29 Kasım 2019 Cuma

29.11.2019 Aziz ve Bereketli Cuma

Son mesai günü. Şahane geçmesini istediğim bol kavuşmalı bir hafta sonu ve sonrasında aileme kavuşacağım koca bir haftayı müjdeliyor bugün, çok heyecanlıyım. Havalar her ne kadar bu hafta ıslaktıysa da ;) halâ sıcacık sayılır, evde ısıtıcı çalışmadı daha. Kuzeye bakan banyo haricinde ev sıcak hatta akşam eve gittiğimde yemek yaparken balkon kapısını bile açık tutuyorum halâ. Normal mi? Teorik olarak değil tabi, elbet bi bildiği var doğanın, elbet içinde biriktirdikleriyle bize iyi/kötü dersimizi verecektir. "Gör" dediklerini görebilmek yetisinden mahrum kalmasak ne iyi olur. Yine son günlerden, yine güzel Bodrum..
Fotoğraf:Mesut Karadaş
Fotoğraf:Rahime Emiroğlu
Fotoğraf: Murat Kılıç
Fotoğraf:Yılmaz Bozlu
Keşke diyorum... Yazı yeteneğim gelişmiş olsaydı ve her gördüğüm şeyde hissettiklerimi tam olarak anlatabilmeyi başarabilseydim. Gerçi... Bazen sustuğum anlarda bile tastamam anlayanlar olmadı mı, oldu, haksızlık etmeyeyim. Ama... Yazmak sanırım en en en güzel şey. Geliştiren. Yazarken fark ediyorum yazmadığımda es geçtiklerimi. Oysa ne kadar değerli her an, her koku, her zerre, her kavuşma, her ayrılış, her sevinç ve da hi her can sıkıntısı. Yaşıyorsun işte, daha ne olsun gibi... Bazen ev işlerini paylaşmak istediğimde "öfff ne çok kirleniyor bu ev" diye söylenen babamıza "şükret ki kirleniyor, ya hiç kirletenin, dağıtanın olmadığı bir evin/hayatın olsaydı, daha mı mutlu olurdun?" diyorum. Şimdilerde bize zor gelen, yoruyor zannettiğimiz her ev işi bile aslında ne kadar kıymetli, farkındayım. Ömrümüz varsa, gün gelecek mecburi istikamette yapayalnız kalıp, "ah çocuklar, torunlar gelse de darmadağın olsa, kirlense ev bark, ocaklar kaynasa, fırınlardan kokular çıksa" diye yollarını gözlemeyeceğiz mi sanki?.. O zaman şimdi söylenmemek lazım. Hiç zoruma gitmiyor akşam eve gidip yorgun argın da olsam mutfağa girmek, türlü türlü şeyler hazırlamak için heyecanlanmak. Hiç zoruma gitmiyor bütün bunların üzerine örgüler örmek, nakışlar işlemek... Çok şükür. Bin şükür. Kıymet vermek kadar kıymet bilmek de önemli. Ve kişiler değil, sevginin bizatihi kendisi emek istiyor, bunu bilerek yaşamak... Aklımın erdiği kadar bilmeye çalışıyorum. Yine nereden nereye gitti bu yazı bak işte onu bildiğim yok. Buraya yazdığım her şey, o an aklımdan geçenlerden oluştu baştan beri. Hesap kitap yapmadan, düzeltme yada silme ihtiyacı duymadan yazdım, yazıyorum, samimi olan bu, ben buyum çünkü. Hatalarımla da sev beni ;)) hayat...
&
Mesai arası demeyip, acil çıkan işler için çalışacaktım aslında -ama nerden çıktı bu iş şimdi, tam sırasıydı diye söylene söylene-. Aracımızı kullanan şoför arkadaşımız ehliyetini evde unuttuğunu fark etti, -içimden de söylenmedim değil- ;) mecburen onların eve gittik, bereket yakın mesafe. Kafamı bi çevirdim ki şu;

