25 Ekim 2010 Pazartesi

Özgür Üniversite, Özgür Sibel

Özgürdür üniversite.
Rektörünü Cumhurbaşkanı atar(!)
Herhangi bir konuda toplu fikir beyan etseler, coplanırlar(!)
Öğrenciler “potansiyel suçludur.”(!)
Hiçbir sosyal etkinlikte göremezsiniz bakın isimlerini, var mıdır basketbol şampiyonasında, güreşte rekor kıran bir üniversite? Yoktur, ne arar(!)
Öyle bir bürokrasi vardır ki, muazzam tezleri Avrupa’ya kapak olmuş akademisyenler bir türlü bir üst statüye geçemezler, torpilleri yetmezse eğer(!)
Özgürdür ama değil mi gene de üniversiteler?
Sanırsın, çözmüştür bütün sorunlarını da fıstığı yeşili kalmıştır bir tek.

Sene 1989. Üniversiteyi yeni kazanmışım. Türkiye’nin her tarafından gelen bir sürü yeni arkadaş dolu etraf. Sibel, Kırıkkaleli. Babası memur, annesi ev hanımı, beş kardeşler. Devlet yurduna müracaat etmiş, çıkmamış. O zaman şimdiki gibi özel yurt murt yok. Ona gitti olmadı buna gitti olmadı, 5 gün misafir öğrenci olarak kal dediler, kaldı. Okuldan fx 5000 serisi ya da benzeri hesap makinesi istemişlerdi ve epeyce bir paraydı o zaman, n’apsın kız, nerden alsın, tabi babasına söyleyecek mecburen hepimiz gibi. Ama bir sıkılıyor bir titriyor sorma, korkuyor babasından istemeye. Ben anlamıyorum tabi babadan niye korkulur ki bir şey isterken diye. Neyse, etti babasına telefon. Babası bağırdı çağırdı –daha gittiğinin 2.günü sen beni yolmaya mı gittin oraya, ne bok yersen ye- dedi, kulaklarımla duydum, gözlerimle gördüm. Ağladı Sibel çok ağladı. Ertesi gün, bir takım kızlar geldi adları “abla” idi. Sibel’e evleri olduğunu, isterse para falan ödemeden kalabileceğini söylediler. Korktu Sibel, olmaz dedi. Okula gidecektik tam o sırada, ben yürürüm dedi, olmaz yürüyemezsin çok uzak dedim. Aklıma geldi ben ısmarlayacağım dedim, çok zor kabul etti. Beş gün geçti, yurt müdiresi Zehra, “hadi canım anca gidersin” dediler Sibel’e. Çok ısrar etti, yemin ederim ki yalvardı, yalvardık, çünkü bir sürü boş yatak vardı yurtta. “İmkânsız” dediler. O ablalar(!) bahçedeydi. Son çare babayı aradı yine, böyle böyle dedi, beni bir eve çağırıyorlar, tanımıyorum ama… “Ben sana söylemiştim, -rospu olmaya gidiyosun sen demiştim, dinlemedin okuycam dedin ne bok yersen ye” dedi o karşıdaki şerefsiz ses. Sibel’in gidişi hayatımda hiç unutamadığım, evlat yetiştirirken de unutmamaya çalıştığım kötü bir hatıradır. Sibel babasından para istemedi sonraki yıllarda, hatta kardeşleri ondan para istediler mektuplarını beraber okumuştuk. Babası diyormuş ki; ablanız ;_rospu olmaya özgür iradesiyle karar verdi, kendi düşen ağlamaz. Sibel, hep muazzam bir arkadaş olarak kaldı, orda olduğum dört yıl boyunca devletin 10 metrekare ama altı kişilik yurt odasında kalmak için çok savaş verdi, olmadı, almadılar. Unutamam çünkü vicdanımın nakavt olduğu bir anıdır, acıdır, acıtır. Ve ogün bugündür takıntılıyım bu iki kelimeyi yanyana görmeye, duymaya.

Şimdi,
Sanki her özgürlük verilmiş, üniversiteler özgürlükten göbek atarmış, öğrencilerin her zorunlu sorunu halledilmiş ve sadece bu sorun kalmış gibi,
Sen saçını korumayı bırak, üniversite talebelerinin iffetini korumaya çabaladıklarını anlamış ve gereğini yapmışsın gibi,
Bir de demiyorlar mı, türban üniversitelere özgürlük getirecek filan,
İfrit oluyorum, yetersiz/yersiz buluyorum.
Eski Üniversite Öğrencisi

2 yorum:

Newbahar dedi ki...

Türküde diyor ya! ''otur baştan yaz beni''

Yeni baştan yazılamayacak bir hayat sunmuşlar Sibele!!

Her yerde vicdansız, paranın esiri olmuş yürekler görüyorum ben.

Grip girdi kapıdan:( Anca uyandım telefonumda cevapsız aramalar!
Gözümü açabilseydim!
Lakin sesimde felaket:)

Sesim düzeldiği gün arıcam cevapsız aramalarımı geri.

Veee yazarken beni mutlu eden cevapsız ara:))

Çok tatlısın...

tufan dedi ki...

Ben ne diyeyim ki şimdi? içimden geçenleri yazsam çok ayıp olacak,evet çok ayıp olacak...