12 Şubat 2012 Pazar

Gamze&Atakan


Gamze İçin 1 Tüp Kan

İzmir’de bir bankacı imiş, 28 yaşındaki Gamze Akbaş.
Lösemiye yakalanmış ve acil ilik nakli olması gerekiyor. 
3 yaşındaki oğlu Atakan için.
Gamze için gerekli tüm işlemlerin ayrıntılı açıklamalarını Gamze için açılan blogda bulabilirsiniz. 
Ben yarın Bodrum'daki hastaneye gidip buradan kan gönderirsem, sağlıklı şartlarda İzmir'e ulaşabilme yollarını araştıracağım. Aynı şehirde yaşamasakta hepimizin yapacağı bir şeyler mutlaka vardır ve el birliği ile yapacağız.
Atakan, artık hepimizin çocuğu.
Sadece küçük bir çaba, iki tüp kan Atakan'ı Gamze'yi ve eşini ilk resimdeki günlere götürebilir.
DENEMELİYİZ.

9 Şubat 2012 Perşembe

Boncuk İşi Tablo Serüveni 2

İlk işi hem ben, hem de görenler çok beğenince devam edeyim dedim;



Duvarımda şöyle oldular;




Kaligrafi ve hat kursumun değişik meyvelerini topluyor olmaktan mutluyum.




Çerçeve yapılması için götürdüğüm Baumax'ta, görenler çok beğenmiş ve sipariş vermek için ısrarla telefon numaramı istemişler. Ay bir sevindirik oldum, bir sevindirik oldum eh yani. Ama ben, ama ben hem ne fiyat diyeceğimi bilemedim, hem de zaman bulur muyum onu bilemedim ;-) Öneriniz varsa yazar mısınız? 


Bundan sonraki işim bunun da altına bir Mevlana figürü işlemek olacak.
Bakıp bakıp, kendimden geçeceğim.
Bu arada, asıl ilham kaynağım Creative Mind, sayfasında benden izin alarak ilk işimi yayınlamış. Ona da çok sevindim. Ve teşekkür ederim yeniden ;-) Onun da çok yaratıcı işleri var, ziyaret etmenizi öneririm.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Öğrencilere verilen (!) proje ödevleri

Bir adı da "performans ödevi" efenim bunların.
Ya bak bu konuyu bin kez yazmayı düşündüm her seferinde sinirime mağlup oldum.
Çocuğu olanlar bilirler.
İlköğretim kısmına verilen proje ödevleri yazmak istediğim.
Güya şöyle bir döngüymüş bu;


Çok güldüm ;-))) (Mecazen yani)
Güya ödevi öğrencilere veriyorlar ama aslında bu ödevler tamamen velilere verilmiş oluyor. Öğretmenlerimizin hepsine söyledim, "onların yapmalarına imkân yok bunları, notları bize veriyorsunuz", dedim.
Haaa dedim de ne oldu? Hiiiiçççç.

Elif'in sömestr bitmeden önceki Fen Bilgisi proje ödevi "mancınık yapımı" idi. Notlar da en uzağa atan esere(!) göre verilecekti. (Göreceğiniz mancınık bizimki değil, az sonra anlarsınız.)


Allahaşkına 7.sınıf talebesi bir kız çocuğu nasıl mancınık yapsın?
Ya da ben, ben nasıl yapayım?
Taslak çizimi baba tarafından yapıldı.
Marangoza baba gitti, ölçüleri verdi, çıta kestirdi. (Orada üç veliyle daha karşılaştı)
Matkapla delikleri baba açtı, vida vs gibi bilumum hırdavatı baba aldı.
Sprey boyayla anne boyadı.
Verilen ödevin boyutları şöyle olsun diye bir ayrım yoktu.
Uygun bi top ayarladık, denedik gecenin bi yarısı 3-4m. uzağa atıyordu sanki.
Ha bak, denemede Elif elini dokundurdu mancınığa;-)
Biz, stresin dip noktasını yaşadık ama.
Bi de ben boyarken yeni aldığım eşofmanı da hallettim şükür, aynı gece toz bezi yaptım kendisini, verdim bi parçasını Elif'e "arasıra sil, temizle mancınığımızı" dedim.
Çocuk aldı gitti. Eve geldiğinde gözlerinden ateş çıkıyordu.
Sayın velilerimizden bir tanesi, 1,5 m.ebadında bir mancınık, tenis topu gibi bir top kullanıp, denemede 15m. uzağa attığı için....
Elif ancak 7 alabildi, o da emeğe hürmeten herhalde. Çünkü bizim minnak top anca 1 m.'ye gidebilmiş. ;-( Yani resmen dibine düşmüş.
Deneme yaptığımız gece rüzgâr hızının 80 km/sa olduğunu sonra hatırladık tabi ;-)
Elif, kendisine çok güldükleri için,  okulun en yakınındaki çöp kutusuna atmış mancınığı. (Resim bu yüzden yok yani.)
Şimdi; gidip itiraz etsen olmayacak,
Sussak gene olmayacak, hele ki çocuklarına, personeline, tüm aile efradına "boşver" demeyi yasaklayan biri olarak, bizim mancınığın topu düştü mü ciğerimin ortasına! Bi sinir oldum, bi sinir oldum, varın tahmin etmeyin.

