22 Kasım 2017 Çarşamba

22/11/2017 Yeni hobi heyecanı falan filan

Dün o kadar çok zaman bloglarınızda dolandım ki, sanırım kendi rekorumu kırdım.
Valla hepiniz bi harikasınız, sağ olun, var olun ne diyeyim...
Dün eve gittim ıspanak yıkadım ki hiiiiç sevmediğim bir iştir. İçli köfte yapmak mı, ıspanak yıkamak mı desen misal, içli köfte yapmayı tercih ederim o derece. Amma velakin tam mevsimi olduğundan mütevellit körpecikleri de eve girmişken "hade" dedim, "üşenme"...
Onları suda bekletirken bugün akşam yemek üzere kuru fasulye yemeği hazırlığına giriştim zira ben kuru fasulyeyi kat'a pişirdiğim gün yemem, illa ki bir gün sonra yemek gerekir bence. Neysem işte kuru fasulyeler zaten haşlanıp, poşetlenip, dolaba atılmış olduğu için çıkardım bi poşet attım tencereye bi 10 dk pişirip indirdim ocaktan. Bi 10 dakika da bugün ısıtma niyetiyle pişiririm,yanına da bi pirinç pilavı, bi de yumruğumuzla vurduğumuz gibi parçalanan soğanı da katık ettik mi turşuyla beraber aha da bitti gitti işte yemek faslı.
Neyse işte o bana hiç acımayan ıspanakları bilmem kaç kez yıkadıktan sonra kavurdum, kavrulunca kışa menemenlik diye hazırladığım domates-biber karışından da 3 kaşık koydum accık da öyle kavurdum, aldım ocaktan üstüne de yoğurtla mis olur didim. Baktım bi de çökelek kavanozumu bitirmem lazım ki yenisini yapayım, şöyle bi kelebek makarnayı aldante haşlayıp, accık taze soğan, accık da maydanoz ilave ederek peynirli makarna yapıverdim, yedik, doyduk, şükrettik.
Sonra bana bi uyku bas sen...
Allaaam uyusam gece baykuşu olacam da sabah işe geç kalıcam derdiynen ne yapsam diye çabalarken kalktım bi kadeh de şarap koyuverdim kendime, valla sırf uyku açmak içün. Onu da içince sen temelli mayış... Bi dene gözüm görmedi örgü mörgü... Bari kitap okuyayım dedim aman aman amaaaan Allah muhafaza, attırıverdim onu da. "Len bari film izle" dedim, valla ara bul yapar halim de yoktu, böyle bildiğin kös kös oturdum bütün akşam. Tam yatıcam bi baktım SaÇaKLı'dan yorum gelmiş, "orda gün kaç saat?" diye; ay bi güldüm bi güldüm, telefonu olsa mesaj atcaktım, "gelsen de görsen a beniiiii, tembelliğin dibini buldum ya" diye. Öyle işte yattık, kalktık,baktım nefes alıyorum, e hade yeni bir güne daha diye işe geldim...
Ya bugün aklıma yeni bir iş düştü. Accık araştırdım öğle arasında da, hemen hobi marketcim, yüncüm abiyi aradım "şu, şu, şu ve şu da var mı sende?" diye "he var" dedi, "resim at"dedim,"dükkana gidince atayım dur bekle" dedi, şimdi masum bi heyecanla bekliyorum kendisini. Size de sürpriz yapıcam, bu konuda istikrarlı olup uzuuunca yıllar yapabilmeyi dilediğim haberini saldım evrene de hem, bakalım bakalım... Nasıl olur yada becerebilir miyim, hiç fikrim yok ama bana da sürpriz olacak. Gerçi her nasıl sonuçlanacak olursa olsun maymun iştahlılığıma bir yenisi daha eklenmiş olacak, bunu da eklemeden geçmeyeyim... ;))
İşte bugün alışverişe gidebilirim, nasılsa yemek hazır sayılır akşama; ofisteki işler de tamamdır artık, keşke işi biten çalışanlar izinli olup gitse, ne var burada boş boş beklemekte, hem gerektiğinde geceli gündüzlü çalışmış adamım yıllardır, nasıl ifrit oluyorum şu mesai saati kavramına anlatamam. Sabahlara kadar çalışırken kimse teşekkür etmez, vay efendim 2 saat önce ayrılsan bu illet saatten amman amman olay olay olay ;-((
Yarın için ekmek yapılması lazım ama akşama ruh halim nasıl olur emin değilim. Zira malzeme tedarik edebilirsem sabırsızlanıp başlarsam sürpriz hobime bilemiyorum.
İşte böyleyken böyle...
Bugün de resimsiz olsun bakem...

