16 Ekim 2012 Salı

Sonunda bir bakmışsınız hayatınız kaybolmuştur

Hani bazen insanlığımızın, duygularımızın, işe yaramışlığımızın, faydalılığımızın, üretkenliğimizin muhasebesini yapmayı unuturuz.
Bazen de bir şeyler olur, salt ben yaşamıyorum ki bu dünyada, benim de diğer insanlar için yapabileceğim bir şeyler yok mu ki? deriz.

Şimdi tüm dikkatinizle aşağıdaki yazıyı okumanızı istiyorum.


"Şimdi oturun bir düşünün hayatınızda ne gibi engeller var.
 Ben size bazı örnekler vereyim.

 Bazen okulumuzda bir işi başarmamıza arkadaşımız engel olur, bazen iş yerimizde yöneticimiz yükselmemize engel olur bazen annemiz, babamız okumamıza engel olur bazen ekonomik sorunlar birçok şeyi yapmamıza engeldir ama bunların hepsi aşılabilir ve çözümsüz değildir.

Şimdi birde size hiçbir çözümü olmayan ve aşamayacağımız engellerden bahsedeyim. Duyamamak, görememek, yürüyememek, konuşamamak, zihinsel yetersizliğe sahip olmak yada otizm, asperger, serabral palsi, down sendromu gibi rahatsızlıklara sahip olmak. İşte hayatınız boyunca bunları aşamazsınız asıl engel bunlardır ve bunlar sadece bu engellere sahip olanları değil ailenin her ferdini etkiler en çokta anne ve babaları.

Her şeyden önce ideallerinizden vazgeçersiniz o andan itibaren yalnız çocuğunuz vardır çünkü o asla hayatını kendi başına idare ettiremeyecektir onun arkasında hep sağlıklı bir insan olmak zorundadır.
Sonra yavaş yavaş arkadaş çevreniz sizden uzaklaşır aileniz bile yeterince destek olmaz çoğu zaman sizin yaşadığınızı yaşamayan asla anlayamaz sizi yeni arkadaşlarınız olmaz çünkü sizin engelli bir çocuğunuz vardır insanlar korkar kaçar.

Alışverişe, restorana, kahve evlerine gittiğinizde bütün gözler sizin üstünüzdedir çünkü sizin çocuğunuz sorun yaratandır. Birde bütün bunlar yetmezmiş gibi özel eğitim imkânları, sağlık imkânları yetersiz kalır bir sürü bürokratik işlem vardır önünüzde kısacası artık hayatınız çok zordur.
Başka çocuklar oynamak istemez çocuğunuzla siz ona sosyal ortam yaratmak için kendinizi parçalarsınız ve bütün bunların arasında kendinizi kaybeder unutursunuz.

Sonunda bir bakmışsınız hayatınız kaybolmuştur."
Bu yazı benim özel ve güzel dostlarımdan Elif Şenol'a ait. Bu yüzden çok daha anlamlı. Çünkü Elif'in yazdıkları öyle her birimizin izleyip yazdığı cinsten değil. 

Elif bu yazdıklarını yaşıyor. Ama dramatize etmeden, eli taşın altında taşıyor bu bayrağı.

Öykü'süyle...


Öykü'nün doğum esnasında oksijensiz kalması sonucu konuşma merkezi etkilendi, buda öğrenme bozukluğunu geliştirdi.
Şu an Öykü'nün tanısı yaygın gelişimsel bozukluk.


Öykü'nün ailesi hem anne hem baba tarafından bakıldığında tabiri yerindeyse "üstün zeka" diyebileceğim insanlardan oluşmakta ve gen haritası pırıl pırıl. 

Aslında Elif'in yazdıklarının üstüne yazacak cümle bulamıyorum.
Ancak şunu biliyorum ki, her birimizin her daim başına gelebilecek engeller olabilir. Şu anda bizlerin, çocuklarımızın engelsiz olması hep böyle gidecek anlamına pek tabi ki gelmiyor. 
Kafamızı kumdan çıkarmaktan bahsediyorum yani.
Taşın altına ellerimizi sokmamızdan.
Bir ev hanımının da, çalışanın da, herkesin ama herkesin yapacağı bir sürü şey var onlar için.













