22 Kasım 2018 Perşembe

S*ktir et aşkı filan

Hayatımda en çok korktuğum şeylerin birinin dişçiye gitmek olduğunu bir kez daha yazayım da kusur kalmasın.
Önce ağrılı sonra korkunçlu saatler geçirdim, işin bir kısmı bitti ama bir kısmı halen sürünecek sanki. Üzüldüm mü yooo çok da değil, limitimi doldurmuştum bugün zaten, Aralık ortası yada Ocak başı devam ederiz artık ;)) Ama şu anda ağzımın içi iğnelerin acısıyla hemhal olmuş durumda, gıcık bir duygu.
Dün başladığım kitabı bitirdim. Soluk soluğa cinstendi ve dün de dediğim gibi, Jojo Mayes, Isabella Allende tarzıydı hissettiğim ki ikisini de çok severim zaten. Ciddi kitaplara ara vermek gerektiğinde iyi bir seçimdi, memnunum. Tarryn Fisher'ı ilk kez okudum. Epeyce kitabı daha var, fırsat buldukça iyi bir kaç kitap daha okurum tahmin ediyorum. Valla yazar olmak harika bir duygu olsa gerek, ince ince dokunmuş ipek kilimlere benzetiyorum iyi kitapları, çooook emek var, çok belli.



Öğle arası eve gidip, dolapta bulabildiğim malzemeleri birleştirip, uydurduğum bir yemek yaptım. Karnabaharları buharda haşladım, eve gidince krema ve az peynir sosla fırına atıcam. Tavuk göğsü, soğan, sarımsak, iki kabak, bir havuç, iki yeşil biber ve sonra iki domatesle karışık bir kavurma yaptım, ısıtılıp yemeye hazır halde bekliyor.
Akşam balerina cif Ecehan olmam, her yeri silip parlatmam gerek, zira yarın mesai de var ve  kayınvalidem geliyor. Arada da nasıl denk gelir bilmiyorum bir zamanlar Çukurova'ya bi zap yaparım herhalde.
Hadi kalın sağlıcakla...

21 Kasım 2018 Çarşamba

Acıkanlar gelsin sağdan sağdan filan

Yağmurlu ve selli ve buna rağmen zorunlu seyahatli bir hafta sonundan sonra ancak kendine gelmeye çalışan bi ben var benden içerde ;))
Sizin aklınızda yine de Bodrum şöyle kalsın istiyorum... Dün, Yalıkavak'ta çekildi, Mehmet Deniz usta tarafından.


Bi gıdım örgü öremiyorum, hep başka türlü bir meşgulüm. Gün içinde aklımda bin tane iş dolanıyo, akşam bi tanesini bile yapamıyorum oysa. Şimdi kafayı en çok, güzel bir etuval kumaşa çarpı işi işlemeye taktım. Mutfak evyesinin üzerindeki minik pencereme bir perde işleyeyim diyorum. Kumaş alabileceğim iki yer var, birine baktım, ikincisine henüz gidemedim. İkinci yere bakmadığım için birinciden de alamıyorum. İkincisi devlet dairesinden beter, 17:50'de kapatıyor ve ben yetişemiyorum ona. ;)) Çok karışık oldu ama böyle işte. İnternetten alamıyorum, dokunmam lazım gibime geliyor, sürünüp gidiyoruz işte. Türk işi motifleri andıran, kilim desenli gibi motifler arayıp buldum, çok zaman harcadım. Zaten hep öyle olmaz mı aslında; ARGE süresi işin kendisinden daha uzun sürer hep. ;))
Cuma günü kayınvalidem geliyor, bir yandan yemeklik öteberi yapıp atıyorum dondurucuya, bir süre bizimle kalacak, yorulmasın diye. Hingel'den sonra büyük mantı denemelerinin devamı olarak Ravyoli yaptım, bi fasıl yaptık/ yedik deneme mahiyetinde zira resim çekmemişim tabakta, siz hayal edin yoğurt ve tereyağlı nane sosu ileydi ;)) valla ben daha da minnak minnak mantı yapmayacam diyorum. Gerçi büyük kızımcığım burdaydı hafta sonu, "bu harika ama minnak mantıdan tamamen vazgeçme lütfen annemmm" dedi. Tamam, tamamen vazgeçmem ama denemeyen kalmasın diyeceğim kadar pratik ve aynı tat oluyor işte. Anlatacağıma resimleyeyim ;))




