30 Mayıs 2018 Çarşamba

sadece

Aslında çok bir şeyim yok yazacak...
Şimdilerde sadece...
Boyuyor, boyuyorum, boyuyoruz...
Atamadıklarımı...
Güzelleşsin dediklerimi...
Gerekli mi?
Yooo diil...
Önemli mi?
Yooo hiç sanmıyorum...
Farkeder mi?
Yoo etmez...
Yine de boyuyor, boyuyorum, boyuyoruz...
Keçeyi suya atmışım da, çıkan yerini taşlıyorum gibi işte...


29 Mayıs 2018 Salı

zor günler...

Zor günler...
Yaşaması da zordu, yazması da zormuş.
13 gün önce, aniden kaimpederimi kaybettik... Safra kesesi ameliyatı olmak üzere hastanede yatarken, beklenmedik şekilde...
Nur içinde uyusun demekten başkada bir şey gelmedi elimizden, öyle işte...

Gittik, döndük, gittik döndük derken fark ediyorum ki, yorulmuş ruhumuz... Hala hazmetmek gibi bir uğraş veriyoruz ailecek...

Bu zor günlerde, boyalar, eskileri yenilemeler, çiçekler ve bahçeyle uğraşmak en çok yaptığımız şey...
Boyayacak bir şey kalmadı dediğimizde balkonun duvarlarına saldırdık...
Renklerin terapisine güveniyorum...
Bu kadar...





16 Mayıs 2018 Çarşamba

Dolma, ekşili çorba, kurabiye ve tabi ki ekmek

Hayırlı Ramazanlar önce...
Umarım açlıkla ve susuzlukla iyice depreşen agresifliklerin her birinden bucak bucak uzak bir ay geçiririz.
Birkaç gündür, hazır Ramazan ayı diye hazırlamak istiyordum bu gönderiyi. Kızımcığımla başbaşaydık, kabak dolması ve yaprak sarması yaptım önce bi gün...


Ertesi gün ise; tıpkı annemden gördüğüm ve öğrendiğim üzere ekşili çorba...
Bizim oralarda, bir gün önce, dolma/sarma yaptıysan, suyunu süzüp, çöpe atmazsın...Ertesi güne ekşili çorba için bulunmaz fırsattır o halis mulis zeytinyağlı su...
Mercimekle dövmeyi(yarma) pişirir, soğanını, ince kıyılmış sarımsağını eksik etmez, şimdi tam da mevsimi olan hıyır hıyır ince doğranmış soğukluk(semizotu) da ilave edersin, o da pişince, sonra o hatırlı suyu ilave edip, sumak ekşi ağdasını katarsın(bulamazsan limon suyu da işe yarar bi miktar), üstüne de tereyağlı nane-biber yakarsın; tek başına bir öğün, müthiş besleyici ve keyifli çorbanı yaparsın böylece...
(Öpönemli notlar; mercimekli dövme karışımını çok iyi şekilde ovalayarak birkaç su yıkamak ve süzdüğün bu karışımı eğer vakit varsa biraz ılık suda bekletmek ve sonra iyi soğuk suya(kireçsiz)koyarak pişirmek, pişme süresini çok kısaltır. Mercimek ocağa sıcak ve kireçli su ile pişmeyi hiç sevmez, tüpün başını yer de gene de pişmez...)



Büyük kızımcığım da minik minik tereyağlı-tarçınlı kurabiyeler yaptı çayın yanına... Öyle güzel oldu ki anlatamam. Burada İmge Kitabevi'nin okuma bölümünde çayın yanında bu enfes kurabiyeciklerden veriyorlar ve kızımcığım bayılıyordu, uygun olduğunu düşündüğü bir tarif uyguladı.


Kurabiyelerin bir bölümünü arkadaşlarına götürdü, sık yapmadığı bir şey olduğu için de başta beni olmak üzere hepimizi mutlu etti. Bizde kurabiye işi genellikle küçük kızımcığımdan sorulurdu şimdiye dek, bakalım devamı gelir mi ;))

Önceden yaptığım sıcak otolizden farklı olarak bu kez de soğuk otolizle (48 saat buzdolabında mayalayarak) ekmek yapmaya başladım... Ne fark oluyor henüz net bişey söyleyemiyorum, biraz daha tetkik etmem lazım ;))



Kaçtım ben...




















14 Mayıs 2018 Pazartesi

Kutlama!!!

Tüm annelerin,
Ama en çok da, bir şekilde doğuramamış ama içinde -o duyguyu- taşımış olanların...
Anneler günü kutlu olsun...