Elif bütün yazını Öykü'nün gittiği okulun ( YAHŞİ EĞİTİM UYGULAMA OKULU VE İŞ EĞİTİM MERKEZİ) aile birliği için açtığı stantda geçirdi. Orada hem çocukların hem de kendilerinin yaptığı el işleri, aksesuarlar, takı vs. şeyleri satarak kazanılan parayla özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar için gerekli eğitim materyalleri aldırdı hem de gözlere, kulaklara, bizlere "heyyy biz de varız!" mesajı verdi herkese.

Elif'in yazısını tekrar tekrar okuyorum.
Sadece kendi yavrusuna değil, herkese kucak açıp 50 derece sıcakta tüm çocuklar için neler yapmaya çalıştığını avuçlarım patlarcasına alkışlıyorum. Ama bu yetmez. Ses çıkarmalı, başka birşeyler yapmalıyız onlar için ama hiçbir şey yapamıyorsak standları için bir sürü şey yapabiliriz gibi geliyor bana. Yani, sadece "Allah yardımcıları olsun" demek yerine, karınca kararınca, minicik bir iş, minicik bir malzeme, minicik bir oyuncakla birlikte çok güzel şeylere imza atarız gibi geliyor bana.

Hadi bi düşünelim, bakalım neler çıkar? 
Ve o çıkanlar bize ne öyküler yazdırır...

















15 Ekim 2012 Pazartesi

Çiğ börekten çiğ süte...

Hayat devam ediyor. Evet devam ediyor.
Kimi zaman alarak, kimi zaman vererek, kimi zaman boşa sararak; ama evet en nihayetinde hayat devam ediyor.
Güzel bir hafta sonu yaşamak ve yaşatmak için tüm gücümle uğraştım.
Lizbon'a Gece Treni'ni bitirdim, keyifliydim.
Aşk'a şeytan karışır'a başlamıştım bile, keyfim katmerlenmişti.

Çok sevdiğim arkadaşlarım Elif-Hakan ve kızları Öykü ile pazar pikniği bile planlamıştım.
Keyifle hazırlıklar yaptım.

Çiğbörek için kıymalı-patatesli iç kavurdum.


Üşenmedim hamur hazırladım, tek tek açtım.





Ve sonuç;

Çok güzel de oldu.

Piknik Elif'in tavsiyesi üzerine, Yalıkavak'ta deniz kenarında bir yerde gerçekleşti. Hava güzeldi, yemekler güzeldi, çocuklar neşeliydi, e daha ne olsundu.
Elif buruktu, İzmir'de yaşayan dayısı kalp krizi geçirmişti. Sohbet iyi gelmişti gerçi, yalnız kalmasından daha iyiydi.


