31 Temmuz 2010 Cumartesi

30 Temmuz 2010 Cuma

Ayrılığa dair

Her güzel şeyin birgün bittiği gibi,
Annem, kızkardeşim, yeğenim gitti dün gece. "Allah kavuştursun" bizi yine inşallah.
Hep söyledim hep söyleyeceğim gurbetlik çok zor. Hele benimki gibi evlatlarını hayatlarının 1 numarası yapmış ebeveynlere sahip olunca. Zor, ayrılık çok zor.
Ne yapalım, Allah sağlık ve huzurlarını eksik etmesin diye avunup, avutmaya çalışıyorum herkesi de. Ama dün gece çok zor geçti, çok.
Farkında olarak hem de iki göz iki çeşme olmuş kızlarımı dizimin dibine oturtup "sakın siz birgün benim yaptığım gibi annenizi, babanızı, birbirinizi bırakıp gitmeyin başka başka şehirlereeee..." diye öğüt verdim. Nasıl mümkün olur ya da haklarında hayırlısı olan bu mudur bilmem ama gönlüm alenen böyle olsun istiyor, haddimi aşıyorsam affet Allahım. Ne yapayım ben de bir anneyim ve her anne gibi hiçbir zaman ayrı şehirlerde yaşamak istemiyorum çocuklarımdan. Herkes benzer şeyler hissediyor mu acaba diye ara sıra merak etmiyor da değilim falan filan.
Ayrılığa dair hiçbir şeyi sevmiyorum ben bunu her seferinde daha iyi anlıyorum. Sonra kendi kendime bilmiş bilmiş "ayrılıklar olmasa da kavuşmanın sevinci hissedilmezdi ki ya" demeyi de biliyorum merak etmeyin.
Ama yine de ve her zaman,
Ben ayrılıkları sevmiyorum.


27 Temmuz 2010 Salı

KOÇUM

Tanıştırayım efenim....
Adı : Koçum
Kendisi ailemizin en yeni üyesi.
Annesi Golden Retriver, babası Sibirya Kurdu (Haski)
10 Haziran 2010 doğumlu, geçen haftadan beri evimizde.
Nasıl şeker, nasıl akıllı, nasıl asil anlatamam.
Elif ve Zeynep bütün gün onunla ilgileniyorlar, çok mutlular m a a ş a l l a h! Benim onu her ellediklerinden sonra baştan aşağı yıkanmalarını istemem dışında tabi.
Dün Alpagut Abimiz geldi (kendisi veteriner) ve tepeden tırnağa bakım yapıp tüm sağlık taramalarını tamamladı, gönlüm daha rahat artık.
Tek şikâyetimiz, gece yalnız uyuyamaması, ağlayıp duruyor yanına gittiğimizde susuveriyor. Bir saat, iki saat neyse ama adam tüm gece bir nefes istiyor yanında. Geçici bir süre babayı görevlendirdik :-)
Bu post da buraya minnoşlarımın isteği üzerine kondu.



23 Temmuz 2010 Cuma

Referandum meferandum

-Referandumda evet mi, hayır mı diyeceksin?
-"Evet" diyeceğim galiba.
-O zaman biliyorsun konuyu, yaw ben bilmiyorum herşeyi, bana bi anlatsana neler değişecek ve bu daha iyi mi olacak? Tatmin olursan ben de "evet" diyeceğim de.
-Ya valla ben o kadarını bilmiyorum ama çoğunluk evet diyecekmiş, bi de 82 anayasası darbe anayasası falan ya, değişsirse iyi olur diyorum, ne biliyim!
-Hıııığ?!
&
-Referandumda evet mi, hayır mı diyeceksin?
-"Hayır" diyeceğim galiba.
-O zaman biliyorsun konuyu, yaw ben bilmiyorum herşeyi, bana bi anlatsana neler değişecek ve bu daha kötü mü olacak? Tatmin olursan ben de "hayır" diyeceğim de.
-Ya valla ben o kadarını bilmiyorum ama bu adamlar şeriat meriat falan peşindeler ya, bi de rahatça at oynatamasınlar meydanda diye sırf muhalefet olsun diye düşünüyorum.
-Hığğğğ?!
&
Yukarda yazdıklarım konuyu kime sordumsa aldığım iki cevap. N'olur bir bilen bulsam da bana anlatsa diye debelenip, internetten araştırmadan, okumadan, tartışma programı seyretmeden vs yani bir şekilde zahmete girmeden bir düşünce zerreciği oluşturmaya başlayayım yavaş yavaş artık diye düşünürken, bu vesileyle sorduğum sorulara verilen iki cevaptı.
Cevaplar böyle olunca dedim ki kendi kendime "e bak sen bilmiyorsun, çoğu kimse de bilmiyor, biraz politik, daha duyarlı muyarlı ne biliyim doğru kitleyi bulamıyorum zahir de ondan sebep cevap alamıyorum" diye düşünmeye başladım.
Dün akşam iki değişik partinin ilçe teşkilatının üst düzey yöneticileri ile birlikte idik bir şekilde. Yemin ederim onlar da bilmiyorlar tam olarak. Yani, klasik bir şekilde ekranda dönen bir kaç maddeden başka hangi madde neydi de ne oldu bunu tam olarak bilen ve genel bir değerlendirme yapan yok.
Ben de en çok şuna sinir oluyorum, "evet" diyeceksek sırf o partinin yandaşı olduğumuz için dememeliyiz o eveti.
Ya da "hayır" diyeceksek, sırf muhalefet edelim diye dememeliyiz o hayır'ı.
Üstüne üslük bir de tembeliz işte. Araştıralım da, bulalım da, okuyalım da, öğrenelim de, öğretelim de faslı çok da uzun dürüst olmak gerekirse, bir de yoğun insanlarız yani di mi? Anacım bakkalından milletvekiline kadar herkes bir yoğun bir yoğun, kimsenin yaşamaya zamanı yok o kadar yani.
Derken,
Üşenmeyip araştırdım araştırdım, valla öyle şıbbadanak da bulamadım, mesai harcadım harbi harbi. Ve bir site buldum karşılaştırmalı olarak anlatıyor. Kimin sitesidir nedir bilmem ama baya güzel. İşinize yararsa buyrun,
http://www.ensonhaber.com/dosyalar/anayasa_karsilastirma.pdf