Söylenerek ehliyet almaya gittiğimde nasip olan portakallar ;)
Hemen indim araçtan tabi. Allahım nasıl güzel bir tat, hafif ekşimsi. Bi baktım teyze hemen bi poşet buluvermiş toplamaya başladı, "zahmet etmeyin" filan dediysem de tutuşturuverdi elime. Tazecik. Kokulu kokulu. İlaç milaç yok, olduğu gibi, bu sebeple küçük küçük portakallar. Tam tekrar yola çıktık, sahil tarafında kontrollerimiz var, aracın önüne atladı resmen bi adam, -içimden de nasıl söylendim, nasıl kızdım anlatamam, az kalsın çarpacaktık- ;) "öğle yemeğine balık yaptık, hadi gelin" dedi, "yok sağ olun işimiz var" dedim ben atlayarak. Adamceğiz balıkçı, buranın yerlisiymiş meğer, bizim çocukların hepsini tanıyor, beni de merak ediyormuş. Olurdu olmazdı derken bi baktım doldurmuş bi poşete, "işiniz bitince yapın yiyin o zaman" dedi. Poşeti aldık mecburen, teşekkür ettik. Çocuklardan biri "bizim evin önünden geçeceğiz zaten, büyük tavayı alayım evden izin verirseniz" dedi, "eh oldu olacak, al bari" dedim ama -aslında içimden yine söylendim-. Biz beklerken bi baktım onun da annesi seslendi, ilk defa görüyorum annesini, indim yine araçtan. Selamlaş filan derken bi baktım, "yaprak sarmasını çok seviyormuşsunuz, öyle dediydi oğlum, tam yaprak saracaktım eve, yaprak elliyordum (bu bi Bodrum tabiri, yani yemek yapmak üzere yaprak çıkarıyordum anlamında), al bunu evde yap yidir(bu da Bodrumca) çocuklarına" diyerek bi kavanoz şahane yaprak uzattı. Valla ne diyeceğimi bilemedim zira bu sene türlü türlü yerden yaprak satın aldım hiç birini de beğenmemiştim hatta bi kaç post önce de yazmıştım. Bunu teyze kendi asmalarından yapmış, şahane görünüyor tam istediğim gibi. Hatta ne tuzlu, ne suda, ne de buzluktan. Öylece kavanoza koyup saklarmış, bu şekli ilk defa görüyorum, en kısa zamanda deneyeceğim ve yapılışını öğreneceğim. İşimizi bitirip döndük tesise. Çocuklar balıkları ayıklayıp, salata yapıyorlar bir yandan da. İçimden söylendiğim her durumda gelen rızk inanılır gibi değildi, utandım. Eğer aklımda tutabilirsem bunu unutmayacağım ve artık hiç söylenmeyeceğim an'ın getirdiklerine.
Ve;
Önümüze atladı diye sinir olup söylendiğim balıkçının verdiği balık ;)

Almaya giderken söylendiğim tava ;)


İş yerinde gazete kağıdının üzerinde yenen yemek kadar güzeli yoktur.

Bizim çocuklar bu işi harika beceriyorlar. 


Söylenerek tava almaya gittiğimde nasip olan yaprak ;)
Şer sandığın şeylerde bile var olan hayrı görebileceğimiz, geri çevrilmeyecek kısmetlerin bol olduğu, sevdiğimiz, sevildiğimiz, sarıldığımız afiyet ve huzur dolu günlerimiz olsun cümleten inşallah.
Hadi ben gittim...

26 Kasım 2019 Salı

26.11.2019

Eh. Aylarca sürecek değildi ya bu Sarı Yaz ;)) Sanırım ki artık "hoşçakal" demelere hazırlanıyor. Havalar son günlerde iyice bulutlu ancak görsel şölen devam ediyor. Nasıl gösterebilirim derken, çok sevgili arkadaşım Ayşım'ın (https://moonlightcat13.blogspot.com/) çok kıymetli eşi Fazıl Okudan'ın objektifinden tabi ki dedim. Fazıl, mükemmel sanatçı kişiliğinin yanında, fotoğrafçılık sanatını da en şahanesinden sergiliyor. Her ikisi de arkadaşlarım olduğu için çok onur duyuyorum, bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Evet, bu mevsimlerde Bodrum...

Fotoğraf: Fazıl Okudan

Fotoğraf: Fazıl Okudan
Önceki geceden başlayarak şiddetle yağan yağmur bir ara sel eşiğine geldiyse de sonra acıdı bize sanırım. Eskiden yağmuru izlemeye bayılırdım, bir bir düşen sonbahar yapraklarının kaldırımlarda, yollarda mükemmel manzaralar oluşturduklarını düşünürdüm, çok romantik bulurdum. Amma velakin bu yapraklar tüm su giderlerini, mazgalları, menfezleri, mansapları, zaten minnacık kalmış dereleri tıkayıpta benim işimin bir parçası da taşkından korunmak için bunları herrrgün temizlemek olunca.... Artık romantik takılmıyorum kendileriyle. Yağmurları da agresifleştirdik el birliğiyle ne de olsa. Koskoca bir ayda düşmesi gereken yağmur miktarı, bir kaç saat içinde düşünce... İnsanların çoğu da bu duruma sadece anlık zarar, ziyan, taşkın, alt yapı vs olarak baksa da, asıl önemli konunun ciddi ciddi iklim değişikliği olduğunu kimseler pek de fazla dillendirmeyince... Şehir planlarında asıl kurtarıcımız olan yeşil alanların, yapılaşmaya oranla % 0,0...'lı oranlarda kalışına kimse dur demeye yanaşmayınca... Gerçi; 12.000 yıllık buzul gölünü önce tarumar edip şimdi de su doldurmaya kalkışan aklı evvel üst yöneticileri gördükçe.... Bir kadının, bir çocuğun, bir hayvanın istismara/şiddete karşı çıkaramadığı ses olmadıkça... Kazdağları'nı unutmadıkça...
zaten romantik olası da kalmıyor insanın...

