6 Kasım 2018 Salı

Minimal / Mim / Dün yaşananlar

Hep daha fazlasını istediğim yaşlarımı güvenle geride bırakıyorum. Adını koymaya da çalışmıyorum. Bilinçli bir tercih olarak devam ediyorum buna. Aslında bu kararı almamda küçük kızımcığımın inanılmaz güzel bir katkısı var. Minimal düşün, basit olsun, karışık olsun, her ne ise olduğu gibi kabul et gibi bir şey. Şövalyeliği bırakma bazı anlamlarda. Yukarıya çıkmaktan vazgeçme gerektiğinde, aşağı inme gerekirse... Özü şu; gönüllü olmak. Evet buna gönüllüyüm. Hiç bir baskı altında kalmadan özüme dönmek gibi.
Misal buraya yazarken, konsept şu olmalı, buraya bağlanmalı, şöyle bitmeli demiyorum uzun süredir. Bu daha kolay. Hem daha olduğu gibi. Yaptığım her şey, benim için önemli. Ömrümün bir kaç saatini, birkaç dakikasını bile olsa veriyorsam, neden önemsiz olsun ki zaten. Hiç bir şey yapmıyor olsam da önemli. Onlar toplaşıp, ömrümü oluşturuyorlar neticede.
Yeni bir şeyler yaratmak için, mutlaka bir şeyleri de yıkmak gerekiyordur belki de. Eskiyeni yenilemek gibi. Hayatın üzerinde DIY  gibi. Bak sevdim bu fikri. Evet yapmaya çalıştığım şey, daha doğrusu dürtüm tam olarak bu...Yupppiii....
Yazmak harika bir şey dostum...
Ve Turgutreis'te gün batımı şöleni. Filtre yok, efekt yok, gerçekten budur görünen, şiir gibi...

Fotoğraf:Belgin Engin
Dün akşam, daha önce yapıp, dondurup, soğutucuya attığım, peynirli Hingel (yada Tortella'ları diyebiliriz bence) haşladım, yoğurtladım, üzerine nane sosla enfes bir tat oldu. Küçük kızımcığım tam not verdiğine göre, dolaptan eksik etmeyeceğim tatlardan biri oldu böylece.
İyice halsizleştim akşam, mercimek çorbası yapıp içtim, üstüne meyve çayı, eh baktım oturacak hale geldim, kızımcığımı odasına yollayıp, açtım Masterchef'i, aldım elime örgümü. Bir milyon dakika reklamla beraber (bazen reklamlar o kadar uzun sürüyor ki ne seyrettiğimi unutup, başka kanal açıyorum) saat 1'e kadar süren programı izledim, ördüm. Böylece ilk ön parça bitti. İkinci ön parçada ilik açacağım için onun hesaplamalarını yaptım, işaretledim, böylece daha kolay başlayabilecek hale geldim. Rengi tam siyah ama görünsün diye çektiğim fotoğrafta gri gibi durdu. Şimdilik bu haldeyiz;


100 gramlık yumakla arka ve bir ön parça bitirdim. Ne kadar hafif olacak diye sevindim. Gerçi dikiş ipliğinden hallice olan bu tiftiği, 6 numara şişle örünce öyle haldır haldır gitmiyor. Ama ince ipe, kalın şiş dokunuşunu her zaman çok seviyorum.
Yatmadan önce birkaç sayfa kitap okudum. İkigai'den rastgele seçtiğim sayfalar. Bütünce okumama gerek olmayan kitapları böyle okumayı çok seviyorum. İnanılmaz bir şekilde evrenle aramdaki enerjiyi anlıyor ve her defasında daha da şaşırıyorum çünkü. Neyse işte tam yatayım derken bastıran öksürük huzursuz etti beni epeyce. Dik yastıklar, burun spreyi, zeytinyağı filan derkennnn, e saat 3'ü geçiyordu en son saate baktığımda.
(Gene tersinden geldim ama ;)) gündüz zaten bütün gün çalışarak geçtiğinden pek anlatacak bir şey de olmamıştı. Bağıran, çağıran, her şekilde, her şeye itiraz eden vatandaşlarla doluydu çoğunlukla. Ha bi de ağrıyan başım, kısılan sesim vardı beni zorlayan.
Böylece  Şebocuğumun mim görevini de yerine getirdim belki. Dün'ün hikayesi bu çünkü. Sana kocaman sarılıyorum Şebnemciğim. Hatırlanmak güzel şey...