Ve; fırınlayıp at dolaba ;))


Sonra, Kahramanmaraş'ın yöresel yemeklerinden sulu yağlı köfte (fındık büyüklüğünde hafif yassı), yoğurtlu köfte(fındık büyüklüğünde top gibi yuvarlak)ve sömelek köftenin(uzun parmak gibi) köftelerini hazırlayıp, haşlayıp kaldırdım dolaba. Bulgurlu dışı da etli, çiğ köfte gibi özenle epeyce yoğruluyor. Tabi salça vs yok. o sömelek köfte dediğim uzun uzunları, yarım cm eninde doğrayıp, tereyağı ve naneyle kavurup yiyoruz. Benim kızımcığımlarım çok severler, sık yaparım aslında.



Şimdi bi yemek daha var, zaten anlatmaya gerek yok. Bir arkadaşım yaptı Heybet, et yemeklerine aşırı meraklı bir arkadaşım, çoğu kadın su dökemez eline diyeceğim cinsten bir aslan o ;)) En kısa zamanda et yemeyi seven bir misafir çağırıp, bunu yapmam lazım ;)) Küçük kızımcığım kırmızı ete çok mecbur olmadıkça hiç yanaşmadığından, bu sene de bizimle olduğundan menüleri onun isteğine göre belirliyorum. Büyük kızımcığım eskiden kırmızı ete çok düşkündü ama o da şimdilerde eskisi kadar tercih etmiyor. Ben de -özlediğim- bu gibi menüler için misafir ayarlıyorum ;)) Olay şu;




İşte büle...
Derkennnn... Şimdi şunu okuyorum. Başlardayım, Jojo Mayes tadı verdi, devam ediyorum. İlginç bir başlangıçla başladı, merak da ediyorum.









14 Kasım 2018 Çarşamba

İz ve Lezzet Peşinde

Bahçedeki güllerimi kuruttuğumu daha önce yazmıştım. Vazoya yeni eklemeler oldu, halen kurumakta olanlar da var.


Evde kedi olunca istediğiniz hemen her aksesuarı açığa, ortaya koyamıyorsunuz. Nedense her şeyi kendilerine oyuncak görüyorlar. Dolayısıyla bu gibi şeyler sürekli dolap içinde. Her akşam açıp seyrettiğimi söylesem ;))

Belçika'da bir ekolojist, ekşi maya ekmekler ve onları yapan ellerle ilgili ciddi bir araştırma yapmış. Yazının orijinali burada.  Sonuç olarak diyor ki; "ekşi maya ekmek yapan insanların elleri de ekşi mayaya dönüşüyor." Hani bizim büyüklerimizin de "elinin lezzeti" dedikleri şey. Bu gerçekten varmış yani, bilimsel olarak. Yaptığınız ürünlerdeki mikroorganizmalar ellerinize, ellerinizde çoğunlukla yaşayan mikroorganizmaları da yaptığınız ürünlere aktarıyorsunuz, bu harika değil mi? Uzunca süredir takip ettiğim ekşi maya çalışmaları ile ilgili bu bilgileri öğrenmek, doğru yolda olduğumu söylüyor. Bu izi ve lezzeti mümkün mertebe koruyacağım.