20 Temmuz 2010 Salı

Ahmet Şadi ve Şakira


Ahmet Şadi Şakira'ya bindi, valla ne korku, ne bir denge sorunu, ne elin adamıyla ben gitmem nazları filan, hiç biri yoktu. Abi sanki hergün at'a binermiş gibi şapkayı giydi ve çok mutlu bir şekilde gezdi.
Şakira ağır ağır yürürken bi baktık Ahmet Şadi'nin gözleri kayıyor ama zorla açmaya çalışıyor uykusu geldi Minnoşumun. İndikten sonra her at'ın yanına gidip "diyze ot verelim mi?, karnı acıkmış mıdır?, bizimle eve gelir mi?" diye sorup durdu, çok keyif aldı çoook.
M a a ş a l l a h!
Sonrasında da plan tıkır tıkır işledi ve çok eğlenceli bir doğum günüsü yaşadık.
İşte böyle.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

19 Temmuz

Teyzesinin Minnoşu,
Ablalarının Aşkı,
Babamızın Kankisi,
Akıllı mı akıllı, yakışıklı mı yakışıklı, geveze mi geveze, konuşkan mı konuşkan,
Ahmet Şadi artık 3 yaşında...
İyi ki doğdun be minnoşum!
Mutlu, sağlıklı, huzurlu yıllar sanaaaaaaaaa.....

Anlaşılacağı üzere bugün küçük oğluşumuzun doğum günü. Önce fotoğraflar çekilecek, sonra at çiftliğine gidilip at'a binilecek, sonra yemek yenecek, sonra pasta üflenecek, sonra eve gelinip "ama ama ama ben uyumak ittemiyorum diyze.." nağmeleri dinlenip saat 03:00 yapılacak.
Daha ne olsun.
M a a ş a l l a h!


15 Temmuz 2010 Perşembe

Kel başa şimşir tarak

Oktay Vural (MHP): Sen git, PKK’yla, bölücülerle oynaşmana bak sen önce.
Mehmet Ocakden (AK Parti): Apo’yla pazarlık siz yaptınız.
Vural: Ya, ya, körle yatıp şaşı kalktınız.
Yılmaz Tankut (MHP): Sen, Mesut Ağabey’inle konuş. ......
Mehmet Şandır (MHP): Buraya gel de burada konuş.
Tankut: Atıyorsa şeyinden gel burada konuş!
Vural: Bir sözü varsa kürsüye gelsin söylesin Sayın Başkan.
Metin Kaşıkoğlu (AK Parti): Ne oldu, canınız mı yandı?
Zeyid Aslan (AK Parti): Yürü yürü... Hayal kuruyorsunuz.
Vural: Sen Ahmet Davutoğlu’na o hayalleri sor.
Tankut: Sen git Barzani’ye “Abi” de.
Vural: Ağabeyin Barzani’ye git danış.
Aslan: Sen Oktay Öcalan mısın? (MHP sıralarından gürültüler)
Vural: Konuşma lan!
Muhyettin Aksak (AK Parti): Ayıp oluyor! Ayıp oluyor! Erzurum’a üniversite kurulmasına karşı mı çıkıyorsun?
Tankut: İyice dinle ona göre.
Aksak: Manyak manyak konuşma! Ne konuşuyorsun?
Tankut: Konuşma lan! Manyak sensin!
Aksak: Konuşma!
Tankut: Sen kimsin?