5 Kasım 2018 Pazartesi

Basitçe günler...

Sarı yaz yerini pastırma yazına bırakırken ortaya enfes manzaralar çıkıyor bu şahane yerde...
Gözünün gördüğü her yer, muazzam bir sergiyi gezdiğinizi hissettiriyor sanki... Bakmalara doyamıyorum. Hele bir de hakikaten güzel resim çekenin objektifinden olursa daha da doyamıyorum...

Fotoğraf:Mehmet Deniz
Fotoğraf:İbrahim Cilsoy
Bu yazdan hatıralar saklamak istiyordum.
Her açtıklarında renklerine  bayıldığım güllerimi kuru çiçek yapıyorum. Özenle vazolarına yerleştiriyorum. Gül verme işi bitene kadar devam edip, dolduracağım o vazoyu. Plastik çiçek sevmiyorum. Kendi kuruttuklarıma bayılıyorum. Yaşadıklarına inanıyorum böylece.





Hafta sonu minik ekmekler yaptım ekşi mayadan. Bu da farklı bir güzellik oldu, sandviç ekmeği gibi de kullanılabildiği için...


28 Eylül'de kurduğum probiyotik turşuları 15 gündür yemeye başlamıştık. Muazzam bir ekşilik, harika bir tadı olmuş. Barlanma, küflenme vs gibi istenmeyen durumlar yok şükür. Her tabağa koyduğumda resim çekiyorum kendimi alamayarak, baktım zibilyon tane olmuş, bari biri de burada olsun dedim.



Küçük kızımcığım lahana ve havucu çoook sevdiği için ona ayrıca yeniden kurdum bi de.


Siyah örgüyü kazak yerine hırka yapmaya karar verdim. Arkası bitti, bir ön parça da yarılandı sayılır. Acele etmiyorum bu sefer, keyfe keder devam ediyor.

Son olarak Tanrılar Zar Attığında / Andre Alexis okudum. Eğer bir yazar olsaydım, bu kitabı ben yazmak isterdim dedim kendime.


Michelangelo’nun Vatikan’da yaptığı en önemli eserlerden biri olan “The Creation of Adam“dan (Adem’in Yaratılışı) tablosuna bayılan biri olarak, kapaktan inanılmaz etkilendiğimi de belirtmeliyim. Tanrı figürünü cesaretlice resmetmek, gayet yürekli bir iş olsa gerek, hem o devirde, hem de bir de Vatikan'da... 
Michelangelo, o günkü inanışın tersine, Tanrı’yı Adem’in suretinden resmetmekle birlikte, yıllarca insan anatomisi üzerinde çalışmış ve dehasına hayranlık duyacağımız gibi,  Tanrı’yla meleklerinin alanına uzaktan bir bakıldığında, insan beyninin biçimini ayrıntılarıyla göstermiş. Daha pek çok özellik barındıran olağanüstü fresk, 570x280 cm. ebatlarında ve bir seneye yakın bir zamanda St. Pietro Bazilikası‘nın tavanına işlenmiş. Olağanüstü... Nefes kesici...


Amma çok yazmışım, gideyim ben, düşüncelere dalayım, ilacımı içeyim, faranjitimi seveyim...