Bank bulamayıp, sergi de getirmemiş olup araçlarımızda ne varsa üstüne oturacak, serdik oturduk. Yedik, içtik.
Dönüşte bizim eve geldik. Kahvemizi, çayımızı da içtik ve Elifler 20:00 sıralarında bizden ayrıldılar.
Kapıyı örttüğüm anda telefonum çaldı. Arayan arkadaşımdı, Nilay.
Kem dedi, küm dedi, "sana kötü bir haberim var" dedi, acayip derecede ürktüm.
"Orhan Bey'i öldürmüşler" dedi.
.....
......
Neeee?! Nasıl yani?!
"Biraz önce Muğla'dan bir arkadaş aradı, Antalya'da hastaneye kaldırılmış ama orada...."
"Ölmemiştir belki de, belki de asparagas haberdir Nilay, hı olamaz mı?"
"Canımmm, sanmıyorum haber internete de düştü ve açıklamayı yapan Vali Bey..."
...........
.......
İkimiz de tıkandık ve telefonu kapattık.
Orhan Bey iki yıl önce Muğla İl Özel İdare Su Kanal Hiz.Müdürüydü. O zaman bizim, şimdi Antalya Valisi olan, kendisini çok ama çok sevip, çok takdir ettiğimiz, neredeyse her gün andığımız Ahmet Altıparmak'ın ekibindeydi. Şimdi de Antalya İl Özel İdare Gn.Sekreter Yardımcısı.
Birlikte, yarımadanın katı atık projesini yürütmeye başlamıştık, proje koordinatörümüzdü o bizim.
Saatler, günler boyu bir arada olduk.
Birlikte İspanya'ya gittik.
Proje büyük bir ivme kazandı vs vs.
Bizim piknik yaptığımız saatlerde, ailesiyle gezmeye çıkacağı sırada evden "kavga eden bir grubu görüp" apar topar aşağı inerek onları ayırmaya çalışırken...
Bacağından, karnından ve kalbinden aldığı bıçak darbeleriyle ağır yaralanıp....
Kaldırıldığı hastanede tüm müdahalelere rağmen...

Hiç sigara içmedi.
Hiç alkol kullanmadı.
Çok dua ederdi hep, herkes için.
Çok girişken, çok çalışkan bir insandı.
Ve 41 yaşında 3 çocuk babası.

Dün akşamdan itibaren feci derecede üzgünüm. Bir kavga ayırmak gibi son derece insanî bir çabayla bir caninin vahşi bıçak darbelerine maruz kalarak aramızdan ayrılmasına duyduğum hissin adının üzüntü mü yoksa .....yoksasını da bilemiyorum işte.
Mekânı cennet olsun, nurlar içinde uyusun.
Geride kalanlarına sabırlar versin.
Böyle demekten başka ne gelir ki elden? Kim Orhan Bey'i tekrar geri getirebilir?
Annesi "kurban verdim oğlumu, bugün benim bayramım" demiş tabutun başında oğluna sarılırken.
Acı, çok acı...Allahım sabırlarını artır.

4 Ekim'de Hayvan Hakları Günü için etkinlik yaparken "can kıymeti bilen nesiller yetiştirmek için çabalıyoruz elimizden geldiğince" demiştim açıklamamda. Bugün o yazı tekrar gözüme çarptı.
Can kıymeti bilen nesiller...
Çok mu zor? Can kıymeti bilmek çok mu zor?
Çok mu zordu bıçağı 3 kez saplamamak?
Çok mu zordu, bir pazar gününü bir aile için cehenneme çevirmemek?

Hayat devam ediyor.
Kimi zaman alarak, kimi zaman vererek, kimi zaman boşa sararak; ama evet en nihayetinde hayat devam ediyor.
Ve
Kimimiz çiğ börek yaparken, kimimiz çiğ süt emmiş birilerinin kurbanı oluyoruz.
Acı.
Acıtıyorlar.
Acımıyorlar.














12 Ekim 2012 Cuma

Nikah şekeri dediğin

Birlikte çalıştığımız kızçelerden biri olan Güzide'mizi evlendirdik, başına kuşu kondurduk.
Bu aralar Bodrum'da düğün mevsimi, öyle ki hafta sonları ikişer, üçer dolu.

Neysem, Güzide kızımız pek narin, pek ince, pek duygusal ve pek bir denizsever bir kızdı. Hani bu devirde zor bulunan cinslerden. Gerçi ben ona gündüzleri iş yağdırdığım yetmiyor gibi akşamları da örgü ödevleri veriyordum, sayemde ;-) becerikli annesinin kanatları altında kırmızı bir bere ve atkı bile örmüştü.