Akşam yemeklerini, mümkün mertebe 18:30 gibi servis ediyorum bizimkilere. Kızımcığımın ders çalışma süreleri uzun olduğundan, bir kaç saat sonra meyve yada bitki çayının yanına bir atıştırmalık yüzünü güldürüyor. Dün çok pratik bir büzgü börek yaptım. Yufkayı dörde bölün, arasına sulu zeytinyağı sürün, masa örtüsüs katlarmış gibi ortadan tutup büzerek halka çizin, en ortasına peynir vs ne varsa koyun, yumurta sarısı sürüp atın fırına. Çıktığında doğal olarak harika olmakla berabe, ertesi gün kahvaltıda bile çıtır çıtırlığını yitirmemiş, ev yapımı bir börekle gönderin evdekileri. Oldum olası gıcık olduğum çarşı poğaçası, feci intikam alıyorum senden, ahahahahaa ;)))


Dün bahsettiğim kitabımı bitirmek üzereyim ve yenisini seçtim bile. Çok merak uyandırdı bende, bakalım nasıl olacak, heyecan duyuyorum.


Burası Yalıkavak... İlk resim Gerişaltı mevkiinden. Karşıda Kalimnos görünüyor. Çok sevdiğim fotoğraflardan...

Fotoğraf: Ethem İbrahim Cilsoy
Fotoğraf: Mehmet Deniz
Bu güzelliklerin de izi, lezzeti kalıyordur di mi bi yerlerimizde?


13 Kasım 2018 Salı

Bitse ne, bitmese ne...

Gümüşlük'te gün doğarken...

Fotoğraf: İbrahim Hakkı Zırh
İçimi açıyor burada yaşamak. Gün doğumları ve gün batımları enfes lezzette. Hele de şu aylar, hani büyük bir yorgunluğun ardından dinlenmeye çekilmiş gibi doğa. Yalın, sessiz... Çoğu zaman "doğa yoga yapıyor" diyorum.
Bir kitaba başladım. Yazarına bayılmam hariç, her satırında bir şeyler öğrenmekte geç kaldığımı hissettiren satırları, onun tüm eserlerini ezbere bilmem gerektiğini hatırlatıyor. Zaman zaman hayıflanıyorum, niye bu kadar geç kalmışım diye. Bunu da öyle okuyorum. Uzun süredir bir kısmını bilip, bir kısmını da tahmin ettiklerimin bir bilim insanı tarafından dile getirilişi. Keşke herkes okusa, öğrense dediğim türden 104 sayfacık bir dev bu kitap.


Ekmek yapmaya devam ediyorum. Karakılçık ve çavdar ağırlıklı yapıyorum bu ara. Hatta bu akşam eve gittiğimde mayalanmış bi ekmeği fırına yollayacağım. Pişen ekmek kokusuna bayılıyoruz.
Örgü örmeye devam ediyorum. Siyah hırkanın ilk koluna başladım.
Boğazımın arkasında bir fabrika çalışıyor gibi, sürekli bir üretim halinde, bir türlü atlatamadım. Bi terle, bi üşü mevsimi olduğu için bu defa severek kabul ediyorum ama yine de. Doğal.
Haftaya kayınvalidem gelecek. Ben davet ettim. Yalnızbaşınalığına, istediği kadar arkadaşlık edeyim, ara vereyim dedim. Biraz yemeklik şeyler hazırlayıp dondurucuya atasım var, pratikçe pişirelim, o uzun saatleri daha iyi değerlendirebilelim diye.
Maydanoz diye tee bir ay önce ektiğimiz bölüm yeşerdi diye bi seviniyodum ki sorma.Lakin dün farkettim ki onlar hiçte maydanoz değil. Ne bilmiyorum. Şaşırdım kaldım. Soğanlarda ve nanelerde minik kıpırdanmalar var, bu sevindirici.
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'yu izledim.