31 Ekim 2018 Çarşamba

Karşıklık üzerine, Sfumato filan

Karışıklık üzerine...
Çoğu zaman yanlış yada sevimsiz olarak adlandırılan...
Mesela örgü örüyorsun. İpleri karman corman, gelişigüzel kullanıyorsun.
Hangisi denk gelirse...
Plansız...
Sonuç genellikle sıra dışı çok güzel oluyor.
İlmeği hatalı alıyorsun. Sıra dönümünde aynı yerde aynı hatayı yapıyorsun, tekrarlıyorsun hep, bitene kadar, model oluyor.
Tasarım...
Plansız...
Sonuç genellikle sıra dışı güzel oluyor.
Hep aynı şeyi yapmaktan, yaşamaktan, görmekten sıkıldığın zamanlar hele kurtarıcıdır karıştırmak.
Aslında anlamaya/anlatmaya çalıştığım karışıklık kelimesi yerine, ritim kelimesinin daha cuk oturduğunu düşünmeye başladım... Ona bu ismi veriyorum artık...
Bunu deneyimledim.
Hoşlandım da.
Bir de şu var aklımda. Matematiksel düzlemde doğruya daha yaklaşabilerek içime daha çok sindirebilmek için... Şu; bugünün hisleri, tecrübeleri, yaşanmışlıkları varken elimde, yarını nasıl planlayabilirim ki? Ne yapsam eksik kalır bence zaten. Yarına, illa ki bambaşka hisler, tecrübeler ve yaşanmışlıklar eklenecektir zaten... Böyle düşünmek daha da rahatlattı beni. Şöyle bir sağlaması da var zaten bu fikrin; bugünüm de geçmişimde planladığımdan neredeyse 170 derece farklı, e o halde hakikaten yarını planlamaya kalkışmak zaman kaybı... Sonra üzülüyorsun çünkü planladıkların olmuyor pek tabi ki. Kendi elinle kendi mutsuzluğunu yaratmak bir nev-i...
Yok yok, gerçekten vazgeçiyorum artık desem, bu bile bir plan mı, yine mi özgürleşmek adına kısıtlamak döngüsünde boğulacağım diye endişeleniyorum bu sefer...
Sfumato var bi de. Nil Karaibrahimgil'in Nil'in Kelebekleri kitabında okumuştum ilk bu kelimeyi.   Bilinmeyene açık olmak. Şüphe içinde olmaya dayanıklılık. Cevabını bulamadığın şeylerin serinliğini kabul etme. Oradan gitmeme. Sırtına bir şey alıp o ortamda durma. 
Basitleştirmek üzerine...
Bulamaç gibi olmuş beyinlerimiz, çoğu zaman en basiti yakalayamıyor.
Bunu en iyi bebekler ve çocuklar yapabiliyor... Tertemizler çünkü... Ritimleri bozulmamış...Gıpta ediyorum...
Falan filan...

Fotoğraf:Mehmet Deniz/Bodrum




30 Ekim 2018 Salı

Sıradan sıradan öylesine...