21 Kasım 2017 Salı

21.11.2017 / cezerye topları, film filan

Dün çok yağmurluydu hava ve de soğuk. Adet olduğu üzre yürüyüş planımı hemmencecik iptal ettim. (Burada kendi kendime acıyarak gülme efekti koydum, hayalet o görünmüyo) ;-))
Elif kızımcığım evdeydi dün ben gittiğimde. "Ne yiyelim" diye düşünürken "yardım edebilecek misin, vaktin var mı?" dedim, "var" dedi... Köfte yoğurdu, tombik parmak şekli verdi, ben de önce makineye ekmek için hamuru attım sonra pattisleri tombik parmak doğrayıp kızarttım, jülyen soğanımızı kavurduk, attık malzemeleri içine, koyduk üstüne yazdan hazırladığımız domates ve biber dilimlerini, layıkıyla İzmir köfte yaptık tencerede, afiyetle yedik mercimekli, şehriyeli bulgur pilavı eşliğinde. Bahçede coşan taze soğanları da katık ettik kendilerine, oldu bitti...
Yemek pişerken, cezeryeli topları (adına ben öyle dedim) yaptım, yemek sonrası kahve yanına atıştırmalık olsun diye. 10 dakikada hazırlanıyor olmasını da en az tadı kadar çok seviyorum ;-)
Merak eden olursa sırasıyla malzemeleri ve yapılışı şöyle;
1 yemek kaşığı un (kokusunu çıkarana kadar kavurun)
0,5 kg havuç (rendeleyin atın tavaya)
3/4 su bardağı pekmez yada şeker (atın tavaya ve çok hafif ateşte havuçların suyunu bırakarak yavaş yavaş pişmelerine izin verin, suyunu iyice çekene kadar)
1 su bardağı ceviz içi (ezin ve katın tavaya bi 3 dk da böyle kavurun )
1 su bardağı hindistan cevizi (ekleyerek, kapatın ocağı, tüm malzemeleri birbirine yedirerek karıştırın, soğumasını bekleyin, sonra top haline getirip hindistan cevizine bulayın, bitti gitti, verdiğim ölçüden orta büyüklükteki cevizi düşünün hah ondan 33 tane oluyor)
Resimler sondan başa ;) 1 saat dolapta bekletin ve afiyetle tüketin...





Başka ne yaptım;
21 Ekim'de kurduğum, 31 Ekim'de meyvelerin dibe çökmesiyle heyecanlandığım elma sirkesini ve kabuk sirkesini süzdüm, tadı bir harika dostlar ve de keskin elmanınkinin, diğeri de temizlik vs işler için ayrıldı bir kenara ve fekat söylemeliyim ki içine attığım turunç, limon, mandalina kabukları parfüm gibi kokutmuş sirkeyi, çok sevindim buna...


Şişelerin hemen arkasında görünenler yine pek tabi ki ;) probiyotik lahana-kırmızı havuç ve pancar turşularımız. Geçen hafta yapmıştım, hızlı fermantasyon sürecinde köpürüp köpürüp taşmasını kontrol etmek için kapakları hafif açıktı, her gün karıştırdım 5 gün, dün karar verdim artık tamamdır diye, asma yapraklarının üzerine bahçemizin son dem mis kokulu maydanozlarını ilave edip kapadım, bi 10 güne hazır olur diye tahmin ediyorum. Pancarın bıraktığı renge hastayım zaten, yaza doğru kumaş boyama da yapacağım onlarla inşallah...


Nerdeyse 2 akşamda bir kızımcığımla ojelerimizi yeniler olduk, ufak eğlenceler, sıcak mutluluklar oluyor bizim için.
Sonra ben bordo örgüme devam ettim biraz ha bu arada 2 film izledim;

Whiplash; bayıldım... Boşuna Oscar almamış oyuncumuz ;) Ara ara gerçekten ama gerçekten nefesim kesildi, o derece... 2 saate yakındı, hiç bıkmadım...

Lincoln; Daniel Day-Lewis muhteşemdi... Müzikler harikaydı...Spielberg yine üst perdeden yönetmiş sağ olsun, 2,5 saat hiç de bıkmadan izledim...

Hiç uykum gelmeyerek debelenmek üzre yatağa teşrif ettim, yanılmamışım. Her sabah "yemekten hemmen sonra yatıp uyuyacağım diye kendime söz vererek işe geliyorum sonra da yatmamak için bin bahane arıyorum ya; manyağım ben kesin ;)

Sabah mis gibi güneşli bir güne uyandık, soğuk ama.
Kuş cıvıltılı bir müzik eşliğinde, mesai arasında yazdım bunları, her şey cıvıl cıvıl olsun bir daha buluşana kadar ;))

20 Kasım 2017 Pazartesi

Dinlence, hamam, zeytin, ekmek, film filan

Geldim ben ;))
Valla bak ben diyorum, emeklilik tarihim gelmiş benim, yıllarım tutuyor zati, bir yaş beklettiriyorsun onu da valla haybeye beklettiriyorsun yüce dövletim. Gönder beni, yerime yenisini al; yok ille de "sensiz olmaz gülüm" diyorsan çarşamba günlerimi de tatil et ki ben en fazla 2 gün üst üste çalışayım böyle daha faydalı olurum ;))

Hava mis gibiydi, genel cerrahım ciğerim doktorum "yürüyüş yap" dedi, ortopedistim canım doktorum "ekonomik kullan dizini, yürüme, yorulma" dedi. KBB'cim nur damlam doktorum "bak işte kendi haline ona göre sen karar ver" dedi. Geçen haftaki yokluğumun sebebisi olarak biraz yürüdüm, biraz dinlendim, evrene güzel olduğunu düşündüğüm mesajlar gönderdim, eski kırıklıklarımı denize attım, bol yemek yaptım, gezmeklere gittim falan filan...
Sık sık ama çok sık hamama gitme isteği duydum geçen hafta. Duygumu bastırabilmek için her gün banyoya bir mandalina getirdim soydum (küçükken hamama gittiğimizde annem hep portakal, mandalina alırdı yanımıza, ferahlatsın diye ordan bir duyarlılık oluşmuş bende) bir de her gün havlu yıkayıp duş sonrası kullandım çünkü yeni kurumuş havlu kokusuna da bayılıyorummm...