İlhami Algör okumamıştım/ hikayelerinden uyarlanan film izlememiştim hiç. Çok etkilendim. Film böyleyse, kitap daha da iyidir mutlaka. Hep öyle oluyor. Pek çok cümle var altı çizilecek ama en aklımda kalan şu; "aynı kitabı okuyup farklı yerlerin altını çizmişiz"...
Okumakta olduğum kitapla ilgili hislerime de nasıl oturuyor... Aslında pek çok şeye... Bi de şu cümle vardı; "bitse ne, bitmese ne"...
Neyse işte.
Gün doğar, gün batar... Ne doğuşa ne de batışa; ne üzülmek ne de sevinmek gerek. Hepsi ayrı güzel. Belki de hep aynılar... Enfes lezzette...

Yalıkavak'ta gün batarken...

Fotoğraf:Mehmet Deniz





9 Kasım 2018 Cuma

Andığım/Anladığım 10.Kasım

Anmak kolaydır aslında da; anlamak... İşte o zordur.
Rahmetli dedeciğim her 10.Kasım sabahı erkenden traşını olur,  beyaz gömleğini giyer, siyah kravatını takar,  takım elbisesini giyerdi. Ajanslar (radyolar) o gün hep Atatürk'ün sevdiği şarkıları çaldığı için, sürekli makul bir ses seviyesinde tüm gün açık olurdu. Saat 9'u 5 geçe siren seslerini duyunca ayağa kalkar, saygı duruşunda bulunur akabinde İstiklâl Marşı'nı söylerdi. 10.Kasım'larda kalabalıklarda değil, tek başına olmayı daha çok sevdiğini düşünmüşümdür hep. Öğleden sonra gibi bir saatte masasına -aslında rakı içen bir adam olmadığı halde- Kulüp Rakısını koyar, yanına biraz da beyaz leblebi, kâh dalarak, kâh ajanstan duyulan şarkılara, türkülere eşlik ederek, son derece duygusal bir halet-i ruhiye ile geçirirdi o gününü. Ben ortaokul, lise yaşlarımda onun bu 10 Kasım geleneklerini seyretmeye hep ona giderdim. Çok ısrar ettiysem, o da babasından duyduklarını, o yıllarda yaşananları anlatırdı ufak ufak. Hakikaten son derece titizlikle ve her anını anlamlandırarak geçirirdik o günü. Çocuklarına da aynı duyguları yaşatmışmış zaten, şimdi herkes onu anıyor bu vesile ile, kalpten teşekkür ediyorlar babalarına, anılarına. Dedemin babası namı-ı değer Göde Ali, Sütçü İmam olayında Sütçü İmam'a silah temin etmekle yargılanmış, arşivlerde adı sıklıkla geçen, milli mücadelenin kahramanlarından. Direniş sırasında yaralanmış, gazi olmuş. Hal belki de böyle olduğu için dedem sıklıkla babasından olan biteni dinlediğinden, şeksiz şüphesiz Mustafa Kemal hayranı idi. "Bir anamın, bir de Ata'mın ölümüne ağladım" derdi...
Dedem ve onun dönemindeki herkesin o günleri daha iyi anlamış olması tabi kuvvetle muhtemel. Bizim hikâye gibi dinlediğimiz o günleri bizzat yaşamışlar. Dolayısıyla da onların anmaları, anlamaktan geçmiş, lezzetlenmiş.
Başta ulu önderimiz olmak üzere hepsinin de ruhları şad olsun.
İşte o günlerden unutmadığım bir başka detay da, kasımpatı. Her gördüğümde mutlaka 10 Kasım gelir aklıma. Belki de o yıllarda çiçekçi filan çok olmadığı için, her 10 Kasım'da Atatürk köşesini kasımpatılarla süslediğimizden. Benim okula götürdüğüm kasımpatılar da dedemin yetiştirip, özenle kocaman bir buket haline getirmesinden.
Bugün yine bir "anlayarak anma" ruhuna evcek ulaşalım diye, dedemi de yad ederek kasımpatılar aldım. Bu da, bundan sonra bizim geleneğimiz olsun istedim. Ömrüm boyunca da devam etmeyi diledim.
Nur içinde uyu Ata'm...
Sana minnettarız...