İşte Haluk Bilginer'in Uluslararası Emmy ödülü bu yüzden daha anlamlı... Unutulmasın ki Bilginer aynı performans ile aynı kategoride, 2018 Altın Kelebek Ödülü alamamıştı.

21 Kasım 2019 Perşembe

Örgüyle başlayıp whatsap sorunsalımla biten ;))

Neyse işte kaç gündür şurada da dursun, yıllar sonra bakarsam anı kalır dediğim fotoğrafı da koyayım artık da olsun bitsin ;)) Sizde de oluyor mu bilmiyorum, zaman geçince bazen geçmişte ne yaptığımı unutmuş olmaya başladım. Mesela buradaki bazı eski gönderilerime bakıp "anaaaa bunu da yapmıştım, şimdi nerede aceba?" dediğim çok oluyor ;)) Bazılarını komik buluyorum "aman bununla da mı uğraşmışım" diye, bazılarını "vay be bunu da mı yapmışım?" hissiyatıyla sevinerek tekrar görüyorum. O yüzden burayı arşiv olarak da kullanıyorum bir bakıma ki bu duyguyu seviyorum.
Yine neyse işte, hırkadan sonra, son yaptığım şey küçük oğluma bi 5 yaş yeleği örmekti. Annem "biz sana kıyamayıp, örme artık yeter dedikçe madem durmuyorsun, çocuğun yelekleri küçülmüş, bari bi tane de oğluma yelek ör" dedi geçen hafta ;)) Zevkle dedim ve yeni kazak projesi başlamadan aradan çıksın istedim. Aralık başı kendi ellerimle götürüp giydireceğim inşallah.


Bambu iple ördüm aslında ama iş makinelerine feci ilgi duyan bi çocuk olduğu için, toprak ve yol efekti için araya renk de soktum ;)) Evde zibilyon tane kepçesi, arazözü, traktörü var oyuncak, aklı çıkıyo çocuğun. Eh teyzesi de zaten günlerini, yıllarını kepçesiz geçirmiyor madem valla ezbere bişeyler çıkardım işte ;))



Umarım sever, umarım keyifle giyer. Bak şimdi farkettim ;)) tahta düğmeler almıştım ama dikmeyi unutmuşum, akşam dikeyim barim ;))
Bundan sonraki minik projem anneme çok hafif bi boyunluk ve kendime(kızımcığımlarım beğenirse derhal onlara devrolmak üzere) kazak örmek. İpimi seçtim, modeli de dün akşam Özlem (Hayattan izler) ile kararlaştırdık. Boyunluktan hemen sonra muhtemelen hafta sonu planlarım arasında.