Bu arada yine en çok Marina'daki Starbucks'ta sütlü filtre kahve içip, kitap okumayı ve kızımcığımlarla sohbet etmeyi çok sevdiğimi fark ettim. Bu cümle yazılırken çok basit gibi gelse de benim için çok önemli, unutmuştum, hatırladım yada belki ilk defa bunun mutluluk verdiği farkındalığını yaşadım. Ah bi de sohbet edenlerin sesleri biraz az çıkıyor olsaydı demeden de geçemedim tabi, hiç anlamam bir masada konuşulanların diğer masalardan da duyulmak zorunda olmasının istenmişliğini yada umursanmazlığını... Misal şu önümde oturan gençlerden erkek olanının kakaolu muffin harici kek yemediğini, meyveli her türlü pastadan nefret ettiğini, bu yüzden sık sık arkadaşlarıyla tartıştığını, saçlarına kışın asla jöle sürmediğini, kız arkadaşının göz makyajını çok abartılı yapmasını sevmediğini, telefon açınca annesinin 3 kere çalana kadar açmamasından gıcık olduğunu ve sürekli kitap okuyanlardan gıcık olduğunu felan biliyorum artık, o derece ;))


Neyse, sevmiyorum sohbet yapan insanların bütün masalardan duyulacak kadar umursuz yüksek sesle konuşmalarını, başkalarını rahatsız etmelerini...

Bordo kazağın ön yüzünü bitirdim, arkaya geçtim, umarım çabuk biter çünkü geçen hafta salı başlamışım, sallanmasından korkuyorum biraz...


Evdeyken bol bol ekmek yaptım çünkü iki farklı şekilde yenilediğim ekşi mayalarım kullanıma hazır hale geldiler, hem onları denedim hem de sevgili eşimin sanki kendi yapıyormuş gibi benden habersiz ona buna söz verdiği ekmeklerin bazılarını ;-)) gönderdim ;))  Ekşi mayaların birini normal unla, birini de ekşi maya ev tarhanamla hazırlamıştım, tarhanayla hazırladığımın tadı haliyle accık daha ekşi oldu ve ben bu halini çok sevdim...



Bugün bir tane ekmek hamuru buzdolabında bekliyor, akşam gidince pişireceğim, bu sefer fırından un aldım onu deneyeceğim. Ekmeklerimi ilk mayaya gelince tekrar yoğurup 2. mayalama evresine bırakıyorum, bazen dışarıda bazen de dolapta otoliz ederek, sonra ekmek makinesine atıyorum, orada pişiyor, sonuçtan çok memnun oluyorum doğrusu, yormuyor... Ona da zamanım olmuyorsa 2.mayalamayı beklemeden de atıyorum, makinede yeteri kadar mayalanıyor aslında çünkü ekmek pişirme süresi 3 saat 42 dakika bu tür ekmek için. Bu sürenin zaten son 45 dakikasına kadar mayalanma/kabarma devam ediyor. Ekmek makinem Moulinex XL Bread, sanırım 10-15 yıldır kullanıyorum ve çook memnunum.
Zeytinlerimiz tatlandı, hem de hiç kararmadan hani yeşille sarı arası en sevdiğim, sofrada hafta sonu keyifle tabak tabak tüketildi, çok mutlu oldum, olduk... Burada bir püf var, irice olanları 1 hafta acı suyunu hiç değiştirmeden bırakıp sonra da toplam 2 kez değiştirmiştim, küçük olan zeytini ise her gün; her ikisi de neredeyse aynı gün tatlandılar desem yanlış olmaz, minnacık bir tık daha acımsı ama boşa her gün uğraşıyormuşuz, bir daha uğraşmayacağım ;-))




Sabahattin Ali/İçimizdeki Şeytan'a başladım bu hafta, kızımcığımlarımdan sonra. Bir yandan da Birinci Sınıf Delilik okuyorum çünkü bu kitap öyle bir solukluk değil bana göre, arada bir sürü şeyi açıp araştırıyorum filan.

Filmler de izledim tabi ;-))
The Pursuit of Happyness/Umudunu Kaybetme; gerçek bir hikâye, ben bayıldım, hiç ama hiç sıkılmadan izlediğim, adı gibi umutla biten bir filmdi...
Nothing Hill/Aşk Engel Tanımaz; bu tip filmleri pek sevmememe rağmen bile bu filmi sevdim, yorulmadan seyredilebilen  hoş bir filmdi...
Man of Honor / Onurlu Bir Adam; gerçek bir hikâye, ikinci kez izledim, sıkılmadım ;-)
Erin Brockovich 2000/ Tatlı Bela 2000; gerçek bir hikâye, olayı biliyordum ama filmini ilk kez izledim, gayet etkileyici bir filmdi...
Mona Lisa Smile / Mona Lisa Gülüşü; çok güzeldi, bir kez daha izleyebilirim bir süre sonra ;-)e
Eat Pray Love / Ye, Dua et, Sev; ahhh ahh diye izledim... Çok ama çok sevdim... Bir kaç kez daha izleyeceğim...
Pianist izledim sonra yeniden kızımcığımlarımla, bunda yoruma gerek yok herhalde, içlerimiz ezildi yeminnen ama filmin sihri ne kadar tekrar izlesem de hiç mi bozulmaz be kardeşim!..

Şimdilik bu kadar...