Neyse işte, Filiz'le kafa kafaya verdik, Güzide'nin nikah şekerlerini biz yapalım dedik. Malum blogdaşlarıma bir özenmişliğim var ya ;-)
Filiz, İzmir'de bir arkadaşından 300 adet deniz yıldızı istedi. Ben onları yıkadım kuruttum felan. (Güzide deniz yıldızını pek sever)


İpek tül denen ekru renkli tüller aldık.
Elvani renk de organze kurdela.
Bujiteri dükkanından da inci kolyeler aldık.
Çiftimizin güzel bir resmini bastırdık yuvarlak formda, tek tek kestik onları. İsim yazmak yerine resimlerini koyalım diye düşündüm, maksat değişik olsun.
Burada malzeme bulmak tabi ki şehirlerdeki gibi kolay ve ekonomik değil ama azmettik bi kere.
Mesai ve günlük ev işleri haricinde epeyce saatlerimi verdim kendisine, Filiz de bana yardım etti, yeğeni Burcu ile birlikte.
İlk işimiz ya, tüm kurdelaların ucunu kırlangıç kestik ve herbir şekere iki farklı renk kurdela bağladık.
Düğün oldu bitti, ürünlerimiz büyük büsbüyük övgüler aldı, bi sevindik sormayın.
Güzide bayıldı -ki en önemli kısmı buydu çünkü son ana kadar kendisi de görmemişti-
Resimler çekmeyi unutmuşuz tabi ben de dün gece kendim için aldıklarımdan yine de göstereyim dedim.


Tüller 25 cm çapında yuvarlaklar olarak kesildi.
Adı nikah şekeri olsa da biz şeker yerine pirinç koyduk, girdiği yeri bereketlendirsinler diye. Ben küçükken şeker meker konmazdı, bozuk paranın üstüne pirinç koyup tül parçalarına sararlardı. Anlamlı gelir o zamandan beri bana.


İncileri ve resimleri silikon tabancası yardımıyla yapıştırdık tüle.


Tüllerin ve yıldızların arasından görünen bir mutlu resim, inci, tül ve organzayla, "gayet romantik", "sade ve çok şık", "tam Güzidelik" şeklindeki övgüler alınca bizler de mes'ut ve bahtiyar olduk tabi haliyle.


Şimdiii;
Yaptığımız ahım şahım, hiç görülmedik bir şey değil elbet.
Resim kalitesi de hiç iyi değil ama bu resimler ve bu şekerler buraya konmalıydı yine de.

Çünkü güzel olan, onları yaparken bizim ve gördüğünde Güzide'nin, ikram edildiğinde misafirlerin gözlerindeki ışıltıydı.
Emekti çünkü.
Sevgiydi.
Çabaydı.
Önemsemekti.

Umarım sonsuza kadar mutluluk ve bereketle dolu olur birliktelikleri...Umarım bebek şekerleri de yaparız ;-)
Son olarak;Güzide'nin düğünde ilk dans müziği de beni benden aldııııı, götürdüüüü ve getiremedi geri ;-)
















10 Ekim 2012 Çarşamba

Bodrum Belediyesi-Cemil İpekçi Tasarım Merkezi



Dün öğle arasında Bodrum Belediyesi-Cemil İpekçi Tasarım Merkezi'ne gittim.
Akşamları mucize gibi gidiveren ama tüm gün benimle olan o müthiş el işi yapma hevesi kıvamındaki günlerimden biriydi herhalde.
Geçen yıl açılmasına, Cemil İpekçi tarzını giysi de değil ama aksesuar olarak epeyce hoş bulmama rağmen bir türlü gidememezliğimin tek sebebi vakitsizlik falan da değildi, kurslara katılma isteği duyup ta vakit bulamamak korkusu desem daha doğru idi.


Eski bir Bodrum evi burası, haliyle daracık bir sokak içerisinde.
Tüm kapı, pencere küpeşteleri deniz mavisi boyalı ve kenarlarında iç açıcı çiçek resimleri var.





