazsa... Yabani otlar ayıklansın bi de. Bi de armutları atıp çimlere yayılalım...
'Hadi gittim ben... Cümleten mutlu hafta sonları...

26 Nisan 2018 Perşembe

bamya, kitap, ekmek, gebeş filan

Kendisinden dizlerim için çok şeyler beklediğim kutsal ;)) bamya tohumlarından ekmiştim geziye gitmeden önce. Filizlenmişler yaaaa.... Her baktığımda mutlu oluyorum, şöyle bir karış gibi olup biraz daha güçlendiğinde, bahçeye ekeceğim ve yine sabırsızlanarak bamya verip vermeyeceğini bekleyeceğim...


Uzun bir aradan sonra dün akşam ilk kez kitap okudum. Zeynep kızımcığımın hediye ettiği, Tanrıların Arabaları... Zaten bir kült haline geldiğini biliyordum ama ilgimi bu kadar çekeceğini tahmin etmiyordum. Kitapta, paragraf paragraf ortaya çıkarılan, Gılgamış Destanı ile Tevrat'ın bu kadar aynı olması, kutsal kitaplarla ilgili zaten daha önceki araştırmalarımda da edindiğim bilgileri destekledi. Henüz yarıya geldim, bu akşam tüm işlerin bitimini ve tekrar başına oturmayı heyecanla bekliyorum. Kitabı bitirdikten sonra da Zeynep'le filmini izleyeceğiz. Ve kayda değer şeyleri de burada kendime not tutacağım...
Yarın iki arkadaşıma göndermek üzere, bu akşam ekmek yoğuracağım yine. Öğle arası eve gidip, ön mayalamayı yaptım ki, gece geç saatlere kadar pişirim beklemeyeyim diye... Üstat Süreya'ya benzer şekilde ben de, mutluluğun ekmek pişirmekle bi ilgisi olduğuna artık yürekten inanıyorum. Umarım, sevgili mayam, tüm gücü ile yine beni ve yiyecek olanları sevindirir. Bu arada burada pek çok kişiye maya dağıtmış da oldum. Yaptığımı duyan ve yapmaya ilgisi olanlar bir şekilde ulaştılar, ulaşıyorlar da valla, yakından maya cumhuriyeti kurucam, başkanlığa da adayım ;))netekim 100.000 imza gerekmiyorsa ;))
Havalar son iki günde ciddi ısındı. Artık bahçenin kalan hazırlıklarını ve süslemelerini tamamlamanın ve oraya taşınmanın vakti geldi belki de. Ama benim yapılacak her iş için hafta sonunu bekleyip, hafta sonu da zerresini ellemeyip bambaşka yeni iş icat etmelerimin vakti ne zaman dolar; işte onu bilemiyorum...
Doğurduğunu düşündüğümüz gebeş bahçe kedimizin -eğer gebeştiyse ve doğurduysa tabi- yavrularına halen ulaşamadık. Bu şüpheden artık kurtulmanın zamanı geldi deyip, bu akşam yemeğe teşrif ettiğinde yakalayıp, meme kontrolü yapıcam. Hayırlısı artık...
Kalasınız sağlıcakla be ya;))

24 Nisan 2018 Salı

Gittim, gördüm, geldim...

Eveeet... Gittim, geldim...
Uzuuun yazıcam, upuzun...
Bu seferki gezim çok daha güzeldi dersem ötekilere haksızlık olur belki ama ne demişler hani; gelen gelenden tatlı, gelecek olan hepsinden tatlı.
Sanırım son 29 yıldır ilk defa doğum günümde memleketimde olmak mutluluğunu yaşadım. E dolayısıyla, başta ailem, kuzenlerim, arkadaşlarım derken her bir fırsatta yeniden kutlanan yaş günüm kendiliğinden daha bir özel oldu. Dönüşte de evde kızımcığımlarımın sürprizleri devam etti, sevdim ben bunu, diledim; bundan sonrada aynı performansı bekliyorum hayattan. ;)Özellikle de, özlemekten burnumun direğinin sızladığı sevdiceklerimi bir sürprizle karşıma çıkaran performansından çok etkilendim ne yalan söyleyeyim ;) 3 ayrı pasta bilem kestim. Hepsi de çok güzeldi...