Şimdi biraz nefes alın; eğer hâlâ okumaya devam edecekseniz tabikisi.
(Ben de çocuk iki tane ya, bi biri bi ötekinin mutlaka bu tür ödevi oluyo. O yüzden ben X2 katı kadar muzdaribim)
Bundan önce de Zeynep'e bi hayvanat bahçesi maketi yapmışlığımız vardı. İçinde Afrika hayvanları olan. O fili nası aradık nası aradık da bulamadık bi ben bilirim bi de Allah!  İki gün belki üç gün saatlerce hep birlikte uğraştık da en sonunda da Zeynep "e bu hiç Afrika hayvanat bahçesi olmadı ki!" dediydi de, tövbe ya sabır çektiydim bir tespih.


Her veli toplantısında "çocuklara sakın ha sakın internet kullandırmayın" diyorlar, bana sorarsan evet benim de kullandırasım hiç yok zaten de, de'si var anacım; günlük ödevleri yaparken dahi bizlerin kafasının bir Meydan Larus gibi dolu olmasını bekliyorlar zahir! "Velinize sorun, öyle cevaplayın" demişler; çocuk gelmiş "anne mitokondri'yi anlatsana biraz" diyo. Çok şükür artık ders kitapları da bizimkiler gibi değil. Bizim zamanımızda önce mitokondriyi anlatır sonra sorarlardı. Şimdi ise "çocukları araştırmaya teşvik etmek" uydurmasıyla, bi satır açıklama yapmadan şakkadanak şakkadanak sorular soruyorlar. İmkansız evde internet kullanmamak yani. Ayrıca şimdi artık cilt cilt ansiklopedi felan da yok ki yani alalım bakalım. Kütüphaneler desen, gece vakti açık nöbetçi kütüphane de var da ben mi gitmiyorum derim ben de. Tut ki açtılar anacım ben şak diye Afrika'da hangi hayvan yaşar, mancınık nasıldı ya diye debelenirken internetten başka bişiy de kullanamam ki zaten. Tekrar altını çiziyorum, çocuğun varsa internetin mutlaka olacak noktasındayken biz, debelene debelene de ttnet'e mahkum muyuz, mahkumuz. Ahizesini kaldırmadığım telefona sırf bu ADSL bağlantısı için her ay para bayılıyor muyuz, bayılıyoruz. El mahkum el!

Amaaan, anlayacağınız dertliyim.


Bi de kalkımış, tabletle eğitime geçiyolarmış. Oh! Artık yazı da yazmasın çocuklar okulda, unutsunlar bi zahmet, ondan sonra da benden el yazılı performans ödevi beklesinler.
Haaa teknoloji kötü bişiy mi, tabi ki değil. De; önce çocukları, o teknolojiyi kullanacak hale getirmek lazım; muhtemelen bunu da bu ders kitapları ve bizim yaptığımız proje ödevleriyle zorrr (üç r ile bastıra bastıra okuyun güzel okuyucum) yaparsınız. Ya da ille de yapacaksanız bana da 20 tabletlik bi prozac yollayın, yoksa zıvanadan çıkıcam.


Böyleyken böyle.
Ey Milli Eğitim camiası!
Tüm samimiyetimle durumu size aktardım, gayrı vicdanım rahat. Daha da bi tane proje ödevine elini süren Ecehan.......devam edemiycem.