Son yıllarda acayip sinir olup, acayip yorulduğum bişey var. Benim gibi sıkılan var mı merak ediyorum. Ya hu kardeşim eskiden whatsap yokken bu işler nasıl yapılıyordu acaba diye günde defalarca kendime soruyorum. 1'de değil anacım, aynı iş için farklı 8 gurup var mesela, niye, her gurupta herkes yok, aman onun haberi olmasın diye ayrı onlar yada aman onlar işçi bilmesinler, aman onlar genel müdürlükten bilmesinler, aman onlar gıcık var mesela filan. Gecesi yok, gündüzü yok, hafta içi yok, hafta sonu yok, mesai saati diye bişey zaten yok, izinlisin yok, raporlusun yok, özel sektörü yok, kamusu yok, zırt zırt zırt zırt gelen ve 24 saat süren bu kovalamacadan accayip çok sıkıldım ve huylanmaya başladım. Ben ki akşamları bilgisayara elimi sürmek istemem (ki öyle bir zamanım da olmaz zaten hiç), sosyal medyada da saatlerce filan takılmam aslında ama bunca kendime koyduğum kısıta rağmen, telefonun haftalık rapor bildiriminden öğrendiğim kadarıyla, günde ortalama 5,5-6 saat internette(ki dediğim gibi bunun da % 95'i whatsap belası ve gün içinde ofisimdeki takılmalarım hariç sadece kişisel cep telefonumu kastediyorum)takılıyormuşum. Allahım ne gereksiz bişeydir bu ya, günlük ömrümün 9 saat zorunlu mesaisi dışında bu kadar zamanımı çalmaya niye hakkı olsun ki bu işlerin? Vallahi de billahi de günde 1 taneye bile denk gelmez o bin küsur mesajın içinde gerçekten acil ve önemli olanı. Nasıl gıcık oluyorum anlatamıyorumdur da hala... Yeni yetme ergenlere döndük ayol, elinden telefon düşmeyen, valla kızlarım bile kesinlikle benim kadar almıyorlar ellerine telefon. Bakmasan da olmuyor biri dürtüyor, "size yazdı, görmediniz galiba" diye arıyolar bu sefer. Ne yani eskiden işler yürümüyor muydu, bal gibi hem de daha iyi yürüyordu. Tabi yaşı genç olanlar bilmez ama ben kül yutmam arkadaş, ki bırak cep telefonunu, PTT'de sıraya yazılıpta yıllarca evimize o kordonlu telefon bağlansın diye beklemiş neslin çocuğuyum ben. Bunca sızlanmadan sonraki tespitim şudur ki; cep telefonu zaten öyleydi ama bu whatsap zımbırtısı insanları temelli plansız, programsız olmaya itti. Gün içinde, hafta içinde planlamaya gerek duymuyor artık kimse, zırt diye aklına gelince yine zırt diye yazıveriyor oraya al sana plan. Her dakika bişeyler değişiyor, iş programı her dakika tepetaklak. Bu kadar anlık dürtüler gerçekten çok kötü şeylere yol açıyor, özellikle de çocuklar için çok üzülüyorum, çünkü korkunç bir durum bence bu. Hani çoğu zaman şu aklıma geliyor, hoca sınıfa girer ve "çıkarın yazılı kağıtlarını" derdi ya eskiden bize, "ahhhaaa mıçtık" derdik, hah işte aynı durum. Dediğim gibi benim sıkıntım mı bilmiyorum ama yo rul dum. Hah bi de şu var, mesela amca kızım var bi tane, durmadan bişeyler yazardı bana whatsaptan, çoğunlukla da yemek tarifi sorar, o kadar meşgul oluyorum ki zaten bu iş şeysine ona cevap veremiyorum mesela bazen uzun uzun, küsüyor. Arıyor, 5 dakika önce çevrimiçiydin ama bana cevap vermedin diyor hep. Yaw arkadaş..... Bütün akraba gurubuna yazdım en son bikaç ay önce, durumum böyle böyle böyle. Anlık cevap veremediğim için bana küsecekseniz atın beni baştan guruptan diye. Atmadılar ama uslanmadılar da ;)) Bilge Kağan Yazıtı'ndan 33 maddelik bi yazı geldi bi yerden ve soruyor, sen ne düşünüyorsun, en çok hangileri sana uyuyor diye mesela. Teee Allaaammmm.... Annem arıyo mesela sabah, en son gece 04:18'de bakmışsın, n'apıyodun ayol o saatte, abarttın iyice, kendine gel" diyo mesela... Te teee teee teeeeee Allammmm...
Ayyy ne çok vir vir ettim yine. ;))) Ama bu sorunsalım da dursun burada. Yıllar sonra ve inşallah emekli olursam da ömrüm olursa açıp okuyayım ;))
Öyle işte, sizde ne var ne yok? (dermişim) ;)))

20 Kasım 2019 Çarşamba

Kutsal asma

Anlata anlata bitiremediğim doğrudur. En çok sevdiğim mevsim bu olunca... Bodrum esas şimdi marka Bodrum. Bu bilinsin istiyorum.
Taaa çocukluğumdan rahmetli dedemin asmasına bayılırdım. Goruk terletmesi yapardık. Olgunlaşmamış üzümleri henüz ekşiyken bir kaba taneler, üzerine biraz tuz atar, onun üzerini bir bezle sıkıca gererek kapatır, sallar dururduk. Kaba çarpan taneler tabi tuzun da etkisiyle ekşisini biraz dışarı salarak yumuşar ve harika bir tat oluştururdu. Ekşiyi çok sevmemden midir nedir bilmem yıllarca gözüm asmalarda oldu. Kendi evim olunca bahçeye ilk diktiğim şey iki tane asma fidesiydi. Geçen yıl tek tük, bu yıl ise bize göre oldukça güzel gelin üzümü aldık. Yapraklarından sarmalar yapıp durdum sürekli. Hele öyle ki kışlık koyacak kadar biriktiremedim bile. Şimdi ordan burdan alıyorum ama ıı ııhh, yok, bizim yaprak gibi asla olmuyor sarmalar.
Kutsal asma diye tabir ediyorum, asma deyip geçmiyorum. Her mevsim başka bir heyecan yaşatıyor. Her gün onu izlemek, takip etmek müthiş bir deneyim. Dışarıdan gören olsa yüzlerce asmam ve goca bi bağım var sanır. O derece.
Asma ile ilgili bilgilendiğim harika bir site var. Sitenin sahibi Mehmet bey (ki kendisini tanımaktan büyük onur duyuyorum)  bu konuda gerçek bir derya. Burada Garaova'da profesyonel olarak bu işi yapıyor zaten ve harika şaraplar da üretiyor. İhtiyaç duyan olursa, bağcılıkla ilgili pek çok bilgiyi bu harika siteden edinebilirsiniz. Sitede ( http://www.bodrumbaglari.com ) zeytinle ilgili de harikulade bilgiler var. Bilgilerimi tazeledim ve hafta sonu inşallah kış budamasına girişeceğim.
Kutsal demişken... Görevini tamamlayıp giderken bile en güzel giysilerini giymemiş mi? Bu ne güzellik, çizsen çizilmez, boyasan boyanmaz. Büyük kızımcığım bakmaya doyamıyor bu mevsimde bu yapraklara. Ona fotoğraflar çekip yolluyorum, karşılıklı mest oluyoruz.
Şükürler olsun.