Neyse işte, pek çok şey yapmakla birlikte en hoşuma giden sanırım, taaaa (bu a'lar çok sayıda artık ;)) çocukluğumda, hafta sonları annemin bohçaladığı hamam takımı sırtımda, güzel yer kapmak için onlardan erkence saatte gittiğim, ilk girişte beni her zaman mest eden kokusunu zaman zaman gerçekten çok özlediğim çocukluk hamamımıza gitmek oldu. The Acar Hamam ;)) (Adının Acar olduğunu bile yeni öğrendim, Maraş dilinde oraya hep Ecer Hamam derlerdi hatta). Sevgilisiyle buluşacak kadar pır pır etti yüreğim, kokusu gitmiş midir, o eski tarihi konsepti bozmuşlar mıdır, eski natırımız hala duruyor mudur vesaire gibi düşünceler kırpıştı durdu gönlümde. Annem, kuzenlerim, annemin bir arkadaşı ile kalabalıktık da. Giriş aynen duruyordu, ikinci kapıdan girdiğimde bi 5 dakika kadar hiç kıpırdamadan o aynı kokuyu duyumsayıp, içime çektim, yine mest oldum. Yıkanma yerlerinde eski hali korunmuş olmakla birlikte, kurnalarda halis mulis artık yaşlanmış ama dimdik ayaktayım diyen taşların kimi yerlerini de bembeyaz fayansla kaplamasalarmış çok daha iyi olurmuş ama, işte ona bile razı oldum.
Vur patlasın çal oynasınlı, bol keselenmeceli, mis gibi kokan, krem yumuşaklığındaki kil ile saç/baş/yüz ovmacalı, arada portakal yemeceli şahane bir 2 saat geçirdik. Kapanmasaydı daha saatlerce de kalabilirdik, o derece. Hamam sahibinden rica minnet kil aldım, kadın önce ille de satmam diye tutturdu ama ben, "minicik bir parçaya bile razıyım, lütfen sadece koklamak için istiyorum" deyince dayanamadı verdi ;) Şimdi ara sıra çıkarıp kokluyorum, dün bir minik parça ıslatıp yüzüme buladım bile tekrar, yemek istiyor canım, o derece seviyorum yani kili...