15 Kasım 2017 Çarşamba

Biraz hasta biraz iyi

Dün rapor aldım, yorgun hissediyorum belki de die off etkisi... Bağırsaklarımın probiyotiğe alışma süreci diye tanımlıyorum kendi kendime...
Film izliyorum, biraz uyuyorum, hafif yemekler yapıyorum ve yeni bir örgüye başladım...


O kutu, yapımını geçmiiiş yıllarda blogda da paylaştığım şiş kutum, aman ne işe yarıyor ve beni nasıl toparlıyor anlatamam... ;-))
Kazağın rengini kızımcığım tarif etti ben seçtim, kendi kendine de bi çizim yaptı model için, çıktık yola bakalım hayırlısı... Yorulmadan devam edebilirsem...
Dün yeni yaptığım ekşi mayadan tam da vazgeçecekken, bugün istediğim kıvama gelmiş şaşırdım... Korkudan alıyor bu mübarek benden söylemesi, bakalım ekmek olmaya yetişecek mi merakla bekliyorum.
Sitemizde her akşam bir cümbüş var, genellikle erkekler sürekli birlikte olup, mangal yapıyorlar; bu akşam hepsi de beni özellikle davet ettiler ama gitmedim, dinlenmek istiyorum...
Bir de gönül kırgınlıklarım düştü pazartesi gece gece aklıma... Yorgunluk değil ama canımı feci yakanlar olmuş bam telimden bir bir aklıma geldi işte...
Tekrar gelene kadar beni bekle e mi blog? 

13 Kasım 2017 Pazartesi

Kazak, Sucuk, Filmler, Beni vur filan

Cumartesi günü bir yandan perde yıkayıp bir yandan da ütü yaptım. Bir ara ev gerçekten sauna gibi olmuştu, kızımcığımla babişko söylenip durdular saatler boyunca, ne gereği var şu mevsimde perde temizliğinin diye. Önce kibar kibar anlatıyordum ama valla sonra dayanamayıp bağırdım, "bi işin ucundan tuttuğunuz yok bari çenenizi kapatın ulennn" diye, oymuş meğerse. Kızımcığım ütü masasında perdeleri katlayarak bi sistem getirdi, babişko kornişlerin sarkan yerlerini tamirata girişti derken, akşam üstü bitirdim. Bayılırım yeni yıkanmış, ütülenmiş perdelerin kokusunu içime çekmeye ;-)
İyice açılmış gözenekler için bi daha duş alayım dedim, sonra aklıma dolaptaki boyalar geldi, saçlarımı boyadık kızımcığımla. Sonra da aldım elime örgümü bir kaç film izledim, kazağı bitirdim, pazar günü dikerim diye bıraktım. Tam yatayım derken tesadüfen bir film açıldı, aaa, uuu derken gece 03:30'a kadar film izlemişiz.
Cumartesi yorgunluğuna mükâfat olarak pazar günü sucuk-ekmek pikniği yapmaya karar verdik. Hava bulutluydu, kimi yerler rüzgârlıydı ama biz kuytu bir yer bulduk veee...


Kazağı her bir ilmeği birbirine özenle karşı karşıya gelecek şekilde diktim, kızımcığım hemen denemek istedi. (Kazak kimindi?) ;-)) Neyse gerçekten tam istediğim gibi oldu, yumuşacık ve hafif salaş, kaba değil, oranı buranı kasmıyor, bunaltmıyor felan gibi yorumlar yaptık. 18 Ekim'de örmeye başlamışım, zaman zaman ağrıyan koluma rağmen sanırım bu başarılı bir zaman oldu kendi literatürümde ;-)) İp yeter mi yetmez mi derken tam 7 tane 50'şer gramlık ip kullandım, 3'ü arttı bile. Yani hafifcecik derken boşa demiyorum ;-)) Bu resimdeki benim büyük kızımcığım Elif...


Bu hafta küçük kızımcığım Ankara gezisine gitti okuluyla, bize gelemedi. Dolayısıyla evde pek yemek yapmadım desem yeridir, bi tavuklu pilav, bi tarhana çorbası pişirip cuma-cts onları yedik sanırsam ;-) Ha bi de fırında sütlaç yaptım, valla da çok iyiydi. İlk akşam babişkoyla ben yarısını gömmüştük.


Hafta sonu izlediğim filmlerden bahsedeyim biraz da kendime de not kalsın ;-))

Our Souls at Night / Ruhların Sonbaharı; Robert Redford ve Jane Fonda'dan 2017 yapımı oldukça ilginç bir filmdi. Ben zevkle izledim, hırgürsüz, sakin ve duygusaldı. Hani yemek yaparken, örgü örerken, ütü yaparken izlenecek türden, tavsiye ederim.

The Man Who Knew Infinity / Sonsuzluk Teorisi; Gerçek bir yaşam öyküsü, Hindistanlı matematikçi Srinivasa Ramanujan'ın hikâyesi. Ben biyografi türünü çok sevdiğim için keyifle izledim, etkilendim.

Field of Dreams / Düşler Tarlası; Mükemmeldi, şahaneydi.

The Blind Side / Kör Nokta; Mükemmeldi, şahaneydi.

Julieta; Nobel ödüllü yazar Alice Munro'nun "Runaway" adlı kitabının "Chance", "Soon" ve "Silence" adlı üç kısa hikâyesinden esinlenerek uyarlandı diye okuduğum için seyretmiştim ama sıkıntıdan patladım. Hiç sevmedim diyebilirim.