Güzel bir hafta sonuydu çünkü büyük kızımcığımın gelişiyle bütünleşmiştik...
Gerisi elbette sıradandı... Sıradan olmasını seçtiğim için...
Siyah örgünün kazak değil de hırka olmasını önerdi büyük kızımcığım. Ben henüz karar vermedim, kazak daha çabuk biterdi aslında, şimdi iki ön parçayı denklemek için say dur, hem de siyahken. Bilmiyorum, zaten henüz ilk arka parça da bitmiş değil...
Hindiba haşladım, deniz börülcesi haşladım, ot mevsimine kucak açmış olmak güzel....
Beyaz lahanayı incecik doğra, hafifçe tuzla ovala, at derin bir kâseye. İçine aynı mıktar olacak şekilde yeşil elma doğra incecik, mümkün mertebe, lahanalarla aynı düzende. İkisini de yoğurtla karıştır, istersen azcık sarmısak ekle. Enfes bir tür salata oluyor, yap bi gün, tavsiye ederim.
Nihayet büyük kızımcığıma taze İtalyan makarnası denememi tatırdım, çoook sevdim dedi. Bir ara yine yaparım.
Annemin tarifiyle, kabaran yufka böreği yaptım, peynirli. Kızımcığımlarım çok seviyor diye. Güzel oldu. Hatta büyük kızımcığıma bir tepsi daha yaptım, giderken yanında götürdü, yemek kaçırma seanslarından sonra yardımcı olsun diye.
Evin içindeki işler -çok şükür- bitmek bilmediğinden, bahçe son 4 yılın en bakımsız halinde. Hafta içi zaten mümkün olamıyor, hafta sonu da zaman kalmıyor bir şekilde.
Üçümüz de saçlarımızı kestirdik. Büyük kızımcığımla ben oldukça kısa, küçük kızımcığım sadece kat istedi. Bugün yarın boyamak için boya aldım bi de. Altın karamel istedi bu sefer canım. Üşendim boyamadım henüz.
Yazarlık hakkında felsefik bir sorgulama kitabı aldım. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu - Italo CALVINO. Henüz bir fikrim yok, azıcıcık okudum.
Akşama, yine hindiba salatası var. Giderken hamsi bulabilirsem, hamsi kuşu yapacağım küçük kızımcığıma. Haa bi de süt kaynattım öğlen, gidince yoğurt mayalayacağım.
Koca 4 gün, kuaför haricinde evden çıkmamışım, sabah işe gelirken fark ettim. Mutluydum ama böyle yada ne bileyim ben öyle koyuyorum adını. Kuaförden çıkınca bir an önce ve hemen eve gelmek istemiştim diye böyle düşünüyor olabilirim, bilmiyorum ama emin değilim. Kızımcığımlarım "Napoli'nin Sırrı"nı izlemeye gidelim dediler, gitmedim, okuyacağım diye. Onlar gittiler. Büyük kızımcığım film için pek bi yorum yapamayacağını, küçük kızımcığım esaslı bir yönü olduğunu söyledi gelince. Uyuklamış olmaktan, easslı bir karar verdiğimi düşündüm ben de...
İş günü de gayet sıradan. Bu da gayet iyi demektir zaten.
İnsan belki de bir yaştan sonra (ben 40 yaş günümde böyle hissetmeye başlamıştım) heyecan aramıyor. Yoruluyor belki de. Belki de eline geçmiyor da kendini böyle kandırıyor, bunu da bilmiyorum. 
Ne çok şeyi bilmediğimi biliyorum. Öööyle sıradanım ki, hayattan başka bir şey beklemek haksızlık olurdu galiba. O yüzden... Memnunum...
Ama bir yerde sıradışı bir şey var ve ben ona ulaşmak üzereyim gibi delice bir hissim de var.
Karmakarışıklık...
Hayatın ta kendisi gibi...
Karmakarışıklığın bile aslında sıradan olduğunu kabullenmek gibi...
Bilmiyorum, işte öyle...

24 Ekim 2018 Çarşamba

Ne mutlu... Ne mutlu...