Kuzenlerle buluştuk ve herhalde 3-4 saat boyunca kesintisiz gülmüşüzdür. Hamam ve halam kelimesi birleşince beni alır bir gülme, dur bak anlatıcam onu da ;) Halam ve büyük kızı Lütfiye efsanedir. Sanırsın 24 saat bunları kayda alan var da, özel bir rol oynuyorlar. Sürekli olarak komik şeyler yaşıyor bunlar ve bunları da bize çok tatlı anlatıyorlar. Bak mesela yıllar önce halam bir gün enişteme küser (sebep, eniştemin oya boncuğu almak (!) için halamı Antep'e göndermemesidir),  eniştem günlerce ne yapsa da halam asla taviz vermez, küslüğünü sürdürür. Sonra bir sabah içinin çok sıkıldığını fark eder, yüzünü yıkayıp ferahlamaya banyoya girer. (Halamın evi çoook eski bir yapı, kendilerinin "aşağılı yukarılı" dedikleri bir nevi dubleks ama çok eski, taş, kerpiç felan bir ev. Banyodaki ayna da eskimekten sırrı soyulmuş, kimi yeri ayna vazifesi yapamaz durumda, bakınca öyle yüzünü tümden göremeyeceğin bir durumda filan yani) Neyse işte o yarım yamalak aynada yüzünü görür ve kendi ifadesiyle "anam aynı filimlerdeki gibi bir aydınlanma geldi o an ve gendime dedim ki; ""Nevin Nevinnnn, bu hayatın tekrarı yok, de bahım(hadi hemen anlamında) ne üzülin gız bir boncuk içün, at bu sıhıntiyi (sıkıntıyı), yürayın (yüreğinin) götürdüğü yere get, mutlu ol," der. "Telaşla yukarı çıktım, başladım hazırlenmiye" diyor, "nereye gitmeye hazırlandın halacım ya, valiz maliz mi, yolculuk şehirlerarası mı, yoksa bambaşka bir yolculuk mu?" filan diye sorup o muhteşem aydınlanmanın detaylarını öğrenmek istiyorsun sen de haliyle. Ve halamdan gelen cevap; "yok anam ne şehri ne arası,heyle (nasıl) gedim ben başka yerlere, zati herifnen Antep sevdasına küsük, hememe (hamama) getmeye garar verdim, düşündüm daşındım en çok çimerken (yıkanırken) mutlu olacağımı hesapladım, yürağım Guyucak (Kuyucak) Hememi'ne doğru uçidi (uçuyordu) bir baktım, yörü bahim Nevin heç mızıldanma dedim gettim, eyi ediğim diyel miiii?"... Nitekim gitmiş, çimmiş gelmiş, hafiflemiş ve eniştemle de barışmış. İçimizdeki kötü duyguların kesinlikle çimerek gideceğini iddia ediyor yıllardır, kendisine hep böyle oluyormuş. Bir tas kaynar su alıp başından aşağı dökerken "garnı ağrısın heri boncuğun da" demiş, bir daha dökerken "aman zati dollu vardı o boncuktan da evde" demiş, gitmiş... Bu hikayeyi ilk duyduğumda da sonra her hatırladığımda da deliler gibi gülüyorum. Yüreğinin götürdüğü yere git gibi bir konsepti her nasılsa yakalamış (ki bu kadın ilkokulu bile sonradan bitirmiş) halacığımın tercihinin ve son durak noktasının bir hamam olması.... Bizim ailede biri hamama gitmek istiyorda yoldaş bulamıyorsa otomatik halam aranır zaten. Kadın hamam kelimesini duyunca, iki eli kanda olsa bırakır ve gider ya hu... Bugüne kadar "yok, gelemem" dediği duyulmadı... Hastayım felan dediği zaman kızları zarf atar, "hamama mı gitsek acaba" diye ve halam en geç yarım saat içinde iyileşir zaten. Baş ağrısından tut da, aklının alamayacağı her hastalığın şifasını hamamda görüyor, herkese öneriyor, Allah muhafaza kanserden başka her şeye çare kendisi. (Bu arada bir kanser vakasının ucundan dönmüşlüğü var, o da o sebeple kanser hariç diyor) ;)) İşte böyle...
Halamla ilgili çok anılar var, far ettim ki ben buraya hiç yazmamışım onları, zaman zaman yazmalı ;) Mesela akıllı telefonu olmamasına rağmen, facebook aracılığı ile birini biriyle tanıştırabiliyor, görüştürebiliyor ve hatta evlendirebiliyor. Mesela paraya ihtiyacı olduğunda (ki paraya sadece kızlara, torunlara çeyiz hazırlığı için ihtiyaç duyuyor) ama eniştemden kesin para alamayacağını bildiğinde kendi işlediği iğne oyası takımını, komşu işlemiş, çok ihtiyacı var, filancaya da çeyiz lazım diye bir şekilde süreci yönetip satın aldırabiliyor ;))

Mutfak Müzesi'ne gittim Maraş'ta... Doğrusu oldukça beğendim. Garip bir de hüzün duydum, aaa bundan bizde de vardı, aa bundan dedemin de vardı gibi cümleler peşpeşeydi... İnsan, dedim; geçmişle yaşayıp durmamalı ise de, köklerini, anılarını da hiç unutmamalı... Zaten hep öyle olmaz mı; küçükken çok canını acıtan bir şeyi bile yıllar sonra gülümseyerek ve hatta özleyerek anabilirsin... Misal küçükken her sonbahar ve ilkbaharda annemin konu komşuyu toplayıp, ısrarla yaptığı bu yufka ekmek hazırlığı günlerini bazlama yeme olayı dışında hiç sevmezdim. Hamuru elletmezlerdi, pişirtmezlerdi yanarım diye, anca şunu getir bunu götür olaylarında kullanılırdım. E haliyle de gıcık kapardım... Ama gel gör ki; şimdi bir kaç komşu bulsam ve rutubetli bir yerde yaşamasam aynını yapardım...

Kaynana oda sofrası

Ocaklı oda, mutfak

Gelin evi oturma odası

Camekan (Büfe)

Kollu Singer dikiş makinesi

Üzüm pekmezi yaparken üzümlerin ezildiği sal
Gezi notlarına, aklıma geldikçe devam ederim; şimdi artık kürkçü dükkanına cart diye dönüş yapayım ;))
Nar ağacım çiçek açmış bu yıl ilk defa, pek bi güzel, pek bi coşkulu...