Bak yine bugün de dünkü gibi oldu. Aslında bugünkü yazacağım konu da bu değildi. Ve yine baktım ki, yaptığım şey de, yazacağım şey de bundan daha güzel değildi. Böyle kalsın yine madem ;)) Belki bir gün Garaova'da minik de olsa bir arazim olur ve ben de üzüm yetiştirebilirim, kim bilir...

19 Kasım 2019 Salı

Balıkçı'ya merhaba...

 Halen şahane geçen Sarı Yaz gerçekten, yaşayan herkesin ruhunu okşamaya devam ediyor. Bazen bu bir tablo olsa gerçek dışı diye algılarım dediğim, inanılmaz bir görsel şölen mevsimi. Bambaşka güzel doğuyor, bambaşka güzel batıyor güneş. (Göreceğiniz fotoğrafların hepsi birkaç gün içinde çekildiler)
Fotoğraf: Dilay Sarıçiçek/Turgutreis

Fotoğraf:Sevgi Nur Köse
Kuşluk vakti dönen balıkçı teknelerini dört gözle bekleyenler, güne dair umutlar...
Fotoğraf:Yrts Saime/Bitez
Fotoğraf:İ.Hakkı Zırh/Kadıkalesi
Eğer gerçekten yavaşlayabilir, kaygıları bir yana bırakabiliyorsam enfes bir yemek yemiş gibi, hiç beklemediğim anda duyduğum harika bir haber gibi, çok önemli bir sınavı kazanmış gibi, bir yandan dünyevî, bir yandan münzevi bir zevk sarıyor. Şükrediyorum. Balıkçı'nın deyimiyle, “Bunlar göğün suları, elimden gelse ta göklere, yıldızlara savuracağım”
Fotoğraf:Yılmaz Bozlu

Ve der ki; "burası engin göklerin memleketidir. İçten gelen bir türküyü kapıp koyuverin uzaklaştıkça türkü gökte masmavi olur. Işık burada yalnız karanlığı aydınlatmakla kalmaz, aydınlattığı maddeyi değiştirir ve görülen bir şair rüyasına çevirir. Başka yerlerde ölüp nur içinde yatılacağına burada nur içinde yaşanır. İtalya’yı gör de öl derler, yok a canım, Bodrum’la kıyılarını gör ve yaşa…” Akşamüstü pembeliğini sevmeyi de Balıkçı'dan öğrendim ben mesela.
Fotoğraf:Emel Saygı/Gümbet
Fotoğraf:Leo Han
Bir dönem, Bodrum Belediye Parkı’nda bahçıvan olarak çalışmaya başlıyor. Gittiği yerlerden topladığı tüm tohum ve fideleri serpiştiriyor toprağa, sonra süzülerek göğe uzanışını seyre dalıyor. Kaktüsler, tropikal çiçekler, mimozalar, amberler, Akdeniz bitkileri, begonviller, okaliptüsler, palmiyeler, fıstık ağaçları, hurma fideleri, çeşit çeşit portakallar, mandalinalar… Dünyanın farklı yerlerinde görülebilecek tüm bitkileri, Bodrum’a sığdırıyor. Türkiye’yi greyfurt ile tanıştırıyor mesela, biliyor muydunuz? Pomelon diyor adına. Öyle giriyor ki bu iş hayatına, “gece rüyamda kendimi savaşan bir general gibi görüyordum. Arkamda yüz binlerce portakal ve greyfurt ağaçları kökleri üzerine kalkmışlar, ilerliyoruz ve düşmanımıza, ölüme karşı, vitamin ve ışık bombaları, portakalları, greyfurtları, çiçekleri atıyoruz…”





Halen de, Bodrum Belediye Meydanı'nda pek çok anı ağacı vardır, etiketlenmiştir. Yolunuz düşerse dokunun derim. Yıllardır beni toprağa, ekmeye, dikmeye ateşlendirmiştir mesela. Düşünsene dünyaya daha güzel ne bırakabilirsin ki bu kadar uzun ömürlü olacak... Çayımızı alır mesai aralarında o okaliptüslerin altında bu gibi şeyler konuşur, yad ederdik... Hurma ağaçlarına "zümrüt fıskiyeleri" dermiş mesela, rıhtım inşaatı sırasında diktiği ağaçların bazıların söküldüğünü görüp, küsmüş mesela, günlerce kimselerle konuşmamış. Sonra onları başka yerlere dikmişler, "nispeten affettim" demiş. Güzel şeyler bunlar...

