18 Kasım 2011 Cuma

Ölmek, ille de toprağa bedenin girmesi midir?

Herkesin kendi sayfası kendi tasarrufudur elbet.
Benim tepkilerim, insanların bizatihi kişiliklerine değil, lakin aynı toplumun parçası olmamızdan ve bu sosyal olgunun gereği olarak çevremde cereyan eden -olaylara- yönelik olmuştur, bilirsiniz.
Şaşkınım.
Neden?
Geçen yıldan beri aktif olarak blog dünyasının içindeyim.
Benim takip etmeye gayret etmeye çalıştığım bloglarda ben dahil, hemen herkes her fırsatta;
Nefretten uzak sevgiye yakın,
Sorundan uzak çözüme yakın,
Ayrılıktan uzak birleşmeye yakın,
Ayrımcılıktan uzak birliğe yakın,
Düşmanlıktan uzak dostluğa yakın,
falan filan felan diye ekleyebileceğiniz doğrultuda mesaj içeren düşüncelerini paylaşmış.
Ve bu düşüncelerle, sizler bana çok defa "ya dünyada böyle duyarlı, böyle sevgi dolu, böyle birleştirici... meğer ne çok insan varmış, bravvo" dedirtmiştiniz.

Ama özellikle bu depremden sonra bir bakıyorum,
Elin adamı Japonyalardan gelip, enkaz altında can verirken, sevgi, barış ve kardeşlikten en çok bahsedenler, yardım edelim dedik diye (ki, ettiğimiz yardım da ne: iki çorap, üç tişört, bir soba gibi nohut cüzdan bakla gönlümüzden çıkabilen azıcık şeyler işte) pek çoğumuzu hain ilan edebiliyorlar, kim bilir bizleri ne zannederek? Düşünmediler ki; o enkazdan kurtulan iki öğretmenimizin, üç hemşiremizin ne biliyim bir işçimizin çocuğu ısınırsa, hasta olmazlarsa çorbada tuzumuz oldu diye vicdanımız rahatlayacak. Neyse, dedik geçtik tabi.

Şehitler verdik hainlere, "sakinliğimizi koruyabilseydik keşke ama maalesef ciğerimiz yanıyor, öfkeliyiz" diye samimice beyan ettik,
"Vatan, millet, Sakarya!" narasını en çok kendileri atanlar, pek çoğumuzun vatanseverliğine "faşist" damgası vurdular.
Düşünmediler ki; kendi ailemizden de yiğitlerimizi, kendi ellerimizle toprağa vermişken bizler, acımız lafla sözle değil, düştüğü yerde yanmaktaydı. Neyse, dedik geçtik tabi.

Bedelli askerlik tantanası çıktı,
"Zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir" dedik,
Gözlerini kulaklarını ayırmadan televizyonlarda açıklanmasını beklerlerken yaş sınırını, bloglarında feysbuklarında her fırsatta "her Türk asker doğar" naraları atanlar bi de baktım pekçoğumuzu "komünist" ilan etmekle meşguldü. Neyse, dedi geçtik tabi.

Özgürlükler yazıldı, çizildi.
Dikkat ettim ki özgürlükten en çok bahsedenler, özgürlüğü yaşamına son derece yanlış adapte edenlerdi, birçoğunuzla elektronik posta yoluyla, telefon yoluyla bizzat paylaşıp, benzer hisleri alarak verdiğim bir karardı.

Ben de dahil, içlerinizden bazılarına pek çoğumuz;
Dost dedi,
Arkadaş dedi,
Ölümüne kankayız dedi,
Her zaman arkandayım, dedi,
İyi günde, kötü günde, dedi.
Ablamsın dedi,
Abimsin dedi.
Paylaşımlarımız, sadece yazdıklarımızla, yorumlarımızla hatta bazen suskunluklarımızla kalmasın istediğimiz için, hayatımıza değer addedenlerin telefon numaralarını aldık, verdik, görüşmeye çalıştık zaman zaman. O görüşmelerde de yukarda saydığım benzer tabirler mutlaka kullanıldı, kendimden biliyorum.