Ben, sıradan vatandaş Ecehan olarak, koskoca(!) milletvekillerimizin koskoca(!) lafların üstüne laf edecek değilim elbet.

Uslan artık deli gönül hesabı

Biz büyüdük, dünya küçüldü.
"Bu mu iyi gönül?" diye soruyorum sana.
Yoksa,
Biz küçük, dünya büyük kalsaydı -hani eskisi gibi- daha mı iyi olurdu gönül?
Niye ben bağırdıkça, daha çok bağırdıkça susmaktasın da,
Ve neden,
En susman gereken zamanlarda avaz avaz bağırmaktasın hep?
Ben sana laf geçiremedim a gönül de,
Sen bana geçirebildin mi sanarsın?
N'olcek böğle, hadi bakalım!
Karışmak gibi olmasın ama, istersen,
USLAN BE DELİ GÖNÜL!

13 Temmuz 2010 Salı

Çöplükleri sadece köpekler mi kurcalar?

Bir gün Necip Fazıl, bir üniversitede konferansa katılmış...

Çıkıp her zamanki gibi din ve yaratan kavramı hakkında konuşmuş...
Konuşması bittikten sonra, onunla karşıt görüşlü olan bir Profesör, Necip Fazıl'a sorar. 
-Siz önceden çıkıp farklı şeyler söylerdiniz, şimdi ise o sözlerinize çelişen şeyler söylüyorsunuz... Yazdığınız şiirler hala ezberimdedir... bu ne demek oluyor?
Necip Fazıl'ın cevabı şöyledir,
-Benim geçmişim bir çöplüktür ve çöplükleri sadece köpekler kurcalar.
demiş ama;
Mesleğimle ilgili diye söylüyorum,
Hiçbir köpek eski çöpü kurcalamaz. Onlar ve kuşlar da dahil olmak üzere tüm hayvanlar bile, yeni çöp kurcalarlar.
Hayvan, hayvan olmuşken geçmişi kurcalayıp ondan beslenmeye çalışmazken, insanoğluna ne ola ki?

8 Temmuz 2010 Perşembe

Teslimiyet

Kendimi sana teslim ediyorum Allahım.
Elbette sen benim için, en iyisini düşünürsün.
Koşulsuz, seninleyim.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Yaşadığım hayat

Tanrım, herşey bu kadar mı yolunda gider?
İnsanın hiç mi ona, buna, şuna borcu olmaz da refah içinde yaşar gider?
Tanrım insan hergün geberinceye kadar mutlu mu olur?
Kariyer desen âlâ, para pul desen _ok gibi diyebileceğim kadar gani, yediğim önümde yemediğim ardımda, güzellik desen aynalara bakamıyorum valla yani o derece mi olunur be kardeşim?
Çocuklar desen herbiri birer mücevher, bak bak ışıldamasından gözlerin kamaşsın. Harika başarılı okullar haldır haldır burs teklif ediyorlar, bir kuruş çıkmıyo cebimden, ay valla bazen huzursuz oluyorum da tüm okula çiçek böcek falan yolluyorum mahcupluktan. Ama çocuklar da zehir, daha 99 almadılar, "yorulmayın bu kadar, herşeyiniz hazır" diyorum ama dinlemiyolar ki. Ellerinden kitap düşmüyo, kültür gırla gidiyo.
Arkadaş desen amanın hepsi birer dost ki nasıl dost anlatmakla anlatılmaz. Dedikodu denen şey sıfır, çekememezlik desen hiç adı duyulmamış sıfatlar.
Bir giydiğimi bir daha giymek mi? Hadi canım, bizim evde çamaşır makinesine ihtiyaç yok, ikinci kere kullanmıyoruz hiçbişeyi.
Bulaşık makinesi falan da yok, gerek yok.
Aşk desen pupa yelken. Geberiyorum derler ya hani, hah işte aynı öyleyim. Sevgili hediyelere boğuyor, paket açmaktan ellerim büzüşüyor.
İnsan her gün mü çiçek dolu bir ofiste oturu ya Hû?
Ev desen saray yavrısı.
Stres mtres o da ne ayol, o kadar uzak ki bana bu sözcüğü duymak bile feci şaşırtıyor beni.
Başarı resmen kovalıyor ardımdan üstelik.
"Aman ya, valla yeter artık" diyorum çoğu zaman, nafile... Etrafımdaki herkes öyle mutlu öyle mutlu "şaka gibi"
AB'nin peşinde koştuğu bir ülkenin vatandaşıyım. Dağ taş petrol fışkırıyor, o kadar ki dönüp yüzüne bakmıyoruz maaşallah!
İnsanlar hep kardeş, barış tütsüleri yakılıyor her köşede.
Polis teşkilatı, ordu mordu yok burda. Gerek duymuyoruz çünkü.
Bi markete girdiğimde beni tutabilene aşkolsun. Fiyat miyat bakmam aldıklarımı sepetlerime doldururken.
Eve, işe ne biliyim bir yere mi gidiyorum mesela, sağa baksam çiçek korusu, sola baksam alabildiğine orman.
Toprak insan kabul etmiyor bünyesine.
İnsanın çevresinde bir tane mi hasta insan olmaz be kardeşim? Herkes pür-i sağlık. İlaç, tedavi falan filan bana çok uzak kelimeler.
Devletim tam bir düzen içinde çalışıyor, ne kuyruğu, ne çilesi girdiğim heryerde -emredin hanımefendi! diye karşılıyorlar beni.
Bazen düşünüyorum, cennet bile bu kadar güzel mi acaba? diye valla -tü tü tü tü günaha da girmeyeyim de-
Anladığınız üzere mikemmel bir yaşantım var.
Oy ne kadar şanslıyım, aman ne kadar şahane yaşamak.
Aman da iyi ki bu dünyada yaşıyorum, ben ölmem valla.
Ay daha ne çok şeyim yazacak ama ellerim uyuşmaya başladı, kıskanmayın sakın.
Bla bla bla...
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
(Bu mudur kuantum? Yeteri kadar poziitif olabildim mi? Şimdi herşey böyle mi olcak?)