Mesela geçen sene böyle düşünmüyordum ama dün akşamdan beri daha da yoğunlaştığım için son günlerin -gündem değiştirme aracı olarak ortaya yeniden sürüldüğüne inandığım- andımız konusu.
Ben artık şekilcilikten yana değilim.
1933'ten beri her sabah andımızı okuyan nesil tarafından yönetiliyoruz, öyle değil mi? Memnun muyuz peki? İşe yaramış mı? Kimimiz Türküz Türk olmasına da, biz aynı mozayığın içinde birbiriyle bal gibi geçinen ama birilerinin sonra üzerine -bilinçli şekilde-  limon tuzu katarak köpürttüğü ve ayrıştırdığı, kanırttığı kimlik bunalımına düşürüldüğü diğer etnik guruplarla bir bütün değil miyiz ki, doğru muyuz ki, çalışkan mıyız ki, küçüklerimizi seviyor, büyüklerimizi sayıyor muyuz ki, ülkümüz gerçekten yükselmek ve ileri gitmek oldu mu ki hiç? Varlığını Türk varlığına en son kim armağan etti? diye sormadan da edemiyorum.
1972'den beri de,(o tarihte eklenen kısmı) bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk'ün açtığı yolda, kurduğu ülküde, gösterdiği amaçta hiç durmadan yürüdük mü yani millet olarak?
Bazı şeyleri kültleştirip, ezberleyerek ve sürekli ayrışarak bi halt olamadığımız gayet açık oysa. Ve bunun gibi konuları sürekli Atatürk'e bağlayarak, siyasi malzeme yaratmak da bence edepsizliğin dik alâsı.
Tekrar söylüyorum, 85 yıldır okundu, işe yaramadı, ne bekliyoruz?
Ant içmek, günümüz anlamıyla yemin etmek hangi hallerde gereklidir? Ahlâklı bir insanın ağzından çıkan söz, doğruluğu ispat için(!) yemin etme ihtiyacı doğurur mu?
Diyelim ki yemin ettin. Yeminini tutmazsan ne olur, bu ne kadar ahlâkidir?
Yok tamamen sembolik bir seremoni ise, Dr.Reşit Galip'in kızlarıyla bayramlaşma amacıyla kaleme aldığı (kaynak; Prof.Dr.Afet İnan- Atatürtk Hakkında Hatıralar ve Belgeler), o yıllarda Milli Eğitim Bakanı olmanın avantajıyla, her sabah okunması amacıyla genelge yayınlattığı, tamamen kişisel bir metne kutsaliyet atfetmek ne kadar akılcıdır?
İşte...
Sen, ben, o...
Andımızı(!) kutsal metin yerine koyup, temcit pilavı yer gibi okunsun mu okunmasın mı diye birbirimize düşerken...


ABD'de MSK Kanser Merkezi ve MIT'nin ortak çalışması sonucunda geliştirilen üç etaplı radyoimmünoterapi tekniğiyle toksik bir etki olmaksızın kolorektal kanser tedavisinde yüzde 100 başarı elde edildi.
Manchester Üniversitesinde deniz suyundaki tuzlar, grafen oksit filtreyle filtrelenerek saf su elde edildi. Prof. Dr. R. R. Nair, bu sistemi bir evin ihtiyacını karşılayacak boyutta ve düşük bir maliyette üretecek tesisler kurulmasını hedeflediklerini açıkladı. Açıklamada, bu gerçekleşirse gelişmemiş ülkelerde susuzluk çeken ailelerin temiz içme suyuna kavuşabileceği vurgulandı. Çalışma, Nature Nanotechnology dergisinde yayımlandı.

Vanderbilt Üniversitesinde Doç. Dr. J. Caldwell, boron nitrür kristallerini kullanarak canlı hücreleri ve üzerlerindeki virüsleri gösteren bir hiper mercek geliştirdi.

Berkeley ve Harvard üniversiteleri araştırmacılardan Dr. P. Yang ve Dr. K. Sakimoto, bakterilerin dış yüzeyini yarı iletken madde ile kaplamayı başardı. Bu bakteriler, güneş enerjisini emerek yakıt olabilecek organik madde üretti.

Minnesota Üniversitesinden Prof. Dr. Sang-Hyun Oh ve ekibi, grafenden yaptıkları elektronik sistemle, bir çözelti içindeki biyomolekülleri tek tek yakalamayı başardı. Araştırmacılar, bu sistemin ilerde bazı hastalıkların teşhisi için kullanılabileceğini aktardı.

Imperial College'da, optik bilgisayarı yapabilmek için gereken bir teknik geliştirildi. Üniversiteden Dr. M. Nielsen ve ekibi, silisyum bir tabakanın üzerini MEH-PPV adlı bir polimer (plastik) ile kapladı. Ardından da polimerin üzerini altınla kaplayarak ışınların birbirleriyle çok kısa mesafelerde etkileşmesini sağlayan bir elektronik yonga yapmayı başardı. Optik bilgisayarların önünü açan bu çalışma, Science dergisinde yayımlandı.
..........................................
...........................
.

İyi mi?

Türk, doğruyuz, çalışkanız, ülkümüz yükselmek ve ileri gitmek öyle mi?
Ne mutlu o halde...