Bu laflar, layıkıyla kullanılmadığı zaman ucuzlar, değerini kaybederdi oysa.
"Kişiler" değil, "kavram" değerini yitirirdi.
Ve ben, tutunmaya çalıştığım şu hayatta bu kavramların içini boşaltmaya yönelik bir adım atmamaya özellikle gayret etmiştim, bilen bilir.
Şimdiiiii, oturup düşünüyorum.
İpe sapa gelmez, gerçekten insanlıktan nasibini almamış, normalde oturup bir bardak çay içmeyeceğin, normalde iki kelâm laf edemeyeceğin onca insan var ki oysa hayatlarımızda.
Mecburen birşeyler paylaşmak zorunda olduğumuz.
Özellikle sosyal ve iş yaşamlarımızda. İstesek de koparıp atmaya yetkimizin ve imkânımızın olmadığı.
Ekmek parası uğruna, ....(nokta noktayı nasıl istersen doldur) hatrına katlandığımız.

Dolayısıyla, ben şöyle düşünüyorum;
Şu ya da bu şekilde istemeden katlandığım onca insanın hatasına, yanlışına, kusuruna -zorunda da olsam- katlanıyor, görmezden geliyorsam; dost, arkadaş, kanka, abla, abi, kardeş dediğim insanların de ki hatası, kusuru, yanlışı olduğunda bunu hiç görmemen gerek. Hata diye bile vasıflandırmaman gerek. Haaa eğer onu hata görür ve "hadi ordan!" dersen, kendi kendinin yalancısı olursun ve bu sana yakışmaz! Ve asıl önemlisi böylece kendime inanmayı terkederse/m/k, kişiliğim/iz ne denli bir bozuntuya uğrar? Bu, insanın bırak dostu arkadaşı en büyük kazığı kendine atmış olması demek değil midir?

Buraya kadar okumaya devam eden kaç kişi olmuştur? Bilemem ama tahminimce iki üç kişiyi geçmez.
Çünkü uzadı, biliyorum.
Olsun, okumasın kimse; burası benim sayfam ve bunlar benim hıçkırmak istediklerim.

Devam ediyorum...

Yıllardır yazıyorum.
Eskiden, çok kızar, çok çemkirirdim. Tepkilerimi kızgınlık ve öfke içeren cümlelerle asardım bu dallara.
Bir süre önce başıma burada hiç açıklamadığım ölümle çok ilintili bir durum geldi. Açıklamama sebebim de samimiyetsizlikten değil, O okursa benim üzüldüğümü görerek daha çok üzülür ve gücünü kaybeder diye düşünmemdi. O gün dedim ki kendime, "Ece, çemkirdiğin, yargıladığın, öfke kustuğun ağaçlar vermiyor meyve. Vazgeç, aynı hisleri huzurla anlatmaya çalış, sakin ol olabildiğince, sabır dile Mevlâ'dan"
Ve öyle de yapmaya çalışıyorum, farkeden olmadı kanımca ama evet ben değiştim. Değiştim, çünkü bağırıp çağırırken de amacım aslında bağcı dövmek değil üzüm yemekti, lakin anlamıştım ki (ister doğru deyin ister yanlış) eğer meyve yemek istiyorsam o meyvenin tadını mümkün olduğunca tatlılaştırmam gerekiyordu aksi halde kusma hissi uyandırıyordu bünyemde. Bilirsiniz.
Hayat kısa, ben bunu teorikte bilmeme rağmen, pratikte yaşamamıştım, Nisan'da yüzleştim bu gerçekle.
Dilerim hiçbiriniz; ölmeden, ölmek zorunda kalmazsınız.
Neyse;
Artık, "eğer birşeyler yapmak, başarmak, şu üç günlük hayatı mutlu mesut terketmek istiyorsan sabrı, hoşgörüyü ve anlayışı elden bırakmamalı insan" diye düşünüyorum.
Kızmıyorum hiç bir şeye.
Ve kızmadıkça ben, o kadar az hata yaptığımı anlıyorum değil yaşıyorum.