7 Kasım 2018 Çarşamba

Gülsen Varol * 6.Kasım.2018

Aslında dün akşamdan itibaren de defalarca açtım bu sayfayı.
Baktım, baktım, baktım.
Kapattım.

Gece uyumadım.
Tarifi imkansız acı çekiyorum.

Yıllar önce blogcuda blog yazmaya başladığımda tanıştığım, zaman içerisinde aramızda bambaşka bir yakınlık oluşan, taa buralara beni ziyarete gelen hatta, öptüğüm, kokladığım, saatlerce sarıldığım, yani çok ama çok saygı duyarak sevdiğim...
Bana "Mami" desene dediği için, Mamiciğim dediğim...
Bazen dolar, taşar "Okyanus Yüreklim" de derdim...
O bana hep "Ecelerimin Ecesi" dedi.
Gülsen Varol...
Albümdekiler/ kuytular / hasret senfonileri / yapraklar bloglarının sahibesi...
Dün...
.
Eminim sevgimi hep hissedeceksin yine.
Eminim huzurlu bir uykuda olacaksın.
Seni hep hatırlayacağım Mamiciğim...
Okyanus Yüreklim...
Güle güle...






6 Kasım 2018 Salı

Minimal / Mim / Dün yaşananlar

Hep daha fazlasını istediğim yaşlarımı güvenle geride bırakıyorum. Adını koymaya da çalışmıyorum. Bilinçli bir tercih olarak devam ediyorum buna. Aslında bu kararı almamda küçük kızımcığımın inanılmaz güzel bir katkısı var. Minimal düşün, basit olsun, karışık olsun, her ne ise olduğu gibi kabul et gibi bir şey. Şövalyeliği bırakma bazı anlamlarda. Yukarıya çıkmaktan vazgeçme gerektiğinde, aşağı inme gerekirse... Özü şu; gönüllü olmak. Evet buna gönüllüyüm. Hiç bir baskı altında kalmadan özüme dönmek gibi.
Misal buraya yazarken, konsept şu olmalı, buraya bağlanmalı, şöyle bitmeli demiyorum uzun süredir. Bu daha kolay. Hem daha olduğu gibi. Yaptığım her şey, benim için önemli. Ömrümün bir kaç saatini, birkaç dakikasını bile olsa veriyorsam, neden önemsiz olsun ki zaten. Hiç bir şey yapmıyor olsam da önemli. Onlar toplaşıp, ömrümü oluşturuyorlar neticede.
Yeni bir şeyler yaratmak için, mutlaka bir şeyleri de yıkmak gerekiyordur belki de. Eskiyeni yenilemek gibi. Hayatın üzerinde DIY  gibi. Bak sevdim bu fikri. Evet yapmaya çalıştığım şey, daha doğrusu dürtüm tam olarak bu...Yupppiii....
Yazmak harika bir şey dostum...
Ve Turgutreis'te gün batımı şöleni. Filtre yok, efekt yok, gerçekten budur görünen, şiir gibi...

Fotoğraf:Belgin Engin
Dün akşam, daha önce yapıp, dondurup, soğutucuya attığım, peynirli Hingel (yada Tortella'ları diyebiliriz bence) haşladım, yoğurtladım, üzerine nane sosla enfes bir tat oldu. Küçük kızımcığım tam not verdiğine göre, dolaptan eksik etmeyeceğim tatlardan biri oldu böylece.
İyice halsizleştim akşam, mercimek çorbası yapıp içtim, üstüne meyve çayı, eh baktım oturacak hale geldim, kızımcığımı odasına yollayıp, açtım Masterchef'i, aldım elime örgümü. Bir milyon dakika reklamla beraber (bazen reklamlar o kadar uzun sürüyor ki ne seyrettiğimi unutup, başka kanal açıyorum) saat 1'e kadar süren programı izledim, ördüm. Böylece ilk ön parça bitti. İkinci ön parçada ilik açacağım için onun hesaplamalarını yaptım, işaretledim, böylece daha kolay başlayabilecek hale geldim. Rengi tam siyah ama görünsün diye çektiğim fotoğrafta gri gibi durdu. Şimdilik bu haldeyiz;