1 Temmuz 2010 Perşembe

Darısı başınıza

Çok mutluyum.
Annem, babam, kızkardeşim, oğluşum bu sabah bize geldilerrrr... Öyle özlemişim ki tam 1 yıldır görmüyorduk, özlem benim bile farkında olmadığım boyutlardaymış, kavuşunca anladım.
"İyi ki!" dedim insan böyle hissediyor da dayanma gücü buluyor, yoksa gurbet tahammül edilemez birşey!"
Şimdi 1 ay beraberiz, 1 ay dünyanın en mutlusu ben ve kızlarım olacağız sankim. Bu arada babamı bulmuşken ben yine biraz şımarık moda gireceğim gibime geliyor, çok müsaitim:-)
Çok şükür ki, hayattalar ve birbirimize tutunabiliyoruz, ç o k  ş ü k ü r!
İşin gerçeği, senede sadece 10-15 gün birlikte olabildiğin insanlar anne ve babalarımız.
Koskoca 365 günde alt tarafı 15 gün birlikte olup, evlatlık yapıyoruz bu çok fena.
Ve benim gönlüme kalırsa, kızlarım hep benimle aynı şehirde yaşasınlar istiyorum. Ya da bir şekilde ben onların yaşadığı şehirde olmalıyım.
Yazıyorum çünkü blogda bana gelen en sık eleştiri "hep mutsuzluklarımı ve kızgınlıklarımı yansıttığım ve hep sinirlerimin yay gibi gerili olduğu" yolunda idi.
Yok, bakın mutsuzluklarımı dipte yaşıyorum evet ama mutluluklarıma tavan yaptırmayı da biliyorum Allah için.
İşe zar zor geldim Tanrı biliyor. Ve bir an önce bugünkü ajandama "tamam" çizikleri atıp eve gitmek istiyorum.
Akşam yemekten sonra onları Bitez Dondurmacısına götürüp, şöyle hakiki bir tavuk göğsüyle de cevizli dondurma yiyesim var.
Zenepciğimin çikolatalı puding ile çikolatalı dondurma yerken kalın dudaklarının çikolata kaplanmasını seyredesim var.
Babama hiç yemediğini tahmin ettiğim dondurma türlerini tattırasım var.
Oğluşumun iki de bir "tiyze bu da düstü" demesini ve yine yenisini istemesini duyasım var.
Elif'in dondurmanın en son kaşığını ağzına atarken, yenisine izin için gözlerime gözlerime bakışını göresim var.
Özlem'in bir sürü çeşit alıp sonra da "ay ya ben bunları bitiremem ki!" demesini özlemişim.
Annemin ise "gidelim" lafının hemen akabinde "ben ısmarlıyorsam gelirim yoksa da çok yorgunum siz gidiverin" diye pazarlık etmeye başlamasını özlemişliğim var. Evet valla bunu bile özledim.
Hayat bu işte.
Ve, hakikaten ç o k  ş ü k ü r!
Darısı başınıza...