Ve,
Herkes -onları da anlamaya çalıştığımı ama şu ana kadar anlayamadığımı da belirtmeliyim ki- bu kadar mı tahammülsüz?
Hani dostluk nerde?
Hani arkadaşlık?
Hani abi, abla?
Adını ne dersen de, hata yaptı de, yapmamalıydı de, ama yargılamak?
Allahaşkına biz kimiz ki, bizden birini yargılayacağız?
Sorgula evet ama linç?
Tanrı'nın bile reva görmediğini bir insan bir insana reva görüyorsa;
Kusura bakmasın da kimse bana "sevgiden, dostluktan, abilikten, ablalıktan, özgürlükten" bahsetmesin.
Kimse, kraldan çok kralcı olmasın.
Haaa, hasta olduğunu mu düşündün bu dostun? Peki, eğer hasta kabul ediyorsan karşındakini, bir dost hasta arkadaşının leşini çıkarıp üstünde tepinir mi?
Eğer bir gün beni de -hata yaptığımda dahi- sevgiyle kollamak yerine; yargılayacak, leşimi serecek ve üzerimde tepinecek biri varsa lütfen benim samimi duygularımı boş yere heba edip, bana kendini dost, arkadaş zannettirmeye devam etmesin.
Biliyorum, bu çok zor ve yerine getirilmesi cesaret isteyen bir talep.
Ama, öyle.
Keşke,
Ölmek ille de toprağa bedenin girmesi olsaydı.
Yaşayan bilir.
Gerisi.........

8 yorum:

aysema dedi ki...

Sonuna kadar okudum...

okuyan dedi ki...

hani bir paylaşımında neden yorum yazmıyoruz diye sormuştun ya; her cümleni sindire sindire okudum, hak verdim, anlatımındaki güce hayran oldum ama işte tıkandım ve nasıl bir yorum bırakmalı bilemedim... daha doğrusu doğru kelimeleri oturtamadım...
sevgilerimle...

Arzu Sarıyer dedi ki...

Canım kardeşim,yürek sesini duyuyorum....Selam ve sevgilerimle.

Aynur (Küçük Hala) dedi ki...

yazılan her yazıyı sonuna kadar okurum ve tabi bu yazını da okudum

güzel yazmışsın yine ve yine düşüncelerini çok güzel ifade etmişsin

orhankaradogan dedi ki...

"İnsanları tanıdıkça" diye başlayan bir kamyon yazısı çok hoşuma gitmiş ve kullanmıştım.

Aslında bu ve benzeri durumları genlerimizle oynanmasının doğal sonucu olarak görüyorum.

Daha düne kadar hayal bile edemediğimiz şeyleri bugün hayretle görebiliyoruz.

Gönül; bilimde, sanatta, edebiyatta, kültürde, sosyal, ekonomik alanda çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkmayı arzularken, geldiğimiz noktada her alandaki yozlaşmayı görmemiz ve yaşamamız "hayaldi, gerçek oldu" tanımıyla özdeşleşti.

"Gelişerek değişme"nizi hayatın bir doğallığı olarak görüyor, saygı duyuyorum.

Yazı, söz ve düşünce aktarımındaki yeni yönteminizi ise alkışlıyorum.

Ülkemiz, ilkemiz, dünyamız için vicdanın sesine kulak vererek, bazan "hem nalına, hem mıhına" da olmak gerekiyor.

"Kem söz sahine aittir" denir ya,
"bir söze" bir de "söyleyene" bakmalı, fazla da hayıflanmamalı.

Fetret dönemim hariç, bildiğim tanıdığım, okumaktan mutlu olduğum, dostluğuyla onur duyduğum Ece, bence çok yüce...
Yüreğin dert görmesin hep varol emi.

tufan dedi ki...

Biz insanız ve çok kıymetliyiz, gerisi teferruattır, insan olarak yaptığımız tüm eylemleri kimsenin de sorgulama hakkı yoktur, ve insan olanın asaleti zor günde belli olur Sevgili Ecehan, Tüm yüreğinden dökülenlerin altına imzamı basarım...

Selamlar sevgiler.

Kara Kalem dedi ki...

bende sonuna kadar okudum Ecem. Yarın ararım seni.

Ecehan dedi ki...

Ben de yorumlarınızı okudum.
İçi/n/m/izdeki sevgi hiç sönmesin inşallah.
Teşekkür ederim.