Aslında bambaşka şeyler yazmak için başlamıştım bugün. Güzel bir fotoğraf seçeyim derken, bir diğeri, bir diğeri daha geldi böyle oldu, iyi de oldu. Bu güzelliklerin arasına sokuşturulabilecek kadar güzel değildi yapıp buraya koyabileceklerim zaten. Akışına gitsin dedim tabi ki Balıkçı'yı anmadan da edemedim, öyle işte buralara geldik. Umarım okuyanlar keyif alır... Bir de deniz kokusu...

Ve tabi, buraya gelişi ne kadar hüzünlü olsa da, Bodrum'u Bodrum yapan, Bodrum'un da Onu Halikarnas Balıkçısı yaptığı güzel insan, nurlarda uyu... Güle güle dememiş madem hiç, hep merhaba demiş madem, eh kocaman bir merhaba da benden oldu bugün...


15 Kasım 2019 Cuma

Yine mim

Sevgili Hayata Dair/ Nilgün mimlemiş beni, sağ olsun ;)) Deeptone'dan ona, ondan bana uzanmış madem, hemen yapayım görevimi.

Soru şu;
"Dinlediğimiz veya dinlemeyi en çok sevdiğimiz iki şarkıyı bize hatırlattıkları anılarla ve hissettirdikleriyle birlikte paylaşmak. O şarkılarla hep aynı duygulara aynı anlara anılara gitmek. Hislerinizin en çok yoğunlaştığı 2 şarkınızı seçin ve bize her bir şarkıda, gittiğiniz o anı, o hatırayı veya o hissi anlatın"

Şarkılar çok derin mevzudur azizim. Ilık ılık akar damardaki kan misali. Hele bazı zamanlarda çok ama çok daha bi özel olur. Özel pek çok şarkım var aslında ama sanırım en uzun süredir devam edenlerini yazacağım ;)) 
Aşıktım ben Erol Evgin'e. 5 yaşımda filandım sanıyorum, tüm Erol Evgin resimlerini gazetelerden keser, gizli saklı biriktirirdim. Sanardım ki annem, babam bulsa beni evlatlıktan atacaklar, evden kaçacağımı sanacaklar filan o derece. Bu gizli aşkı bigün rahmetli dedeme itiraf ettiğimi hatırlıyorum. Ben ağlaya ağlaya sırrımı paylaşırken dedeciğimin de kahkahalarla gülüşünü. "Evleneceğim onunla" dedim. "Ama o senden çok büyük ve evli zaten" dedi, "olsun" dedimdi (ba ba ba ba ba şu özgüvene bak, adamceğiz karısını boşayacak benim için, tee Allammmm) ;))). Sonra bana onun, dayımın Güzel Sanatlar Fakültesi'nden sınıf arkadaşı olduğunu anlatmıştı aman ne umutlanmıştım İstanbul'a gitsem (ki bunun için sayısız süphaneke okudumdu)beni tanıştırırlar ve geçekten evlenebiliriz diye. ;))))))))) Neyse. Soonra ben onun kel olduğunu öğrendim ve öyle bir resmini gördüm ve aşkım o anda bitmek zorunda kaldı, çok yaşlı görünüyordu ve babam bana asla müsaade etmezdi ;))) Aşkımı kalbime gömmekten başka çarem kalmamıştı.  Aldım başımı gittim o aşktan (süphanekeler kabul olunmadı diye bi de teşekkür süphanekeleri okudum yine sayısız ve yeni aşklara yelken açtım) Dolayısıyla;


;))) Ne zaman dinlesem ex aşkım gelir aklıma ve gülerim kendime ;)) Hatta çok sonraları itiraf ettim bizimkilere de onlar da ne zaman Erol Evgin'li bişey olsa beni arayıp, gülmekten ölüyolar. Babam zannettiğim tepkiyi vermedi duyduğunda nedense ;)))) Bu arada yıllardır Bodrum'a konsere geliyor ve ben bi türlü de gidemiyorum daha doğrusu gitmiyorum, zannediyorum ki beni görse "niye bıraktın len beni" filan dicek zahir ;)))