Daha önce de demiştim, film izlemek örgü örmeme katkı sağlıyor ;-) Misal dün kazak bitince oturup 3-5 motif daha ekledim patchwork örtümüze ;-)) Yeni bir ip daha alasım var, kafamda aşağı yukarı bir model de var, tek sorun yüncüme gidebilmek...

Dışarıda felaket bir yağmur var, çatılar çökecek gibi. Üst katı yağmur dinletisi için hazırlamıştım gerçi, akşam usul usul yağsa da keyif yapsak ne hoş olurdu...
Akşama ne yemek yapacağımı bilmiyorum ama bilsem iyi olur çünkü gider gitmez yapmaya başlamazsam öğün sarkması yaşıyoruz ki, tüm akşam planlarımız sekiyor. Ha bu arada ısmarladığım bir kısım zeytinler daha dün toplanmış, bugün gelmiş dolayısıyla akşama bir miktar da kırma işi var demek.

Unutmadan; hafta sonu sürekli dinlediğim müzik... Bayıldım, Ahmet Kaya versiyonundan sonra sanırım en iyilerden biri...


10 Kasım 2017 Cuma

10 Kasım 2017

Sen misin o iki gün izin alan da dinginleştim sanan haaa?
Dün yaklaşık 280 km.yol yapıp, beyin zaafiyeti geçirdim. Yorgunluktan ölüyordum akşam geldiğimde.
Sevmiyorum ben iş için günlük bu kadar yol yapmayı, daha yerelleşmesi lazım hizmetlerin; vatandaş için de çalışan için de...
Sevmiyorum 10 dakikalık bir telefon görüşmesi ile halledilebilecek şeyler için bile tutturulan o ille de "gelmeniz lazım" efektlerini...
Bütün dinginliğim filan uçtu gitti, pek bi pamuk ipliğiymiş benimkisi demek ki... Yani benim dinginlik yerini dingilliğe bıraktı...
Neyse umarım bir daha olmaz desem de boş maalesef hep olacak, yine olacak...
Bir önceki akşam babişko sabaha kadar çalıştı, biz kızımcığımla yalnızdık. Uzun (bana göre uzun) bir yürüyüş yapıp, sağlıklı bir menü yiyip eve geldik, köyden gelen 2 farklı boy ve nitelikteki  zeytinlerimizi "çekişte" için kırdık, tatlanmaya bıraktık. Küçükleri kızımcığım kırdı, ilk defa zeytin kırmış, "birazcık hoşlandığını" bile söyleyebilirmiş ;-)) ama birazcık... "Daha da alma yeter bu bize" dedi ama ben 10 kg daha sipariş verdim demedim ;-) Bu sene küçük kızımcığımın bir kaç arkadaşı daha probiyotik beslenme akımıyla ilgililer, yurda da götürmek istiyor zeytin, hem onlara hem de ben bildiğim için başıma gelecekleri tedarikli olmakta fayda var. Minik olanları miktarına göre daha büyük kavanozda bekletiyorum ki hemencecik tatlansın ve kızımcığımlarım zevkle yerken "bi daha yapalım, hep yapalım" desinler ;-)) Diğerinin ilk suyunu 1 hafta sonra değiştireceğim ilk olarak böylece dayanıklılığının artacağını salık veriyor buradaki teyzeler... Acı suyunda 1 hafta bekleyip de sonra tatlandırırsan yani ;-))



Dün onca yorgun gelip nedensizce üst katın camlarını sildim bi de. Yakındır yağmur demek ki, ne zaman silsem yağmur yağar çünkü. Aslında niyetim yağmur izlemeyi çok seven kızımcığımlarıma yeni bir çalışma/kitap okuma yada dinlenme ortamı yaratmaktı. Bu akşam da devam edeceğim düzenleme işine, hafta sonu güneşliyse gezeceğiz, yağmurluysa keyif yapacağız inşallah böylece. Daha önce boyadığım süs kabaklarını ahşap tavana takmayı deneyeceğim bugün, umarım hayal ettiğim şekli yakalayabilirim.
Bu akşam yoğurt mayalayacağımı bildiğimden evdeki yoğurdun büyük kısmını çökelek yaptım, hafta sonu kahvaltılarında tüketilmek üzere inşallah.




Alt suyunu içmek yada hamur işlerinde kullanılmak üzere dolaba kaldırmıştım, dün akşam bir kısmını sabah kahvaltısı için poğaça yaparak kullandım.
Vatanım Sensin'in yeni bölümünü izledim, bir kaç sıra örgü ördüm.
Bugünün cuma olmasına çok seviniyorum, zaten hayatım boyunca en sevdiğim zaman dilimi cuma akşamları olmuştur.
Bu akşam biraz derleme-toparlama, yoğurt mayalama, İstanbullu Gelin'i izleyerek örgü örme planım var. Ne yemek yapacağımı bilememe de var ;-))

Oytunla Hayat yelek için detay istemiş ;-) Yelekle ilgili bir çizimim var, yine de takılırsan sor lütfen ;

(90 ilmekle 54 cm'yi elde ettim, 45 cm olana kadar ördüm, Her iki taraftan 45 cm uzatmak için 75'şer ilmek artırma yaptım, bu haliyle de 27 cm olana kadar ördüm, 24.cm'de (27'ye tamamlamadan) 3 ilik açtım, Böylece ilk örmeye başladığım 27 cm.'ler yan dikişler, geriye kalan 18 cm'ler kol yeri olmuş oldu. İpim Nako Ombre idi)


Atamızı saygıyla, hürmetle, rahmetle ve büyük bir özlemle andık yine... Aslında her gün aklımızda O... Hele ülkemizin bu karmaşık zamanlarında her an anmamak mümkün olmuyor... 