İçeride türlü türlü boncuklar, ipler, kumaşlar, yemeniler mevcut. Hafta içi kursiyerlere ister dikiş, ister kreatif tasarım, ister brezilya nakışı, ister aplike, isterse de boncuk işleme dersleri veriliyor.
Ürünlerin resimlerini çekmeye utandım ama bir tanesi için izin aldım. Hani şu oturduğum yerde bir motif yapayım hiç değilse diyenlerdenseniz, birleştirmek için size fikir olsun diye;



Hatta bu çiçekler, yapraklar rengarenk olsa da çok güzel olur bence;


Duvarlarda bildiğiniz Cemil İpekçi tarzını yansıtan bana oldukça hoş görünen tablolar vardı. Eski gazete sayfalarına desen çizilip boyanmış, paspartu olarak çeşitli kumaşlar (sanırım eskiden divitin dediğimiz türler) kullanılarak hazırlanmış, kimisi hat yazılı tablolar;






Burası da genellikle baskı boyama işleri yaptıkları minik avlusu;


Neler mi yapmışlar? Bana değişik gelenler şunlardı;
Yemenilerden desenler kesip elbise, bluz, pantolon, manto vs gibi giysilere aplikeler yapmışlar,
Panç iğnesinin değişik bir versiyonuyla gergefe kumaş gerip boncuklar işliyorlar pıt pıt kolayca,
İpek, naylon, floş ipliklerden çiçekler yapraklar örüp ince ince aksesuar haline getiriyorlar; saç bantları, çaprazdan yarım kesilmiş yemenilerden oluşan bandanalar, kemerler, cüzdanlar, çantalar vs vs.

Buradan sonraki resimler netten alınma orada çekmedim ama fikir vermesi adına devam edeyim dedim,
Bizim bildiğimiz efe oyalarını ipekli, dokuma  gibi çeşit çeşit fularların ucuna geçirmişler fiyatları 200 TL civarlarında.


İğne oyası olmayanları da var, tığ işi ama incecik ipliklerle örülü çok güzel görünüyor;



Uçları böyle demir küçük pullu olanları da vardı ve ben pek tabi ki en çok bunlara bayıldım;



Çook eskilerden bu oyalar ya ipek ipliğinden yada at kılından yapılırmış.

Para keselerini unutmamak lazım;


Ben daha fazla yaşlanmadan kesinlikle bu işlere el atmalıyım, hepsine birden.
Küçük ama değerli keseler hazırlamalıyım mesela kimbilir belki yavukluya lavanta kesesi yapar bir aşık.
Efe oyaları hazırlamalıyım en yiğit efe takmalı onu başındaki fese ve düğününde yere diz çöke çöke zeybek oynamalı.
Eski gelenek ve görenekleri yansıtan kıyafetler dikmeli, sırmalarla donatmalıyım mesela onları; herbirini hem ağlarım hem giderim diyen genç kızlar kına gecelerinde giymeliler.
Çevreler işlemeliyim muhare kumaşlara, kızlar sevdalılarına vermeliler askere giderken...
Bu gibi hayallerle gün ağarıncaya kadar mesut oldum. Darısı sizlerin güzel hayallerine...



9 Ekim 2012 Salı

Eski Ev Ekonomisi Dersleri

80'li yıllarda ortaokul öğrencisi olanlar bilirler, ev ekonomisi adlı bir dersimiz vardı.

Temel dikiş çeşitlerini orada öğrenmiştim.


Hepimizin yukardaki tekniklerle hazırladığımız örnek bezimiz vardı. Beyaz patiskaya renkli dantel yumaklarıyla işletmişti öğretmenimiz.
Zıbın takımı, gecelik, pijama, oyun önlüğü bile dikmiştim elde. Zıbın takımının tüm dikişlerini, bebeğin hiçbir yerini acıtmaması için ipek iplikle diktirmişti annem, sonra da üstüne ördekli bir nakış işlemiştim. Yıllar içinde kendi çocuklarıma bir şeyler dikerken bunu hiç unutmadım ve hep ipek iplik kullandım.