Sonra, üniversitenin ilk yıllarında yurtta kalıyordum, odamız 6 kişilikti. 6 kız hafta sonları nostalji gecesi yapardık, walkman'e dışardan hoparlör bağlardık, gece lambasındandan da elektrik çalar bağlardık, mutlaka büklüm büklüm dinlerdik Sezen'den. Daha şarkı bitmeden hepimiz salya sümük ağlardık, bir şekilde bitip giden aşklara... (Ki burada Erol'den sonraki aşkım Tarık Akan'ı bile anmışlığım çok olurdu) Tekrar dinler tekrar ağlardık ;))) Sonra o yaşanamamış aşklara mektup yazardık filan ;)))) Bunu aylarca yaptık inanamıyorum ama. O zaman belki de şimdiki teknolojik imkanlar olmadığından bir kaybettin mi pir kaybediyordun, acısı da daha mı fazla oluyordu ne hiç ulaşamayacağını bilince. Şimdi bakıyorum hiç bizim o yıllarımızda olduğu gibi değil bu aşk meşk işleri, daha bi rahat çocuklar. Yada ne bileyim herhalde 6 kız biraraya gelip aylarca aynı manyaklığı yapmıyolardır ;)) İyi ki de...


Teeeee nerelere gittim ben, hadi bye...

13 Kasım 2019 Çarşamba

Mimlenmişim madem ;))

Deryacığım mimlemiş, hemen ve zevkle yakalayayım topu o zaman ;))

1.Kendinde sevmediğin özellik ?
   Sabırsızım, maymun iştahlıyım, duygusalım, heyecanlıyım. Ve daha bir sürü var işin kötüsü.

2. En büyük takıntın nedir ?
    Kızlarımın sağlıklı bir birey olması. Her bakımdan.

3. Kimsenin bilmediği bir sırrın var mı ?
    3 kişinin bilmediği hiç bir numaram yok şu hayatta, tühh be ;))

4. Hayatta en büyük başarın nedir?
    Dünyaya getirdiğim evlatlarımın çok şükür ki şu ana kadar hakiki birer insan gibi yetiştiklerini        görmek. Yaratılmış her şeye muazzam saygıları var ayırt etmeksizin ve bu bana kendimi çok iyi hissettiriyor. Yaşım itibarıyla geldiğim bu noktada, hayatta sahip olduğum en güzel, en kalıcı ünvanın "annelik" olduğuna % 100 eminim. Allah tüm evlatlarımıza ve hepimize sağlıklı uzun ömürler versin.

5. Seni en mutlu eden şey ya da şeyler?
    Hani bazen kendini çok özel hissettiren şeyler olur. Kedin sana o kadar güvenmiştir ki gelir yanağını eline dokundurur "beni sever misin?" der, köpeğin seni görür görmez debelenmeye, koşmaya başlar sonra yere yatar "dokun bana, sev beni" der, kapıdan içeri biri girer ve günün yorgunluğuna inat gülümser ve öper, bir tatlı mesaj gelir ruhun okşanır, "birkaç saat de olsa seninle birlikte olmak istedim" der bir arkadaşın, bir minicik hediye alırsın da hediyenin ne olduğundan öte yüreğini göndermiş hissedersin, bi yemek yaparsın mesela görür görmez "vay beee" derler, tadınca "offff muhteşem" derler, bi örgü örersin her ilmekte bir dilek dilersin, sevdiğin de giydi mi zevkle, off ne güzel bir histir, bahçendeki yada saksındaki çiçeğe hal hatır sorarsın, bakımını yaparsın canlandığını hissedersin, duş alıp mis gibi havluya sarılınca şükredersin.....
Çok fazla şey var bitmez ki...

6. Sevdiğin ünlü kim?
    Hiç şüphesiz Atatürk. Şu satırları yazabiliyor olmamı bile borçluyum, o sevgiyi iliklerime kadar hissedip, her geçen gün daha da fazla seviyorum. Minnettarım.

7. Şansa inanır mısın? Şans getirdiğine inandığın bir eşyan var mı?
    Kısmen. Daha doğrusu enerjinin varlığına inanıyorum. Nazar gibi. Herhangi bir eşyam yok.

8. Hayalindeki meslek ve nedeni?
    Hayalim mühendis olmaktı, oldum zaten. Ama meslek dışında, hayatımı mutlu mesut devam edebileceğim başka bişey daha yapmak isterdim. Mandalina, limon ve portakal ağaçları olan bir  bahçe içinde taş ve ahşap bir sevimli ve özenilmiş, hikâyesini kendisi yazabilen bir bina, bir kısmında örgüler örülsün, bir kısmında kitap okunsun, ben de sağlıklı atıştırmalıklar, bahçeden topladığım otlarla börekler filan yapayım gibi butik, sınırlı sayıda kişinin uğradığı bi yerim olsun isterdim. Kışın kuzine bir soba ve taş ocak gürül gürül yansın, üstünde patatesler kumpir, kestaneler kebap olsun, radyodan mırıl mırıl bir müzik gelsindi mesela. Akşam olunca bahçede rengarenk ampuller yansındı orda burda. Kokulu mumlar da olsundu, çoook yastık olsundu bi de... Vesaire...