100 gramlık yumakla arka ve bir ön parça bitirdim. Ne kadar hafif olacak diye sevindim. Gerçi dikiş ipliğinden hallice olan bu tiftiği, 6 numara şişle örünce öyle haldır haldır gitmiyor. Ama ince ipe, kalın şiş dokunuşunu her zaman çok seviyorum.
Yatmadan önce birkaç sayfa kitap okudum. İkigai'den rastgele seçtiğim sayfalar. Bütünce okumama gerek olmayan kitapları böyle okumayı çok seviyorum. İnanılmaz bir şekilde evrenle aramdaki enerjiyi anlıyor ve her defasında daha da şaşırıyorum çünkü. Neyse işte tam yatayım derken bastıran öksürük huzursuz etti beni epeyce. Dik yastıklar, burun spreyi, zeytinyağı filan derkennnn, e saat 3'ü geçiyordu en son saate baktığımda.
(Gene tersinden geldim ama ;)) gündüz zaten bütün gün çalışarak geçtiğinden pek anlatacak bir şey de olmamıştı. Bağıran, çağıran, her şekilde, her şeye itiraz eden vatandaşlarla doluydu çoğunlukla. Ha bi de ağrıyan başım, kısılan sesim vardı beni zorlayan.
Böylece  Şebocuğumun mim görevini de yerine getirdim belki. Dün'ün hikayesi bu çünkü. Sana kocaman sarılıyorum Şebnemciğim. Hatırlanmak güzel şey...




5 Kasım 2018 Pazartesi

Basitçe günler...

Sarı yaz yerini pastırma yazına bırakırken ortaya enfes manzaralar çıkıyor bu şahane yerde...
Gözünün gördüğü her yer, muazzam bir sergiyi gezdiğinizi hissettiriyor sanki... Bakmalara doyamıyorum. Hele bir de hakikaten güzel resim çekenin objektifinden olursa daha da doyamıyorum...

Fotoğraf:Mehmet Deniz
Fotoğraf:İbrahim Cilsoy
Bu yazdan hatıralar saklamak istiyordum.
Her açtıklarında renklerine  bayıldığım güllerimi kuru çiçek yapıyorum. Özenle vazolarına yerleştiriyorum. Gül verme işi bitene kadar devam edip, dolduracağım o vazoyu. Plastik çiçek sevmiyorum. Kendi kuruttuklarıma bayılıyorum. Yaşadıklarına inanıyorum böylece.





Hafta sonu minik ekmekler yaptım ekşi mayadan. Bu da farklı bir güzellik oldu, sandviç ekmeği gibi de kullanılabildiği için...


28 Eylül'de kurduğum probiyotik turşuları 15 gündür yemeye başlamıştık. Muazzam bir ekşilik, harika bir tadı olmuş. Barlanma, küflenme vs gibi istenmeyen durumlar yok şükür. Her tabağa koyduğumda resim çekiyorum kendimi alamayarak, baktım zibilyon tane olmuş, bari biri de burada olsun dedim.



Küçük kızımcığım lahana ve havucu çoook sevdiği için ona ayrıca yeniden kurdum bi de.


Siyah örgüyü kazak yerine hırka yapmaya karar verdim. Arkası bitti, bir ön parça da yarılandı sayılır. Acele etmiyorum bu sefer, keyfe keder devam ediyor.

Son olarak Tanrılar Zar Attığında / Andre Alexis okudum. Eğer bir yazar olsaydım, bu kitabı ben yazmak isterdim dedim kendime.