Etaminden buzdolabı örtüsü, çin iğnesi peçete takımı, dantel uç danteli, zürafa çekmece (iğne oyasının ilk başlangıcı), boncuk oyası vs  neler yapmamıştık ki!
Bütün bunları yaptığımda -ki şimdiye bakınca hayret etmiyor değilim- 10-13 yaş arasındaydım.



Birçok kişinin zoruna giden bu derse ben bayılırdım. Hatta yeni başladığımız bir işi ben öteki haftaya tamamlanmış getirdiğimde "hıııııı, annene mi yaptırdın kız bunu!" şeklindeki suçlamalara maruz kalmışlıklarım çoğalınca, öğretmenimiz benim işlerimi dolaba kilitler eve götürmeme izin vermezdi. Kızardım kendisine. Öğretmenimize göre hem derslerde çok başarılı olunup hem de maharetli ve el işlerine bu kadar istekli olunamazdı çünkü.


O yıllarda çoraplarımız yırtılınca atmazdık hemen, dikerdik. Diktiğimiz yerden bir daha yırtılırsa eh o zaman belki atardık. Neredeyse her kız öğrencinin yanında dikiş ipliği ve iğnesi olurdu mutlaka. Üniversiteyi kazanıp yurda yerleşeceğim vakit kıymetli bir dikiş malzemesi kutum beraberimdeydi mesela. Ne günlermiş ;-)



Ayak kısmı eskiyen yünlü külotlu çoraplarımı diz üstü hizasında kesip, kışın pazen pijamamın altına giymişliğim çoktur mesela. Üstelik annemin tembihiyle felan da değil, tamamen benim atmaya kıyamama huyumdan.
Annem kendi mantosunu yenileyeceği zaman, bir öncekini küçültür, aplikelerle, örgülerle vs süsleyip bana harikulade mantolar, pelerinler dikerdi de kendimi pamuk prenses zannederdim. Kumaşlar kaşmir, woolmark marka halis mulis yünlü olduğundan yıllara meydan okurdu resmen.
Annemin Singer dikiş makinesi vardı ama "her genç kızın rüyası Zetina Dikiş Makinası" idi o aralar ;-)


Uzun yıllardır sanırım ev ekonomisi dersi kalktı.
Şimdi kızlarımız ne yırtık dikebiliyor, ne de düğme. Ne dantel ilgilerini çekiyor ne de dikiş-nakış vs.
Ne elleri, ne de yürekleri böyle heyecanlar duymuyor, onlar için çok üzülüyorum.
Hayatın hepsi dersler, sınavlar ve başarı üstüne kurulu değil oysa.
Halis mulis pamuklu -eski Sümerbank basmaları gibi- basmadan elbise dikmek gibi hayalleri yok artık çocuklarımızın. Onlar mümkünse bu zamanlarını IPadleriyle, IPhonelarıyla geçirmek istiyorlar.
"Düğme bile dikemez o" derlerdi eskiden, "kendi söküğünü kendisi dikemez onun" derlerdi, son derece beceriksiz, hanım hanımcık olmayan, bundan bi halt olmaz anlamında. (Diktik de madalya mı taktılar demeyin  taaam mı?)
Çeşitli el işlerini yapabiliyor olmamı ortaokul yıllarında aldığımız bu dersle çok alakalı buluyorum. Ne güzel elimizden pekçok iş gelir, kendimizi üreterek oyalanabilir hale getirmişiz yani aslında çok şanslıymışız.
Çok önemsiz bir konu gibi görünüyor belki ama şu sıralar şiddetle ve sık sık eski eğitim ve öğretim müfredatının çooook çoooook daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Ev ekonomisi dersinin yeniden müfredata alınmasını yürekten istiyorum.
(Resimler netten alınma)








8 Ekim 2012 Pazartesi

Piraye Kitap Yorumu

Piraye

Kütüphane görevlisi arkadaşın tavsiyesi ile okuduğum,
Her sayfayı büyük bir keyifle zihnime indirdiğim, 
Kâh İstanbul, kâh hiç bilmediğim Diyarbakır'ı tüm lezzetiyle hayal edebildiğim, şahane kurgulanmış bir eser. 
Hayatın stresinden kurtulmayı denediğiniz saatlerde, balkonu yıkayıp, ektiğiniz çiçeklerle aşk yaşarken yanında bir fincan kahveyle harika gidiyor, benden söylemesi...