Gül fidelerim neredeyse tamamen tutmuş, minik minik yapraklanmışlar, gayet keyifliler...


Budanan güller, tazecik ve müthiş renkleriyle başka bir alemler...




Sanki gitmemi bekliyormuş hepsi ;)) Alt tarafı 9 günde olmuş bunlar ;)) Demek ki daha sık gitmeliyim bir yerlere ki, bahçe kendine gelsin ;))

Eeee tabi ekmek yapmasam olmazdı, yine iki tane, biri de bugün bir arkadaşıma hediye edildi... Çavdar, tahıl, haşhaş ve çörek otlu idiler...
Ön mayalama sonrası yoğruldular,


Son mayalama süresince büyüdüler,


Fırına girip, afiyetle tüketilmek için piştiler...


Amma uzattım haaa ;)) Ve dahası, dollluuu anlatacaklarım var halâ...
Şimdilik...Hadi gittim ben...
Ve; teşekkürler hayat...


12 Nisan 2018 Perşembe

Öyle işte...Tembelimsi...

Gün içinde akşama bir sürü şey planlamış ve hiç bir şey yapamamış olmaktan sıkıldım. İş sonrası duş, yemek benim bütüüüün enerjimi silip süpürüyor neredeyse, niye böyle diye araştırıyorum da aslında ama dişe dokunur bir sonuca da ulaşamadım. Hal böyle olunca da adına tembellikten başka isim de yakıştıramadım.
Evet tembelim...
Neyse işte dün hiiiç yemek yapasım halen yok olduğundan görevi babacığa devrettim, sağ olsun halletti bi şeyler... Üstüne bir de karşı komşum elinde tavayla bahçede belirdi, misler gibi mezgit kızarmış getirmiş bize de tadımlık. Mükemmeldi gerçekten.
Yemekten sonra ben o koltuk senin, bu koltuk benim gezme serüvenimi ise elimde daim tuttuğum ama günlerdir tek sayfa okumadığım kitabımla tamamladım. Tanrıların Arabalarını okumaya niyetliyim epey bir süredir diye küçük kızımcığım geçen hafta gelirken getirmişti. Tık yok bende...
Yarın kısmetse memleketime yolcuyum... Valiz hazırlanmadı, dün planlanan nane kavanozlama işi de yapılmadı, yazlık-kışlık devir daiminin ucundan başlamamız dolayısıyla odalar da kısmî olarak yayıntılı... Ev işlerini boşver hayatını yaşa diye bir felsefe okudum şu aralar yada okumadım da uydurdum ne bileyim, öyle işte...
Ekmek dışında yaptığım tek şey akşamları eve gidince bahçede mümkünse çıplak ayak dolaşmak... Minik ayva ağacımın yeni ve ilk defa açan çiçeklerini izlemek... Bahçeyi bi renk kombinasyonuna çevirmek...
Der kaçarım...




11 Nisan 2018 Çarşamba

Leylaklar, papatyalar vesaire

Yoğun ve yorgun geçen geçen haftadan sonra birden bastıran iş güç derken yine yazamadım...
Geçen hafta yengem ameliyat oldu, onun hastane ve evde bakımını üstlendim, şükür iyi durumda. Tam üstüne dayılar, teyzeler misafirliği eklendi, hayatımda en çok yemek yaptığım bi 5 gün yaşadım. Şükür ki misafirlerimizi de memnuniyetleri ile uğurladık...
Yaz mevsimi yine bir heyecanla geliyor. Sebze bahçesinin başlayan işleri, ön bahçenin çiçek değiştirme ve bakımları derken baksan bir dakika boş kalacak zaman yok kendini pestil halde yatağa atmadan... Buna da şükür...
Havaların da güzelleşmesiyle bahçe, balkon devrini de geçen hafta sonu açtık.
Bahçedeki minicik leylak ağacımın kokusu baş döndürücü... Balkonda yemek yerken mis gibi koksun diye yakın bir yere dikmiştim onu zaten. Aman iyi ki de öyle yapmışım, kendimi tebrik ediyorum her nefes kokuda. Her kokladığımda aklıma Leylak Dalı'nın geldiği doğrudur, zira ismi de Nurşen zaten onun, daha önce bahsetmiştim ;))


Bodrum papatyaları ektim, uzun ömürlü olduğunu söyledikleri için aldım, öyle olursa isimlendireceğim, yok mevsimlikse isim vermeyeceğim, üzülürüm sonra ;))



Naneleri biçtim, kurutmak için hem de yeniden canlansınlar, tazecik olsunlar diye... Hatta bugün artık kurumuştur, elden geçirmeli, kavanozlamalı...