Michelangelo’nun Vatikan’da yaptığı en önemli eserlerden biri olan “The Creation of Adam“dan (Adem’in Yaratılışı) tablosuna bayılan biri olarak, kapaktan inanılmaz etkilendiğimi de belirtmeliyim. Tanrı figürünü cesaretlice resmetmek, gayet yürekli bir iş olsa gerek, hem o devirde, hem de bir de Vatikan'da... 
Michelangelo, o günkü inanışın tersine, Tanrı’yı Adem’in suretinden resmetmekle birlikte, yıllarca insan anatomisi üzerinde çalışmış ve dehasına hayranlık duyacağımız gibi,  Tanrı’yla meleklerinin alanına uzaktan bir bakıldığında, insan beyninin biçimini ayrıntılarıyla göstermiş. Daha pek çok özellik barındıran olağanüstü fresk, 570x280 cm. ebatlarında ve bir seneye yakın bir zamanda St. Pietro Bazilikası‘nın tavanına işlenmiş. Olağanüstü... Nefes kesici...


Amma çok yazmışım, gideyim ben, düşüncelere dalayım, ilacımı içeyim, faranjitimi seveyim...


31 Ekim 2018 Çarşamba

Karşıklık üzerine, Sfumato filan

Karışıklık üzerine...
Çoğu zaman yanlış yada sevimsiz olarak adlandırılan...
Mesela örgü örüyorsun. İpleri karman corman, gelişigüzel kullanıyorsun.
Hangisi denk gelirse...
Plansız...
Sonuç genellikle sıra dışı çok güzel oluyor.
İlmeği hatalı alıyorsun. Sıra dönümünde aynı yerde aynı hatayı yapıyorsun, tekrarlıyorsun hep, bitene kadar, model oluyor.
Tasarım...
Plansız...
Sonuç genellikle sıra dışı güzel oluyor.
Hep aynı şeyi yapmaktan, yaşamaktan, görmekten sıkıldığın zamanlar hele kurtarıcıdır karıştırmak.
Aslında anlamaya/anlatmaya çalıştığım karışıklık kelimesi yerine, ritim kelimesinin daha cuk oturduğunu düşünmeye başladım... Ona bu ismi veriyorum artık...
Bunu deneyimledim.
Hoşlandım da.
Bir de şu var aklımda. Matematiksel düzlemde doğruya daha yaklaşabilerek içime daha çok sindirebilmek için... Şu; bugünün hisleri, tecrübeleri, yaşanmışlıkları varken elimde, yarını nasıl planlayabilirim ki? Ne yapsam eksik kalır bence zaten. Yarına, illa ki bambaşka hisler, tecrübeler ve yaşanmışlıklar eklenecektir zaten... Böyle düşünmek daha da rahatlattı beni. Şöyle bir sağlaması da var zaten bu fikrin; bugünüm de geçmişimde planladığımdan neredeyse 170 derece farklı, e o halde hakikaten yarını planlamaya kalkışmak zaman kaybı... Sonra üzülüyorsun çünkü planladıkların olmuyor pek tabi ki. Kendi elinle kendi mutsuzluğunu yaratmak bir nev-i...
Yok yok, gerçekten vazgeçiyorum artık desem, bu bile bir plan mı, yine mi özgürleşmek adına kısıtlamak döngüsünde boğulacağım diye endişeleniyorum bu sefer...
Sfumato var bi de. Nil Karaibrahimgil'in Nil'in Kelebekleri kitabında okumuştum ilk bu kelimeyi.   Bilinmeyene açık olmak. Şüphe içinde olmaya dayanıklılık. Cevabını bulamadığın şeylerin serinliğini kabul etme. Oradan gitmeme. Sırtına bir şey alıp o ortamda durma. 
Basitleştirmek üzerine...
Bulamaç gibi olmuş beyinlerimiz, çoğu zaman en basiti yakalayamıyor.
Bunu en iyi bebekler ve çocuklar yapabiliyor... Tertemizler çünkü... Ritimleri bozulmamış...Gıpta ediyorum...
Falan filan...

Fotoğraf:Mehmet Deniz/Bodrum




30 Ekim 2018 Salı

Sıradan sıradan öylesine...