Kahperengi Yorumu

Aylarca en çok satanlar listesindeydi ama ben kocasına gıcık olduğumdan almamıştım kitabı. (Ne alaka bir mazaret diyebilirsiniz ama öyle işte)

Sonra arkadaşım Filiz kitabı getirip "bunu mutlaka oku!" dedi.
Yazın da Çağlayan "mutlaka okumamı" tembihlemişti.
Okudum.


Aylarca listelerin en tepesinde kalmasının bir sebebinin, okuyucu olarak dramaların bizleri ne kadar bağladığı ile ilintili geldi bana, seviyoruz işte ezilmiş, yıkılmış, dövülmüş, sömürülmüş hikayeler okumayı, inkâra gerek yok.
Ancak, gerçekten bazı cümleler harikulade güzellikteydi, öyle ki üzerinde bütün bir hayatı düşündürecek kadar ustaca. Sanırım bu da Hande Altaylı'nın aldığı şanslı ve güzel eğitimle alakalı, boş değil belli. Bu yüzden olsa gerek konuya değil de doğru ve güçlü cümleler bana kitabı soluksuz okuttu.

Herşeyi sayıp dökmek okumak isteyene haksızlık olacağından, aklımdan çıkaramadığım bir kaç cümleyi paylaşmak istedim;

"...Geçmişin asla sandığımız kadar uzakta kalmadığı..."
"...Yürümüş, yürümüş ama hiçbir yere gidememişti. Belki de dünyanın yuvarlak olması, daima başladığın yere, yani kendine döneceğin anlamına geliyordu..."

Yakın zamanda TV dizisi olabilme ihtimali çok yüksek, bayağı reyting alacağına da hiç kuşkum yok.
Aşk'ın kendisi bizatihi drama iken ben yine de biraz katmerlisini severim diyenler okursa çok hoşlanırlar. 
Bana gelince, ben aşkın yalın halini seviyorum, bu kitapla daha çok inandım.

Son günlerin blog modasına uyarak dün gece "Lizbon'a gece treni" ne başladım. Kısa zamanda biteceğine emin oldum ;-)












4 Ekim 2012 Perşembe

Hayvan Bakımevi ziyaretimiz

Bugün 4 Ekim.
Dünya Hayvan Hakları Koruma Günü.
Geçtiğimiz pazar yeni yasa teklifine hayır diyen tüm hayvanseverlerin etkinliği güne damgasını vurmuştu hatırlarsanız. Umarım en en en kısa zamanda en en en doğru yasa çıksın.
Bodrum Geçici Hayvan Bakımevinde yaklaşık 500 sahipsiz hayvana barınma-tedavi-kısırlaştırma ve sahiplendirme gibi hizmetler verilmekte.
Her yer pırıl pırıl, çünkü kendi düzeninden hariç hayvanseverlerin özellikle de Bodrum Hayvan Hakları Derneği'nin olağanüstü çabası var. Özellikle de benim can arkadaşım dernek başkanı Füsun'un. 7-24 sahipsiz sokak hayvanları için çalışıyor doğrusu bazen hızına zor yetişiyorum.



Genel olarak hayvancıklarımız mutlu. Ama her ziyaretin onları ne kadar daha mutlu ettiğini görmemek ve bundan etkilenmemek elde değil.