Hafta sonu memleketime gideceğim. Bu sefer yalnız başıma. Abim de gelmiş olacak, uzun yıllardan sonra ailemle başbaşa kalacağım ve umarım ki sonra hep mutlulukla hatırlayacağım bir kaç günü ömre katmaya çalışacağım. Gezip tozduğum, görüp geçirdiğim güzel şeylerin hep resmini çekiyor olacağım paylaşmak için...
Haaaa, unutmadan ;))) Tabi ki yine ekmek yaptım bu son 5 günde 2 kez yani 4 tane ;)) Misafirlerim de pek bi sevdiler, maya çoğaltıp paylaşıyorum artık, yapmaya niyetlenenle ;)) Çünkü valla ekmek taleplerine yetişemiyorum ve bu da beni tedirgin ediyor, tüh yapamadım filan diye... Seviniyorum tabi aslında, tadınca çarşıdan ekmek almaktan kurtarabildiğim kişiler sayısınca... Ben de böyle bi manyağım işte ;)))
Öğle arasında yazıp, ancak yayınlamak fırsatı bulabildiğim için mutlu ve gururluyum bu arada...

2 Nisan 2018 Pazartesi

Tezhiptir, elmalı gül pastadır, cibeystir filan

Bütün hafta sonu tezhip çalıştım... O mu, şu mu, bu mu derken üç tanesinin çizimlerini tamamlayıp, birini de büyük oranda bitirdim...


Kıl fırçayla çalışmak boyun ve malum kol ağrımı arttırmış olsa da, sonuçtan memnunum... Hep diyorum ya renkleri çok sevdiğimi, sanırım ağrılara direnmemi de bu his sağlıyor... Bir de ince işleri sevmem...
Akşam yemekleri dışında kalan öğünler ev ahalimiz tarafından yardımlaşa hazırlandı, kalkarsam oturamıyorum diye sağolsunlar. Günlerin favorisi elmalı, güllü pasta oldu. O kadar beğenildi ki, pazar sabahı erkenden kalkıp, minik kızımın yurttaki arkadaşlarına da götürülmek için tazecik yeniden yapıldı.


Başka ne yaptım, tabi ki ekmek. Yine kara kılçık unu, zeytin, bol cevizli... Artık çok normal bir rutinde seyrediyor bu iş evde, takipte olanlar bilir. İçim bari ekmek dolayısıyla rahat...


Başka başka bi de şunu yaptım, cibeys diyoruz bu ota, aslında İzmir'de de, İstanbul'da da gördüm ben bu otu, başka yerlerde bilinir mi bilmiyorum. Çoook faydalı olduğunu yaşlılardan çok duyuyorum onun için senede üç beş kez alır, salatasını yaparım. Sanki kara lahananın yapraklarını andırıyor, muhtemelen aynı familyadan bunlar, kokusuda öyle zaten. Temizleyip, yeşilliğini kaybetmemesi için kesinlikle tencerenin kapağını kapatmadan haşlıyoruz, tencere içinden kevgirle alıp, sarmısak, limon, zeytinyağı katığıyla salata olarak tüketiyoruz. Bitkinin de resmini çektim belki bilmeyen ve tanımak isteyen olur diye, şöyle;


Hafta sonu, yakaladığımda onları, bol bol kızlarımla birlikte oldum, bir yerlere çıkmadım valla... Minnak kızımı iki haftadır görmüyordum, acısını çıkarmaya çalıştım böylece. Onlar da abla-kardeş bir ara alışveriş merkezine gittiler, dolaşıp geldiler, pazar günü yine gitti minnakım, cuma çabucacık ama sağlık ve huzurla gelsin inşallah...
Böyle işte...

Not: Elmalı gül pastayı merak ediyorsanız, tarif için tıklayabilirsiniz...