Hadi çüzzz...









22 Ekim 2018 Pazartesi

Ya Değiş Ya Öl...

Bu konulara uzun zamandır bilinçli olarak girmiyordum buralarda. Yaklaşan seçimler nedeniyle siyasetten ne derecede nefret ettiğim her gün bir beyin kıvrımımda başka bir şekil alırken daha fazla dayanamadım. Aslında nefret ettiğim şey her alanda gördüğüm, yaşadığım gümbür gümbür yozlaşma. Iphone'dan, Samsung'tan başka telefon kullanmaz, darbeyi Facetime ile duyurur, F-16'larla kendini korutur, hadi herbişeyi geçtim ya herbişeyi, her gün lıkır lıkır Coca Cola içerken, uydurduğun, taklit etmeye çalıştığın Le Cola (o Le ne yaaaa, madem yabancı düşmanızın o Le neee?)ile yanından bile geçemezken Batı'dan nefret edenler, ülkenin göbeğindeki Müslüman(!) konsoloslukta canice öldürüldüğü açıklanan gazetecinin ardından atıp tutan koca koca(!) ipe sapa gelmez ama kanıksanmış nefretlerini kusan geri zekalılar, din din deyip, günahkar bir kadın şeyhiyle yatarsa tüm günahlarından arınır diyen geri zekalıların sözlerine paye verip burnumun dibine her fırsatta sokan pisliklerden ve ve ve diye trilyonca örnek verebileceğim her türlü bağnazlıktan ve ilkellikten iğreniyorum.
Boşa değil, her olan bitene lanet okuduğum aynı topluma gül gibi yetiştirmeye uğraş verdiğim çocuklarımı da salıverdiğim için zaman zaman da kendimden hatta...
Zihin çapı bi milim olamamış sözde her boku bilenlerin gevrek gülüşlerinden...
Aptal yerine konuşların ardı arkası kesilmediğinden ve her şey bin türlü yalana batmışken...
Okuduğum kitapların bana anlattıklarından, oysa gerçek diye bildiklerimin, inandıklarımın bir sabun köpüğü bile olmadıklarını öğrenmekten...
Hep ama hep bir yada birçok yönüyle dumura uğramaktan...
Gerçekten iğreniyorum.
Bir tane de mi mantıklı bişey olmaz şu memlekette ya? Bir tane de mi alkışlayacağın bi halt olmaz?
Vur kendini ekmeğe, vur kendini yemeğe, vur kendini bahçeye, vur kendini örgüye, vur vur vur...
Öyle bir bıkkınlık işte, kolayca anlatamıyor olsam da...
.
DEĞİŞ TONTON... Ya Değiş Ya Öl çünkü...
Cuma iş çıkışı ofisteki birkaç mesai arkadaşımla Kumbahçe sahiline gittik. Aylar olmuştu bunu yapmayalı. Malum sarı yaz, her şeye inat, Bodrum'un hakikaten en güzel zamanı. Deniz kokusu, üşütmeyen de terletmeyen de fıstık gibi bir hava, falan filan işte. Gerçi kösele ayakkabısıyla, kumaş pantolonunu önümüzde hiç sıkılmadan çıkarıp, koyu renk penye donlarıyla denize giren ve halt etmişler gibi, onları anlamadığımız bi dilde gürültülü gülücüklere ve alkışcıklarına boğan iki mülteci aile(bilemiyorum tabi ama başka bir şey de demek istemedim) olmayaydı daha da iyi olacaktı. Bak buradaki sorun onların hangi ülkeden geldikleri tabi değil zira bahsettiğim yerde zaten yazın Türk olmaz bile. Sorun, her ne halt yemeye gelmişsen geldiğin yerde bi etrafına bak ya hu zındık! Bak bakalım bi, senin gibi donla giren bir Allah'ın kulu daha var mı yok mu bi bak! Sen hiç senin camine bikiniyle giren turist gördün mü terbiyesiz? Kadınlar türbanlıydı bi de iyi mi! Sorsan benden Müslümanlar yani. Sorsan onun karısının saçı görünmüyo ama o başkasının kadınları önünde pervasızca soyunabiliyor, ahlak bu çünkü. Kendi ülkendeki hak etmediğini düşündüğün muameleden kaçıp geldin hadi eyvallah, e burda seni donla görmek zorunda bırakmak da aynı derecede benim hak ettiğim bişey değil hele de kendi ülkemde. Senin karın başındakiyle içini rahatlatıyor olsa da seni donla görmek seni benim gözümde temelli ahlaksız ve de yüzsüz yapıyor... Sorsan ....Aman ne soracan zaten ya, sorma boş ver, neyse, küfrün doruğuna varmayayım şimdi çünkü aslında bundan bahsetmeyecektim. Boşver IPhone'u mayfonu sen gel de bu ahlaksızlığın karşısında dur eyyy Necip(!) Türk büyüğü(!) bile demeyeceğim. Olay şuydu;