Durrr! Bişiy geldi aklıma, acaba bunun ticaretini mi yapsak? İyi para kazanırız valla. Hoş, benim bile aklıma geldiyse belki yapılıyordur da büyük şehirde. Haydaaaa.... Kapıya yazıcan, "her türlü performans/ proje ödevi yapılır"


Vallaha durum zaten bundan farklı değil, bilen bilir.

7 Şubat 2012 Salı

Çarpım tablosu x Trabzan: Nostalji

Annem der di,
Çarpım tablosuyla; ikili, üçlü trabzanı aynı anda öğrenmelisin! Öğrendim anne!
Bunu anneciğimin özlü sözü olarak kaydediyorum blog alemine.
1962 senesi Türkiye Atletizm Şampiyonu benim annem.
İyi koşarmış. Tevekkeli değil, yürümeyi bilmezliğimiz ;-) Bi de bize kızar," acele etmeyin, yavaş olun" diye, sanki genlerimizde var!
Annem O benim.
Ah annem; şimdi anlıyorum ne demek istediğini....
Evet, dediğin gibi, yaptığın gibi yapıyorum ben de. Mümkün olsa beşli trabzanı öğreteceğim ne dediğini dibine kadar anlamış olarak hem de...
Hepsi;
Her şey,
Ben,
Benden olanlar,
Sen ve canım babamın verdikleri.
Binlerce kez daha varolun, sağ olun e mi?
Amaaaaa; bu arada eğer biz yanında yoksak bir lokma ekmek yemeyen babamı da ne yerlere ne göklere sığdırabilirm. Canım babam, ilk aşkım her zaman sendin, ben toprak olduktan sonra bile bu; böyle kalacak...
Seninle dans etmekti hayat, nefes almak.
;


Öyle işte.
Say ki duygusal bi akşam, hepsi bu.
Ve bu benim güneşim.
Onlar benim, onlar bana en yüce emanet... Çok şükür.
Bin kez daha dünyaya gelsem, milyon kez sorsalar anan-baban kim olsun diye,
Sadece ve sadec yine yeniden sizi seçerdim. Biliyorsunuz.

Çocuklar da yaş pasta yapabilir, enginar yiyebilir/miş

Maraton koşusuna çıkmış misali ördüğümüz sökülen bere şenliğini sanırım ve umarım ki; dün itibarıyla sonlandırdık.
Kızlarımınkiler hariç diğerlerinin hepsi hediye edildi.
Gece zaman zaman şiddeti 110 km/sa.'e ulaşan fırtına, sitedeki nerdeyse tüm ağaçlarla güreşe tutuşunca,
Ardından da fındık büyüklüğünde dolu yağınca bir tane de kendime öreyim bari dedim.
Rengine bayıldığım bir ip vardı. Alize Lame.
İnceydi tabi Maxi'ye göre.
Ben de ne yaptım, iki kat ördüm.
Sökülür mü sökülmez mi diye ladese tutuştuk, prenseslerimle.
Ve tabisi ben kazandım. ;-)
Ataların boşa gitmiş sözü yok anlayacağınız, azimle duvarı deldim sanki.



Hiç zorlanmadım sökerken. Hatta çift katlı olduğu içun sanki daha bi modelli durdu ;-)
Örmeyi düşünenler var ise, bu da bi seçenek olsun diye sorumlu blog sahibi görevimi ifa edeyim dedim böylece;
Yarışmacı arkadaşlarıma başarılar dilerim.

&&&

Çocuklar da örgü örebilir konusuna daha önce değinmiştik.
Şimdi ne diyorum?
Eeee ladesi boşa kazanmadık ;-)
Çocuklar da yaş pasta yapabilir.

Pudingi evde yaptık, anneannemizin tarifiyle.
Keki Elif yaptı velakin ben zamanında kıvırmadığım için rulo niyetiyle başladığımız yaş pastamızın arasını özür nazır eşliğinde ben kestikten sonra anlar da, muz ve puding koydular, üzerine de tekrar puding sürdüler.


O kadar seviniyorlar ki kendileri bir şeyler yaptıklarında, bu zevki onlardan mahrum etmemek adına yani valla sırf bu yüzden ;-) yaptırıp yaptırıp yiyoruz. ;-)
Talep yaratıyoruz ki, arz etsinler.