Bulunduğunuz yerlerdeki bakımevlerine uğramanızı, sevgi ve şefkat açlığı çeken can dostlarımızı okşamanızı ve eğer mümkün olabiliyorsa sahiplenmelerini sağlamanızı ne kadar çok isterdim. Çünkü resmi kurumlar bütçe ve personel imkânları çerçevesinde bu tür bakımevlerinde onların hayatî ihtiyaçlarını karşılıyorlar ama her şey bununla bitmiyor tabi. Onlar da her canlı gibi sevgiye muhtaçlar. Bunu hiiiç ama hiiiç unutmamak lazım. Öyle ya bu dünya sadece biz insanlar yaşayalım diye yaratılmadı, her canlının en az bizler kadar bu dünyadan faydalanma ihtiyacı var, hangimiz bir yere kapatılmak isteriz ki?
Diyeceksiniz ki belki, insan yeterince saygı ve sevgi gördü de hayvanlar mı kaldı eksik? (Ben benzer cümleyi işim dolayısıyla günde en az on kez duyuyorum ne acı ki!)
Hayvanlar ile ilgilenmenin insanlara haksızlık olduğunu hiç mi hiç düşünmüyorum. Tam aksine, hayvan sevemeyenin insan sevebileceğine de, insan olabileceğine de asla inanmıyorum.



Daha birkaç gün önce bir kutunun içine konarak yakılmaya uğraşılmış bir kedi kurtardık. Çığlığı -insanım- diyebilen herkesin yüreğine oturur cinstendi, o anda onun hayvan mı vs olduğunun önemi yoktu, yanıbaşında hapsedilmiş ve yanarak ölmesi istenmiş bir canlının haykırışıydı o.
Ne farkeder ki, yürekler kör olduysa ha terörist olup masum insanları öldürmüşsün ha bir canlıyı kutuya hapsedip yakmaya çalışmışsın! Halbuki tam tersi tüm dünyaya bir çırpıda barış getirebilecek bir davranış; her canlıya saygı.
Sözün özü, bizim dolu dolu bir günümüz geçti bir grup öğrenci ile. Darısı sizlere...




3 Ekim 2012 Çarşamba

Fareler ve İnsanlar

İsmini çok duyduğum ama bir türlü okuyamadığım bir kitaptı.


Bu Pulitzer ve Nobel Ödülleri birilerine boşa verilmiyor olmalı ;-)
Üstüne fazla laf etmemek, konuyu çok açık etmemek lazım gelir ki, okuyucular alsın ve okusunlar. Beyinde oluşturduğu etkinin yanında bir kahve çok iyi gidiyor, benden sööölemesi.
Haa bi de 128 sayfacık kitap olmasına rağmen anlatmak istediği şey zınk diye oturtuyor bitiyor. Yok öyle 500 sayfa eveleme geveleme ;-)
Diyorum ya, insanlar boşuna ödül almıyorlar.

2 Ekim 2012 Salı

Doğuda aşk böyle yazılır

Yeni keşfettiğim bir kitapçıdaki çoook cici bir kızceğizin tavsiyesi üzerine aldım bu kitabı, öyle övdü, öyle övdü ki meraklandım doğrusu.


Sooona farkettim ki, konudan ne kadar hoşlanırsam hoşlanayım, birbirinin aynı ifadeleri sık, epeyce sık ve hatta çok sık okumak beni geriyor ve bir süre sonra bakıyorum ki konudan çıkmışım, hah şimdi ne zaman şu cümlenin aynısı gelecek du bakayım vesvesesine dönmüşüm, bu hissiyatı belirtmeden geçemeyeceğim. Sevmiyorum ben aynı bişeyi dolandıra dolandıra anlatanı.
Beşeri aşktan ilahî aşka geçiş kısmı ilginçti.
Geçmiş zamanla şimdiki zaman aynı anda kurgulanmaya çalışılmış ama bana ilginç gelmedi bu kısım.
Yazarın emeğine saygım sonsuz ama şimdilerde neredeyse  her kitapta işlenen bu aşk teması hâlâ istediğim oranda ve günümüz şartlarına uygun değil. Yani şimdiki zamanı hep kötüleyerek geçmiş zamana daha bir saygın yer edindirme çabası beni sarmıyor ve haksızlık gibi geliyor.
Bu kadar.