Ne unutacağız;
Ne de unutturacağız...
Aslında kasımpatı almak istemiştim epeydir, bana hep 10 Kasım çiçeği gibi geldiğinden ama şu ana kadar bulamadım... Yine de onsuz kalmasın istedim burası...



8 Kasım 2017 Çarşamba

08.11.2017

İzin almıştım 2 gün...
"Ruh" dedim, "madem nispeten dinginleşti, hadi devam et."
Hiç böyle keyfî izin almamış olduğumu fark ettim, daha da sevindim ve bir de "ne kadar aptalmışım" dedim yıllar yılı ben kullanmadığım için yanan izin günlerime hayıflanarak, sanarsın vatanı kurtardım...
Uzun ama kendi çapıma göre epey uzun yürüyüşler yaptım, bir kısmında kızımcığım da eşlik etti. Önce Torba'da sonra da Yalıçiftlik'te uzun kıyı yürüyüşleri yaptık, bir ara çıplak ayakla yürüyelim dedik...
Saçlarımı kısacık kestirdim... 45 cm gidince hafifledim ;-)
İlk defa -tek başıma- oturdum kahve içtim, Starbucks'ta, kitabımı okudum... Nasıl güzel bir şeydi kendime anlatmaya çalıştım.
Salı pazarına gittik, ısrarla beklediğim el dokuma siparişim için sorumlu müşteri imajımı çizdirmeyeyim dedim ama henüz alamadım, "zor" dedi satıcı. (Kolay olsa beni bulur mu ayole demedim)
Pazen ve kadife şeyler dikmek istiyor canım, kumaş bakındım ama "çok mu cart bu renkler ya" diye alamadım onu da, oysa almak istememin sebebi zaten cart renk olmaları ;-)
Alışkanlıklarım haline dönüşmüş bir takım şeyleri değiştirmem gerektiğini fark etmeye başladım bu son zamanlarda. Bunda yazıyor olmanın büyük katkısı olduğunu da düşünüyorum, yazınca daha iyi fark edebildim aslında rutine dönüşmüş çok fazla şeyi. Gerçi ben severim bunu, zırt pırt değişikliklerden hoşlanmadım hiç bir zaman ama asla -asla- dememeyi de öğrenmedim değil bu yıllarda.
Evde olduğum sıralarda;
Bir süre önce tamamladığım hat yazımın boş kısımlarına çiçek (gül, begonvil, mor salkım) ve yapraklarla baskı yapmaya karar verdim, vura vura rengini alıyorum kâğıda, biraz zor bir iş oluyor ama oluyor ;-) En güzeli, doğanın verdiği rengi yıllar yılı saklayacak olmaları semazenin eteğinin peşinde, bu beni mest ediyor...




Küçük kızımcığıma ördüğüm yeleğin düğmelerini dikip, kullanıma açmak üzere askıya astım. Yelek tek parça örülüyor, rastlamışsınızdır belki . İpim Nako Ombre idi.


Gri kazakta kolları örmeye başladım, aslında bitmesi gerekirdi ama kolumun ciddi dinlenmeye ihtiyaç duyduğu zamanlar geçiriyorum, yavaşladım. 

Ekşi mayalı ekmek yaptım, yine...


Pazar kahvaltısı için de çocuklarımın çok sevdiği çiğ börek yapmıştım, tam buğday unu ile, beyaz una göre daha az pofidik oluyor ama tadı daha güzel ve yumuşacık oluyor özellikle bazlamaları...


Köyden sipariş verdiğim zeytinler geldi kırmalık. Burada kırma zeytin yerine "çekişte" tabiri kullanılır, akşam kısmet olursa kıracağım...

Son günlerde bir Manuş Baba takıntım başladı, sürekli dinliyorum...






3 Kasım 2017 Cuma

Aristo yanılıyor, benden söylemesi...

Aristo yanılıyordu; "bitkilerin ruhu var ama duyguları yok!" derken...
Bitkilerin ruhu var evet ama bu kadarla bitmiyor...
Bitkilerin kesinlikle duyguları olduğunu uzun yıllardır ama şiddetle 3 yıldır deneyimliyorum...
Bitkilerin hafızaları da var...
Bitkiler de soylarını devam ettirmek ihtiyacındalar yaşam döngüsünde ve devam ettirdiğin sürece minnet ve şükranlarını sunuyorlar sana...
Bitkiler sevilmeye de ihtiyaç duyuyorlar...
Sevildikleri zaman onlar da sana sevgilerini sunuyorlar...
Temizlenmeye bayılıyorlar, temizlersen sana sevgilerini gönderiyorlar...
Gül... Solmuş olanları kesersen tekrar tomurcuk veriyor kestiğine en yakın budaktan. Solmuş olanları kesmezsen başka tomurcuk vermiyor, bekliyor.
Küstüm otu... Dokunursan içe kapanıyor.
Ortanca... Çok sıcağa koyarsan yapraklarını aşağı sarkıtıyor, istemiyor sıcağı, "al beni bak perişanım" diyor.
Bazıları kokuyor hepsi değil... Kokanlar; tozlaşmayı rüzgârla sağlayamayanlar; arıları, böcekleri çağırıyorlar çünkü onlar başka türlü gelişmelerine devam edemiyorlar...
Pamuk bitkisi... En büyük düşmanı tırtıl, gövdesindeki suyu emiyor. Bunu fark eden pamuk bitkisi derhal bir salgı salıyor havaya, arılar tarafından fark edilmek için... Arı fark ediyor salgıyı, geliyor, tırtılı yok ediyor...
...ve daha bir sürü şey.
Hiç anlayamadığım bir tabirdir dolayısıyla, ağır koma halindeki, bilincini kaybetmiş, hayatî fonksiyonlarını sürdüremeyen hastalar için kullanılan "bitkisel hayat" benzetmesi...
Ne alâka oysa...