&&&

Çocukları mutfağa bağlamışken e ben de boş durmadım tabi, yani yukarda günahımı aldıysanız diye belirteyim dedim.
Dolaptan, elceğizlerimle temizlediğim enginarları çıkardım.


Garnitür hazırlayıp(malzemosları doğrayıp azıcık haşladıktan sonra), bir soğan eşliğinde zeytinyağında hafif kavurdum.


Kavrulan garniturumsuları enginar tabaklarına yerleştirdim;


Bir çay bardağı su eşliğinde enginarlar biraz yumuşayıncaya kadar pişirdim;
Sonra resim çekmeye zor yetiştim; ;-)


Zeynep; faydalı olduğu için yedi.
Elif; ben sevineyim diye yedi.
Bizim için hiç sebep olmasına gerek yoktu zaten ;-)
Balinayla yarışabilir duruma geldik, ehh az bi gayretle bizi yazın suda hiç yadırgamayacak zavallılar.
Daha n'olsun di mi?
Gittim ben.


6 Şubat 2012 Pazartesi

AŞK nedir AŞK?

Okuyacaklarınızı, bu müzik eşliğinde hissetmenizi isterim; buyrun,



Seni arıyordum Şems! Ama dağıla dağıla.
Seni bekliyordum Şems! Ama savrula savrula…
Allah'ım beni Şems ile yarala! Öyle yarala ki akan gözyaşlarım cehennemi söndürsün. Ağlamaktan kör olup görmesem de cennetini. 
Sen varsın ya! 
Şems, Kimya'nın yüzüne doğru eğilirken, pencereden bir ışık huzmesi süzüldü odaya. Oda göz kamaştıracak bir şekilde ışıkla dolmuştu. Bir gül kokusu yayıldı odanın her yanına. Kimya başını pencereye doğru çevirdi. Hemen ayaklarını dizlerine, dizini ise karnına doğru çekti. Tıpkı bir bebeğin anne karnında durması gibi. Kimya yatağın içinde doğrulmaya çalıştı. Tebessüm etti. Dudağından; 
"Efendimiz... Efendimiz..." 
Başı yastığın sağ ucuna düştü."


Beşeri aşkta ilahi aşkı bulmuş bir sevgi damlası Kimya. Bu benim yorumum.
Okurken çoğu yeri defalarca okudum, "bu kadar olabilir mi, sahi" diye de kendime çok sordum. Bana her seferinde "evet bu kadar olur" dedirten cümleleri kurmama sebep olan AŞK'ın önünde eğildim sanki her satırda.
Birçok kişi kitabı çok sıkıcı bulduğunu söylediği için almıştım zaten.
İnanmamıştım AŞK'ın herhangi bir türünün sıkıcı olabileceğine.
Yanılmamışım.
Gönlüm uçtu, aklım fırladı, nefes nefese kalan yüreğime çoğu zaman gözlerimden akanlar da eşlik etti.
AŞK muhteşem. Nasıl, nerede, ne şekilde olursa olsun bir lütuf.
Soluksuz okudum. Mecazen değil gerçekten soluksuz okudum.

&&&

Biri beni incitir, üzerse onun için şöyle derim; "Allah sana uzun ömür ve çok mal versin"
..
- Yıldıznameleri okumakta, riyazyat, ilahiyat, felsefi sözler, astroloji, tefsir, hadis bütün ilimlerde mahirsin, bu nasıl oluyor? Okula gitmedin, dergâhlarda ikâme etmedin, mürşidin olmadı, bütün bunlara nasıl sahip oldun?
- Yürek devletimi kurdum. Yürekten maharetli mürşit mi var? Senelerce aramaktan yoruldum, meğerse aradığım bendeymiş, meğerse bulduğum sendeymiş. Hz.Muhammed Efendimiz okul mu okudu?
-Hayır.
-Okuma yazma biliyor muydu?
- Hayır.
- O halde mağarada işi neydi?
Anlatayım. 
Kuyu Yusuf'un okuluydu, Çöl İsa'nın, Musa'nın dergâhıydı. Mağarada Hz. Muhammed'in yürek okuluydu. İlim sadece hocalardan, kitaplardan mı akar? Bazen onlarca ciltli kitapların anlatamadığını bir deve anlatır. Allah Kur-an'da da deveye bakmaz mısınız?" diyor. Peki biz devede neleri okuyacağız? Mevlana işte senin hamlığın burada. Kitaplara fazla müptelasın. Oysa kainat kitaptır. Hz.Muhammed yürüyen kitaptır. Ağaç, ateş, su kitaplarının satırlarını da okusana!...