Zar zor yakaladığımız bir keyif dilimini bile boklama kapasitemizi(kapasitelerini) konuşarak ayrıldık zaten, uzun kalmadık.
Hiç devam edesim gelmiyor, bugün de böyle olsun...


17 Ekim 2018 Çarşamba

Süper iyi günler

Dün akşam 7 yumurtalı, 4 kişilik taze İtalyan makarnası yaptım, dolaba kaldırdım, bugünkü akşam yemeği olarak. Epeydir yapmıyordum.
Mükemmel bir kitap daha bitirdim. Otizmli bir çocuğun dilinden yazılmış, 2003 yılında whitbread 'yılın romanı' ve 'yılın kitabı' ödüllerini almış. Övgü Doğangün çevirmiş, çok başarılı olmuş gerçekten. İçtendi, dokundu tüm hücrelerime.


Öğle arası yüncüme attım kendimi. Büyük işlere kalkışmamaya niyet ettiğime ne kadar oldu bilmiyorum ama cıkssss sıkıldım. Yarım da kalsa, bir yanda bir güzelliğin hala beni bekliyor olmasını bilmek duygusundan hoşlanıyorum galiba. Oysa kolum acıyor. Olsun ama... Yine de olsun hep... Bitmese de başlanmış olsun. Üstelik bir de hele artık akşamları oldukça zorlayan siyah renk aldım. Olsun dedim, olursa çok kullanışlı olur, gerekli olur, mutlu eder, bakarsın bir anda kurtarıcın olur. Üstüne üstlük bir de en incesini seçtim, angora. Kısa zamanda mutlu sona erme şansı da yok ama dedim ya olsun yine de, zaten öyle değil mi ki seçimlerin. Giydiğim zaman tiril tiril olur hiç değilse. Anneme söylemedim. Kızar duyarsa. Olsun dedim, herşeyi herkesin bilmesine gerek yok, annen bile olsa...
...
Falan filan işte...

16 Ekim 2018 Salı

Sevan

Aslında birbirini tekrarlayan günlerden geçiyorum bu aralar.
Belki biraz daha kendimle baş başa kalmak istediğim zamanlardan yine.
Farklı diyebileceksem eğer tek fark evet kitap okuma hızımın artmış olması.
Son bitirdiğim kitap Aslanlı Yol...
Sevan Nişanyan çoğu kişi için uç bir karakter şüphesiz. Benim içinse zekâsına hayran olunabileceğini düşündüğüm, kendi, politik görüşlerinin de bunu zerre kadar değiştirmediği bir insan.
Evet insan...


Çoğu zaman hayranlıkla ve gözlerim parlayarak, zaman zaman da "ben de olsam aynını yapardım" dediğim pek çok gerçek olay okudum.
Ön yargısız bir insan olduğuma gittikçe daha çok karar veriyorum aslında, eskiden böyle değildim. Cahil günlerimmiş besbelli.
Dopdolu bir zekâ ve aslında her zeki insanın uğradığı bin türlü pisliğin içinde yine de ışıldıyor bence.
Umarım bir gün yine döner ve belli mi olur belki bir gün onunla sohbet bile ederim.
Umut.
Böyle işte...