Güzel bir hafta sonuydu çünkü büyük kızımcığımın gelişiyle bütünleşmiştik...
Gerisi elbette sıradandı... Sıradan olmasını seçtiğim için...
Siyah örgünün kazak değil de hırka olmasını önerdi büyük kızımcığım. Ben henüz karar vermedim, kazak daha çabuk biterdi aslında, şimdi iki ön parçayı denklemek için say dur, hem de siyahken. Bilmiyorum, zaten henüz ilk arka parça da bitmiş değil...
Hindiba haşladım, deniz börülcesi haşladım, ot mevsimine kucak açmış olmak güzel....
Beyaz lahanayı incecik doğra, hafifçe tuzla ovala, at derin bir kâseye. İçine aynı mıktar olacak şekilde yeşil elma doğra incecik, mümkün mertebe, lahanalarla aynı düzende. İkisini de yoğurtla karıştır, istersen azcık sarmısak ekle. Enfes bir tür salata oluyor, yap bi gün, tavsiye ederim.
Nihayet büyük kızımcığıma taze İtalyan makarnası denememi tatırdım, çoook sevdim dedi. Bir ara yine yaparım.
Annemin tarifiyle, kabaran yufka böreği yaptım, peynirli. Kızımcığımlarım çok seviyor diye. Güzel oldu. Hatta büyük kızımcığıma bir tepsi daha yaptım, giderken yanında götürdü, yemek kaçırma seanslarından sonra yardımcı olsun diye.
Evin içindeki işler -çok şükür- bitmek bilmediğinden, bahçe son 4 yılın en bakımsız halinde. Hafta içi zaten mümkün olamıyor, hafta sonu da zaman kalmıyor bir şekilde.
Üçümüz de saçlarımızı kestirdik. Büyük kızımcığımla ben oldukça kısa, küçük kızımcığım sadece kat istedi. Bugün yarın boyamak için boya aldım bi de. Altın karamel istedi bu sefer canım. Üşendim boyamadım henüz.
Yazarlık hakkında felsefik bir sorgulama kitabı aldım. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu - Italo CALVINO. Henüz bir fikrim yok, azıcıcık okudum.
Akşama, yine hindiba salatası var. Giderken hamsi bulabilirsem, hamsi kuşu yapacağım küçük kızımcığıma. Haa bi de süt kaynattım öğlen, gidince yoğurt mayalayacağım.
Koca 4 gün, kuaför haricinde evden çıkmamışım, sabah işe gelirken fark ettim. Mutluydum ama böyle yada ne bileyim ben öyle koyuyorum adını. Kuaförden çıkınca bir an önce ve hemen eve gelmek istemiştim diye böyle düşünüyor olabilirim, bilmiyorum ama emin değilim. Kızımcığımlarım "Napoli'nin Sırrı"nı izlemeye gidelim dediler, gitmedim, okuyacağım diye. Onlar gittiler. Büyük kızımcığım film için pek bi yorum yapamayacağını, küçük kızımcığım esaslı bir yönü olduğunu söyledi gelince. Uyuklamış olmaktan, easslı bir karar verdiğimi düşündüm ben de...
İş günü de gayet sıradan. Bu da gayet iyi demektir zaten.
İnsan belki de bir yaştan sonra (ben 40 yaş günümde böyle hissetmeye başlamıştım) heyecan aramıyor. Yoruluyor belki de. Belki de eline geçmiyor da kendini böyle kandırıyor, bunu da bilmiyorum. 
Ne çok şeyi bilmediğimi biliyorum. Öööyle sıradanım ki, hayattan başka bir şey beklemek haksızlık olurdu galiba. O yüzden... Memnunum...
Ama bir yerde sıradışı bir şey var ve ben ona ulaşmak üzereyim gibi delice bir hissim de var.
Karmakarışıklık...
Hayatın ta kendisi gibi...
Karmakarışıklığın bile aslında sıradan olduğunu kabullenmek gibi...
Bilmiyorum, işte öyle...