9. Kafan bozukken yaptığın şeyler nelerdir?
    Neye bozulduğuysa, niye bozulduğuyla ilgili düşünüp durmak dışında pek bi tepki vermem genellikle. Aslında hiç karşıda aramam hatayı, mutlaka ben hata yaptım diye düşünürüm bu kendim için çok yıpratıcı olsa da, bunu bilsem de. En nihayetinde "her şeyin başı sağlık, bu da gelir, bu da geçer" demeyi öğrendim artık. Her şeye çok da fazla  anlam yüklemediğim zaman daha az kafa bozukluğu yaşadığımı fark ettim tecrübeyle. Olduğu kadar, ederi kadar artık her şey... 

10. En sevdiğin film ya da dizi?
      Çocuk yaşlarımda izlediğim Perihan Abla ve Bizimkiler her zaman ayrı bir yere sahip bende. Tek kanallı günlerin çocuğu olduğum için bunlar daha da iz bırakıyor hafızada, karmaşasız. Filmlerden ise her zaman Hababam Sınıfı'nı tek geçerim. 

11. Kendine hangi sorunun sorulmasını istersin ve cevabın ne?
      "Ne zaman, kim ne der, kim ne düşünür demeden, tam istediğin gibi bir hayat yaşayacaksın?" diye sorsalar korkardım ama yine de en can alıcı soru olabilirdi benim için. Şimdilik cevabım, iş hayatımı sonlandırdığım zaman ve sağlığım da yerinde olursa, "emekli olduğum zaman" diye cevap veriyorum. Kızımcığımlarım ekonomik özgürlüklerini elde ettiğinde ufak ufak başlayıp, hiç kimseyi takmadan ve gerekirse yalnız başıma bir dönem böyle bir hayat sürmeyi diliyorum. 


Deryacığım teşekkür ediyorum, iç dökmeye de ihtiyacım varmış meğer. İç dökmek hoşuna gidecekse bu mimi Özlem'e (Yüreğimin İklimi), Fatih bey'e (Eğitim Pınarı), Zehra hanım'a (Parıldayan Çiçek) paslamak isterim.
Sevgiyle kalın.

12 Kasım 2019 Salı

12.11.2019

Sarı Yaz... Bodrum... En en en güzel zamanlar...




Alaca yapraklı begonvili ilk kez gördüm desem...
Hayatımın en hızlı örgüsünü örmüş olabilirim. Neredeyse 10 günde bitti. Angorayı iki kat yapıp, 7 numarayla örmek harika bir duyguydu, sonuçtan da çok memnun kaldım. Toplam ağırlığı 250 gr. olan hafif ama bu hafiflikten beklenmeyecek kadar sıcacık bir hırka oldu. Sağlıkla eskitmek nasip olur inşallah, kızımcığımlarımla beraber giyeriz artık. ;))



Bu hırka örgü kardeşliği kurdurdu bana Özlem ile. Hem konuşuyoruz, hem mesajlaşıyoruz, şunu şöyle mi yapsak, bunu böyle mi yapsak vs. diye. Şimdi onunki de devam ediyor, hatta öyle keyif alıyoruz ki bundan sonraki modeli belirlemek ve örmek için sabırsızlanıyoruz. Ben bu arada küçük oğluşum için bir yelek örüyorum şimdilerde. Özlem hırkayı bitirdiğinde kazak başlayacağımız için onu beklerken aradaki zamanı değerlendiriyorum böylece.
Son haftalarda kendi çapıma göre o harika okuma günlerime döndüm, çok sevinçliyim. Kabahat bende diilmiş, beni sürükleyemeyen yazarlarda imiş. Ayrıca bahsedeceğim ama Kristin Hannah gönlüme tıpkı bir Jojo Mayes, Isabel Allende gibi kurdu tahtını.
Şu retro şeysi bir an önce bitsin artık lütfen, patlayacağım. Ne kadar uğursuzluk varsa patır patır gelmekten yorulmadılar, bitse de kurtulsak. Bırak ruhumu, evde bile kırılmadık, bozulmadık bişey kalmadı ayol, bu kadar mı lanet olur... Memleket desen her gün apayrı bir lanet haber... Ve fekat dün bir arkadaşım mesaj gönderdi, "saat bilmem kaçla bilmem kaç arasında iyi dileklerde bulun" diye. "Valla bu cavırın retrosundan hiç umudum yok ama iyi madem dileyeyim dedim, bahçede huşû içinde oturup bir bir diledim, göriciiz sonuçlarını. Eğer tutarsa bir kısım sözlerim için kusura bakma retrocuk diyebilirim belki.
Harika bir, "retroya inat" haftası diliyorum hepimize...