Çok düşünürdüm; Şems mi Mevlana'nın hocasıydı, Mevlana mı Şems'in hocasıydı, diye.
Anlıyorum ki; onlar çağlayan birer nehirdiler, bir yerlerde birleştiler, gürlediler; okyanus oldular. Ve anlıyorum ki, hangisinin suyu fazlaydı diye düşünmek hamlığında hamlığı.
Kendimi zaten hep bir hiçlikle tariflerdim epeydir ama hiçliğin ne demek olduğunu yeni anlıyorum ve kendimi o makama yakıştırdığım için utandım.
Mev...Farsça'da hiçlik, yokluk,
La......Arapça'da hiçlik, yokluk,
Na.....Türkçe'de hiçlik, yoklukmuş; MEVLANA ne demekmiş şimdi bildim.
Bende benzer makamlara geçmek gibi ne bir güç var, ne de bunu yapacak yürek. Ama bu tür saf, katıksız, yargılamasız, su gibi berrak, samimi cümleler benim maneviyatımı geliştiriyor.
Başım ne zaman sıkışsa adını anmadan geçmediğim Yaradan'a, başım rahat dediğim şu beyhude geçen günlerde de sarılabilmek beni rahatlatıyor.
AŞK'a hürmet eden gönülleri gönlüme sığdırsam da başka hiçbir şeye yer kalmasa gönlümde diyorum.
Tadına vara vara okuyorum ilk defa AŞK serisi bu kitapları, bir an önce bitirmek gayretinde değilim.
Evde yüksek sesle konuşmaya çekinir oldum, yüksek sesle konuşanları dinleyemez oldum. Yaz-kış soğuk su içen ben; ilk defa ılıklığın tadına vardım. Samimiyeti içtim bir toprak kâseden, kâseyi Kimya sundu bana.

&&&

- Aşk benden doğmadı, aşk beni doğurdu.
Bu alem, nede olsa yalnızlık yeri değil, sohbet, dostluk ve eğlenme yeridir. Fakat ilahi güzellikten veya ondan haber getiren nurlu bir yüzden mahrum olursak hayatın tadı tuzu kalmaz. 
AŞK demek, çetin imtihanlardan geçmek, belayla karşılaşmaktır. Ben gönlümün ayağındaki bağı, zaten aşk peşinden koşsun diye çözdüğümden, hayat yolunda yürürken, gönlümü bela durağında bırakıp yürüdüm. Bugün içime gelen bir ilham esintisi ilâhi güzelliğinden bir koku getirdi, teşekkür olarak şuurumun akılla bağlarını çözerek, yüreğimi, şuurumu tamamen o esintiye teslim ettim. 
Ey akan gözyaşı. Ömrümü alan sevgili, o bahçeme, o baharıma o seyrettiğim güzelliğe de ki: gecelerinden birinde gecelerimi anarsan benim edep noksanlıklarımı hiç düşünme, aldırma.’
En mahrem bir gecenin, en matemli anında akıyordu gözyaşları. Sırların habercileri hızına yetişemiyordu gözyaşlarının. Çok konuştuk, biraz da susalım. Susalım ve ağlaşalım…


Hakikaten susalım.
Sustukça çığlıklarımız darmadağın etsin kötülükleri, sağır etsin kötü düşünenleri.
Hanlar yıkılsın, dil boğaza kaçsın ister ki; ne fark eder?
Eğer bir tutam hoşgörü tohumu, eğer bir tutam sevgi tohumu, eğer bir tutam AŞK yoksa ekmeyi düşlediğin tohumda; boşver ekme gitsin!
Sevmeyeceksen yaratılanı Yaradan'dan ötürü, nefes alıp bitirme kainatı.
Sus Ecehan sen de sus.
Sus ki duysunlar!

Pastane Un Kurabiyesi Tarifi

Ne zamandır un kurabiyesi yapmamıştım. Çünkü ben pastanedeki gibi olsun istiyordum ve asla olmuyordu.
Çabalama dedim kendime her seferinde ve çok güvendiğim bir pastaneden alıp alıp lüplettik.
Asıl damağımın aradığı tad ise K.Maraş'ta ki Arif Şekerlemenin ay şeklinde olan tereyağlı un kurabiyesi, maalesef başka diyarlarda bu tadı bulmak mümkün olmadı.