Bahçemizdeki gülleri ailecek hatta sitecek çok seviyoruz.
Hayranlık duyduğumuzu onlara her gün anlatıyorum 3 yıldır...
İki elim kanda olsa bile misali, yaz-kış tüm bakımlarını eksiksiz yapıyoruz.
Güneşe dönmeleri gerekirken, eve doğru dönmeye çabaladıklarını söylesem inanır mısınız?
Deneyimlemeden zor... Haklısınız...Ama öyle...
Üşüyorlar artık onlar ama bir telaş bizi mutlu etmeye de devam etmek için tomurcuk vermekten vazgeçmiyorlar ve bu aylarda artık en çok istedikleri, bir günde rüzgârla oraya savrulmak, incinmek, gazel olmak değil, anlıyoruz onları...
Tomurcuk koruyucu yeşil saplarını açıp haber veriyor, "hazırım al beni" diye.
Alıyorum onları, 1 gün yerine 10 gün yaşayabiliyorlar böylece...
Severek, sevdirerek, göz kırparak...
Kızımcığımın çalışma masasını çok ama çok seviyorlar...
O da onları...
Konuşuyorlar...
Yanıldın Aristo...
Bitkilerin de duyguları var...




Bunu paylaşmasam olmazdı...
Dün kol dinlendirmeye devam ettim zira yeni bir ödemin şu anda hiç sırası değil...
Sirkemiz sanırım iyi bir çizgide...
Ekşi mayamızı besliyorum ama geçen seneki performansı alamayacak olmak gibi bir endişem var. Sevdim, konuştum akşam ve belki canı başka şey istiyordur diye bir kısmına bir değişiklik yaptım, izleyeceğim...
Mercimek çorbası, sebzeli bulgur pilavı, turşu menüsünü yedik, doyduk, şükrettik...
Akşama küçük kızımcığımı bekliyoruz inşallah.
Bol dinlenmeli bir hafta sonu diliyorum, kendime ve ihtiyacı olan herkese...



2 Kasım 2017 Perşembe

dingin

Dün iş çıkışı balık almak için sahildeki balıkçılara gittim.
Balık bahane miydi diye de düşündüm sonra.
Hava soğuktu ama güneş de en güzel orada batardı ki...
Tam da oradaydım...
Dün...

Foto:Mehmet Deniz

Foto:Mehmet Deniz
Güzel şey insanın yaşadığı yeri sevmesi...
Hiç ama hiç şikayet etmedim hiç bir şeyinden, hiç bir zaman; tam aksine her zaman çok iyi bir karar verdiğimi söyledim buraya yerleştikten ve kızlarımı burada dünyada getirdikten beri...
Ruhumu dinginleştirecek manzaraları(!) her zaman bulabildim...
Ve hep dedim ki; kolayca tıkayabiliyorsan kulaklarını diğer her gürültüye, görmüyorsan güzelden başkasını ama bakabiliyorsan başta kendi ruhunun derinliklerine; mutsuzluk kelimesini de lügatten silecek an gelmiş, o olgunluğa ulaşmışsındır.
Yani, bencesi öyleydi, öyle de oldu...
Çok şükür...

Eve gittiğimde de gerçek bir dinginlik yaşamaya devam ettim.
Balıkları babişko pişirdi, ben çok severek karışık salata yaptım, afiyetle yedik, doyduk, şükrettik...
Ojelerimizi değiştirdik kızımcığımla, kekik çaylarımızı içtik birlikte, öptük, sevdik birbirimizi, gözlerimizin içine içine baka baka, farkına vara vara bu muhteşemliğin hem de...
Çok şükür...

Günlük hır-gür'den arınmak gerek demek ki bazen böyle...
Sakin...
Konuşsan bile sessiz...
Özlemişim...
Daha sık yapmak istiyorum artık...

Anlaşılacağı üzere akşam sadece mayamı besledim, sirkeye  de sadece baktım göz ucuyla ve sonra kendime kendimi verdim...
Özlemişim dedim ya; çok özlemişim...
Şu müziği dinledim bir de...