11 Ekim 2018 Perşembe

etkilenmeler, günlük işler ve anne kafamda bit var

Sabah sabah, sabah çayımı içerkene blogları dolaştımdı ve pıt diye karşıma çıktıydı sadevederin'in yaptığı Tatar Çorbası., yorum da yazdıydım, denerim ben bunu diye. Öğle arası eve giderken, "hadi, tam sırası" dedim kendime, markete uğradım, malzemeleri aldım, zaman kısıtım dolayısıyla bi yanda soğan kavurdum, bi yanda mercimekleri, bi yanda da erişteyi haşlayıp evden çıkmama 5 dk kala tüm malzemeyi birbirine karıştırdım, tadına da baktım misss gibiydi valla. Erişteleri aldante haşladım zira akşama kadar yemeğin içinde bir miktar daha şişecekleri için yenilebilir kıvama nasılsa geleceklerdi, sağolasın Deeptone dedim durdum hep. Rengi kahverengi olmasın diye 1 tatlı kaşığı ev yapımı biber salçası da ekledim ben. Bu akşam, dünden bi miktar kalan dolmalarımızın yanına da, üzerlerine naneli sosla eşlik edeceği için mutluyum. Küçük kızımcığımla akşamları hemen hemen aynı saatlerde eve geldiğimiz için, o çoook acıkmışken bekletmeksizin sofrasını hazırlayacak olmaktan ise daha bi çok mutluyum. Dolayısıyla akşam menümüz budur...




Bloglarınızda dolaşırken herkesten bir şeyler öğreniyor/hatırlıyor olmaktan son derece mutlu oluyorum. Aslında ben de yaptıklarımı bu amaçla paylaşıyorum, belli mi olur, belki bi faydası dokunur birilerine diye...
İşte büle..
Yaw kendime 41 maşallah çekip duruyorum, aylardır ilk defa nerdeyse 1 haftadır kendi ölçülerime göre hunharca kitap okumaya başladım. Son bitirdiğim kitap, çocukluğumda aşık olduğum rahmetli büyük usta Tarık Akan'ın yazdığı kitaptı.



Ben çok etkilenerek okudum doğrusu. Kıyamadım çektiklerine, "ah, vah" dedim durdum ama elimden de bırakamadan, -soluksuz- derler ya öyle okudum. Kitabı bitirdiğinde şu çoook sevdiğim resmini tekrar aradım buldum, uzun uzun seyrettim...


Nur içinde uyusun...
Evde minik ayıklamalara, minik minik devam ediyorum. Hafta sonu bahçenin kesin elden geçmesi için hiç bir aksiliğin çıkmamasını istiyorum. Zira maydanoz, yeşil soğan ve sarmısak ekesim var şiddetlice, yağmurlar yağarsa sular da onları bi güzel. Bu üç malzeme elimin altında olursa çok kolaylıyor mutfak işlerim diye kendimi inandırmışlığım var nedense. Hele o tazecikken toplayıp, doğrarken kıtır kıtır ses var ya, ona bitiyorum.
Kitap macerası bu hızla devam ederken elime bir iş almadım ama kırık sırıklardan ziyade yine ne yapsam diye dürtülen bir hissiyatım da yok değil. Hele bu akşam Bir Zamanlar Çukurova seyredeceğimden boş oturamayacığım da kesinken.
Büleyken büle işte...


10 Ekim 2018 Çarşamba

Gösteri Peygamberi

Evet evet...
Hayatımın en en en sıra dışı romanını okudum diyebilirim.
İnanılmaz sürükleyiciydi.
Müthiş taşlamalar vardı.
Asında hayata dair her şeyi parça parça inceliyor ve bazen suratınıza bir yumruk yemiş gibi oluyordunuz.
Palahniuk okumaya devam...