Evlatlar "çarşıdan almayalım biz yapalım lüfffeeen" deyince pastane sahibi bir arkadaşımı aradım, tarif için.
"Tutturamazsın, yağın başka, unun başka" dedi.
Onların kullandığı margarin susuz margarinmiş, özel adı Biskin'miş.
Ne yaptım ben de, iş yağın suyunu çektirmek değil mi, ayrıca da kaz uçar laz uçmaz mı?
Bir paket sana hamur işi margarini erittim, köpürdüler köpürdüler ama yanmadılar. Sonra o tavayı balkona koydum, hafif donmaya başlayınca üstteki yağ kısmını aldım altta kalan sütümsü bişeydi.
Sonra biraz da tereyağını (vakfıkebir tereyağı cinsinden olmalı) suyu iyice gidene kadar ısıttım, o da köpürdü haliye, suyunun  daha doğrusu sütünün gittiğine emin olunca, o yağı aldım.
İlk püf olarak biskin haline getirdiğim yağ karışımına;
2 su bardağı un,
2 su bardağı buğday nişastası,
1,5 su bardağı pudra şekeri,
2 paket damla sakızlı vanillini de ilave edip hamuru yoğurdum.


Hamuru 1,5 saat buzdolabında beklettim. (Bu da önemli bir püf dikkat edin derim -dediler-)
Sonra, bu yazıyı yazmama sebep olan; kurabiyeye şekil verme kısmına geldim.
Bunun için bir huni kullandım.


Şimdi daha iyi göreceğinizi düşünüyorum;


Nasıl ama?
Hamur pek şekerli olmadığı için ortadaki kubbenin boş kalan kenarlarına tarçın-pudra şekeri karışımı biraz daha hakkıyla dolacaktı böylece.
Ha bu arada son püf noktası da şu; tepsiyi kesinlikle yağlamıyorsunuz.
Derken telefonum çaldı.
Komşumun Denizli'den arkadaşları ona sürpriz yapıp bir kahve içmeliğine geliyorlarmış, "ya ben ne ikram edicem şimdi?" diye sızlanırken, padapadammm gözüm tepsiye takıldı.
"Gel, dedim; hemen fırına atılmalık bir tepsi kurabiyem var"
"Şahanesin sennnnn!" diye bir çığlık atışı vardı ki sormayın gitsin. Sevindirik oldum.
Verdim tepsiyi gitti.
Efenim, misafirleri çoook beğenmiş, bu evde yapılma işi değil, nerden aldıysan söyle devamını alıp götürelim demişler, kalanları da yolluk olarak istemişler, komşum çaktırmadan beni arayıp "vereyim mi?" diye sordu.
-Ne duruyorsun!, dedim.
Dolayısıyla bitmişinin resmini koyamıyorum, bir sonraki sefere inşallah.

Eğer ille de pastane un kurabiyesi severim diyorsanız, anlattığım gibi deneyin derim. 

3 Şubat 2012 Cuma

SEN OLMASAN!

Üstüne yorum yapmak haddimize mi? Haşa.

"SEN OLMASAN ALEMLERİ YARATMAZDIM" demiş Yaradan.


Mevlid Kandili kutlu olsun.

Biliyorum.
Eskiden benim de takıldığım bir konu idi, kandil kutlamacası.
Asırlar boyu kutlanmamış zaten İslam dünyasında. Bizim dışımızda kutlayan islam ülkesi de yokmuş dediklerine göre.
Sultan II.Selim emreylemiş, camilerde kandiller yaktırmış bu tür günlerde oradan almış adını da zaten kandiller.

Şimdi sadece, Yaradan'ı anmaya bir vesile gözüyle görüyor ve seviyorum kandilleri.
İlle de vesileye mi ihtiyacın var derseniz, aslında olmamalı, her nefeste hissetmeliyiz, yağmur yağdığında, güneş açtığında, bir çiçeğe baktığında, bir ölü selası duyduğunda, evet diyorum ya herşey vesile aslında.
Amma velakin ben yeterli değilim, ben de her insan gibi ne kadar kopmaya uğraşsam da nefsimden, hayat gailesinden kendimi tam olarak arıtamadığımdan mıdır nedir, böyle günleri vesile kabul ediyorum artık.
Büyüdüm mü, her büyüdüğüm de biraz daha mı küçüldüm yoksa? Düşünüyorum bunu.
Sağlıcakla kalın.