1 Kasım 2017 Çarşamba

Sirke desem, film desem, kitap desem ;-))

Dün bir eve gittim ki sirkemin (inşallah yani olursa) meyveleri (elmalar) çökmüş, nihayet tam 10 günde. İlk defa sirke yapıyorum kendi başıma, o yüzden günde bilmem kaç kere takip edip, bekleyince; beklenen sonucun birini almak güzel oldu, bi sevindim anlatamam ;-)
"Sirke sanırım olacak" diye sevinilir mi? Birinden duysam "amma da abartıyor haa" derdim kesin, hayat işte, her gün öğretmeye ve kınadığını başına getirmeye devam ediyor.
Bundan sonraki aşama asıl zurnanın zırt deliği çünkü şimdi ya anası oluşacak yada küflenecek gıda olarak tüketilemeyecek. Sabah işe gelirken baktım, üzerinde bir faaliyet var ve umarım bu onun ana oluşumudur ;-)) Bu arada rengi niye kahverengi, çünkü içinde bir kaşık halis mulis  harnup (keçiboynuzu) pekmezi var ;-) Bakteriler buna uygun olanlarını seçerek gelişsin lütfen diye ;-)


Yemek yapmaya başladım gider gitmez ama kızımcığımın burun kıvırması üzerine yemeği değiştirdim, Lebeniye için hazırladığım misket köfteleri tavada kızartıp, sebzeli bir versiyona çevirdim, şehriyeli bulgur pilavı, turşu eşliğinde keyifle yedik, doyduk, şükrettik.
Kızımcığımla sohbet ettik, yine iddiaya girdik yine (malum iki gün önce Vitruvius amca'da kaybetmiştim, korktum ama kaybeden pehlivan güreşe doymaz ya) yine kaybettim. Aslında bir mavi kot kaybettiğime sevindim, kızımcığımı takdir etmeme vesile oldu. "Mütevazi" mi, mütevazı mı?" idi soru. Ben tabi mütevazi diye atladım, değilmiş efenim. TDK kızımcığımı haklı çıkardı. Tevazu'dan gelen bir kelime olmakla birlikte doğrusu mütevazı imiş. Seviyorum, kaybetsem de takdir edebileceğim şeylerle karşılaşmayı...

O ders çalışmaya yollandı, ben önce ekşi mayamı besledim,  kendime bi film seçtim, örgümü de aldım, hem izledim, hem ördüm.

Film; Anna Karenina; yıllar yıllar önce 1000 sayfa mıydı neydi, başlayıp tamamlayamamıştım, içinde bi milyon (tamam abarttım ama gerçekten çooook fazla)Rus ismi olduğundan ve kim kimdi yi bulmak için sürekli başa dönüp bir türlü bitiremediğim o muhteşem eser bu. Oldukça özetle tabi kitaba göre ama neticede anlatılmak istenen de ortada. Beğendiğimi söylemeliyim. Başrolde Anna Karenina rolüyle Keira Knightley, Vronsky rolünde Aaron Taylor Johnson ve Alexei Karenin rolünde Jude Law vardı. "Kostümler ve takılar ne şahaneee, offf " dedim izlerken hep ;-)) Sonra bi baktım kostüm de dahil bi dünya ödül almış film, Oscar da dahil ;-)) Takdir ettim Akademi Cürisini ;-))
Ama en çok da şu pırlanta kolyeye bayıldım, filmi izlerken bu resimdekinden çok daha iyi duruyordu ve 2 ayrı baloda kullandı (cimri mi ne yönetmen?) ;-)) Filmi öneririm...


Sonra baktım olacak gibi değil, bi belgesel-film daha izledim... (Bu isimle birkaç film var bu Iris Apfel belgesel-film olanı)
Film; Iris Apfel... Ba  yıl  dımmm... Tam bana göre bi filmdi. Çarşıdan aldığı pek çok şeyin orasını burasını değiştirmeden kullanmak zinhar harammış gibi gelen ben için ve kombinasyon sanatı için bu kadın idol resmen. Çok benzer yollardan geçiyorum onunla diye düşündüm hep, tabi o kadarını hayatta yapamam ama gönlüm kaldı... (Filmi izlerken sık sık rahmetli Aysel Gürel'i andım... Tanımıştım ve kim ne derse desin çok sevmiştim o deliliğini...)




Bu filmler sayesinde örgüde yol alıyorum ama kol ağrım da "alooo ben buradayım, bi yere gitmedim ha bacım" der gibi oluyor sanki... Umarım şu kazak biter de biraz dinlenir bu kolceğiz de. ;-))

Neredeyse sürünme rekoru kıran kitabım dün muhteşem bir Jojo'luk finalle bitti. 292.sayfada başlayan şok şok şok, oldukça sürükleyiciydi, utandım süründürdüğüm için... Yasak meyve/ Jojo Moyes... Kitabın başında şu yazıyor; "güneş ışıldamıyor olsa bile bu kitap kalbinizi aydınlatacak"
Hani mevsim itibarı ile karamsarlık geliyorsa üstünüze şööle sağdan sağdan, hıh tam o anlar için olabilir belki de... Seviyorum, Jojo Moyes okumayı. Aslında Isabell Allende ile çok benzetiyorum stillerini ve söylemeye gerek yok ona da bayılıyorum. Ben aslında hayata dair, biyografi, gerçek şeyler ve olaylar okumayı çok severdim ve bu yaza kadar bu tür romanlar felan okumuşluğum da pek azdı, sonra bir kitabı derken, ikincisi derken, hep ciddi şeyler okuduğumu fark edip, teneffüse çıkmak gibi geldi bunlar, keyiflendim ve devam ettim.
Yeni kitabım, yine bir süre önce neredeyse aynı anda başladığım "Birinci Sınıf Delilik/ Nassır Ghaemi... Kızımcığımın tavsiyesi, "sekiz ünlü liderin biyografilerini  parlak bir psikolojik tarih ile bağdaştırıp, psikolojik çözümlemelerin etkileyici bir şekilde anlatıldığı" diye yorumunu yapmıştı, beğendiğini söyledi diye başlamıştım, fırsat buldukça devam edeceğim...


Ayyyy, çenem düşmüş, gittim ben... ;-))