2 Şubat 2012 Perşembe

Fark yaratan öğretmenler

Muş Merkez Kız Yatılı İlköğretim Bölge Okulu’nun müdürü, Melahat Aydın.
Öğretmen arkadaşlarıyla köy köy dolaşıyor, yolu olmayan mezralara at üstünde gidiyor, okulunu yarım bırakan kız çocuklarını okula yeniden kazandırıyor.


Kendisi, Muş’ta görev yapan tek kadın okul müdürü.
Mesleğinde 19 yılı doldurmuş,
Yaklaşık 4 yıldan beri Muşlu kızların okullu olması için çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.

Yılın öğretmeni, seninle gurur duyduk

450 kız öğrencinin bulunduğu YİBO'ya yeni öğrenciler kazandırmak için hazırladığı 'Bir Şans Daha' isimli projeye Avrupa Birliği'nden 60 bin Euro'luk destek sağlamış.


Ben de öğretmen bir anne-baba evladıyım, kız kardeşim de öğretmen.
İyi bilirim o çileyi.
Uykusu kaçar öğretmenin, hele hele kızlarını okutmayan aileleri gördükçe.
Çırpınırlar bir serçe gibi.
Üstelik hayatın yükünü en fazla omuzlanmış olanlarken, ay sonu ellerine geçen son derece az maaşa gene de razıdırlar. Yollara mollara dökülmezler. 
Ağlamaz öğretmenler.
Ee doğal olarakta ağlamayana meme yoktur.
Olsun varsındır, onlar çabalar, çabalar, çabalar...
Eğitim Fakültesi'ni bitiren ama atanamayan öğretmenlerin çilesi ise zaten bambaşkadır. Suçluluk duymaya başlarlar. Ne de olsa zar zor şartlar altında okutmuştur genellikle aileleri. Onlar dişini tırnağına takarak okulu bitirmiş olmasına rağmen antin kuntin sınavlara girip atanamazlar bir türlü, elleri ekmeği tutamamıştır daha.
İçim acıyor onlarla konuşurken, onları okurken, yazarken.

O yüzden,
Melahat Aydın gibi fark yaratan öğretmenlerin ellerini öpmek istiyorum.
Yarattıkları farkla umut oldukları için.
Bir sürü tomurcuğun çiçeklenmesine baş koydukları için.

Örnek olasın Melahat Hocam.
Sağolasın, varolasın.
Bilirim Time Dergisi'ne kapak olamazsın ama yaptıkların ve yapacakların cümle aleme kapak olsun.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Etli yemeğe soğan olma çabası

Siz karla marla kartopu oynarkene, bizim çocuklar gözlerini televizyonlardan ayıramazkene, orda burda kar niyetine sulu sulu köpük sıkıp çocukları gaza getirip yalandan yalandan karda yürütürüp de beni iki de bir "kızım çok girmeyin oraya dizinize kadar ıslandınız hastalaneceksiniz" diye bağırtırkene iyi miydi?
Alın size;
Burası da Bodrum işte.
Tomurcuklanmıştır da bu yazıyı yazan gazeteci görmemiştir herhalde. Tomurcaklanmadan meyve verir mi anacım erik? Neyse konunun zırt dediği yerde bu değil zaten.
Bizim bahçedeki badem ağacının alt yeşil yaprakları geçen seneden hala durmakta buna rağmen üst dallarda çiçekler açmış. Normal şartlarda pek normal sayılmaz aslında ;-) Gazeteci haklı olabilir mi ne?

Bu da benim minnoşlarımın kar(!) keyfi.


Kar suniydi muniydi amma velakin, yüzlerindeki mutluluk çok sahiciydi. Bakmayın çemkirdiğime gerisi de boştu zaten.


Çok güzel bir coğrafyada yaşıyoruz.
İstanbul'u ayrı güzel, Ankara'sı ayrı güzel, Bodrum'u, Antalya'sı, Denizli'si kısacası heryeri başka bir güzellik sunuyor gören gözlere, anlayan dimağlara.
Bizim resimlerde, "etli yemeğe soğan olma çabası" bir nevi.
Huzurla ve afiyetle kalın.