9 Mayıs 2018 Çarşamba

Hara

Sabah alarmı duydum ama kalkamadım, bi beş saniye daha diye düşünmüştüm, trinnnkkk onaltı dakika... Alelacele kalktım, rutin siyahlarımı giydim, yüzüme güneş faktörlü kremini sürdüm, koşturarak çıktım evden, arabaya bindim, otomati kapı açılsın diye beklerken, radyoya dokundum....
"Nasıl güzel bir sürpriz hazırlamışsın hayat yaaaaa" diye baygınlık geçirecektim... Şarkıya başlatmak için benim hazır olmamı bile bekletmişti çünkü...Bana böyle şeylerle gel hayat... ;))



Adama zaten hastayım diycem olmeycek ;))
Şarkı söylerken o nasıl bir ifadedir kardeşim? O ses nasıl bi öyle insanın içini delerek titreşir? Nasıl mimiklerdir o ufak ufak yaptığın? Ve daha bir sürü şey sorabilirim...
Bu yaz ahdım olsun, kimsecikleri takmadan nereye gelse oraya gidicem... Hatta bir gün sadece bana şarkı söylesin diye bir planım bile var ;)) Hadi bakalım evren... Sen çalış bundan sonra...
Gelir gelmez açtım, halen dinliyorum, bugün, yarın, öbür gün gene dadandım demektir....
Bugün de büle blogcum, emin ol ne dün yaptırdığım pideler, ne yoğurt, ne temizlik yok yok hiç biri bundan daha önemli değildi... ;))

8 Mayıs 2018 Salı

Kutsal bamya, Hıdrellez, Dimitri ve tabisi ekmek...

Hayat işte...
Asla "asla" dememelisin derlerdideee....
Eeee nerden nereye...
Ciddiye bağlama sakın, öyle hayat dersi vermek yada ciddi bir sloganla yaşamını alt-üst etmek gibi olağanüstü bi gayretim yok, konuyla ilgili.. 
Konu, kutsal bamyalarım ;))
Hayatımın en az 2/3'sinde kendisi nerde karşıma çıksa yolumu değiştirdim. O varsa bi yerde,ben oraya gitmedim, es kaza yakalandıysam da, -ilginç bi şekilde duyduğumu aslında hiç kokmadığını- iddia edenlere inat odalara kapanıp saatlerce kendisine lanetler yağdırdığım bamyalar...
Mum oldum size, mum ;)) Tohum halinden tut, yemeğine, kurusundan tut, suyuna kadar canım çekiyor...
Mutfak penceremin önünde, tohumdan cana dönüşlerini izlemiştim...


Sonra boylanmalarını beklemiştim...


Hafta sonu, bostanda yerlerini aldılar... Günde 3-5 belki de 10 kere gidip bakıyorum ne haldeler diye...


Evrene hep iyi dilekler yolladığım bir haftaydı yine...
Hıdrellez geleneğimizi bu yıl da tamam ettik...



Hıdrellez günü bereket için peynir yaptım... Daha doğrusu lor çünkü başka maya kullanmadım... Dolapta bekleyince şahane bir tat oldular, pazar kahvaltısında ızgara üstü yendiler...


Muallacığım asil kızım, Dimitri şapşiğine alışmaya çalışıyor hepimiz gibi... Dimitri sürekli onunla uğraşıyor, Muallacığım kaçacak yer arıyor, benim gibi...


Önceden kalan ekmekleri fırınlayıp peksimet yapıyorum, mayam hep canlı kalsın diye kolum ağrımadığı zaman ekmek yapmaya devam... Aşama aşama devam eden bu kutsal süreci de büyük bir zevkle takip ediyorum tabi...




Zayıflama işini henüz beceremedimse de o kortizonlarla en azından daha da kilo almadım diye kendimi ferahlattığım ancak zayıflamama katkıda bulunmayan, bulunsa pıt diye zayıflayacağımdan emin olduğum her bir şeylere gıcık kapıyorum...
Temizlik epeyce yapıldı... Kızımcığım sağ olsun... Ütü için de bir şükür sebebi arıyorum ama henüz bulamadım... Ütü gerektiren tüm kıyafetleri dağıtmak gibi bir fikrim var ;)) Çakozlamasınlar diye, yavaş yavaş yürürlüğe sokucam onları da... En temizi bu...
Büle işte...



2 Mayıs 2018 Çarşamba

Dimitri, Zai, ben felan

Doyamıyor ayol bünyem tatillere... Aradaki çarşamba günleri de tatil olsa bence pzt, salı, perşembe ve cuma pek daha verimli geçer ;)) Ve mesela 08:00'de başlamasa mesailer, ne bileyim şöyle bi 10:00 felan olsa en azından...
Ööyyyleee, bol bol tatil ilan edilse, alsam kitabımı, kahvemi elime, biraz okusam, biraz uyusam, acıkırsam minik bir atıştırmalık başucumda hazır beklese, hafif seste bir müzik hep arka planda olsa falan filan...
Yok, gerçek dünya bu diil ;((
Kendime taahüt ettiğim ev derleme, toplama ve ütü işlerinde ne cumartesi-pazar ne de salı tatilinde bir milim ilerleme kaydetmedim. Ama şiddetle çamaşır yıkamaya devam ettik mi, ettik... Yani o cuma günü bahsettiğim iş miktarı en az iki katına da çıktı böylece ama insanın canı bir gram mı istemez ya? İstemiyor n'apayım...
Hafta sonu cumartesi günü nerdeyse akşama kadar bir etkinliğe katıldık kızımcığımlarımla. Bodrum Hayvan Hakları Derneği'nin yavru kedi-köpek sahiplendirme etkinliği idi. Bizim gebeşten ümidi kesince, söz verdiğim üzere kızımcığımlarım yeni minik dostumuzu seçti. Arada bir  "2 tane olsa olmaz mı annneeeğğğ?" sızlanmalarını da mümkün mertebe duymamaya çalıştım. Mualla ne yapar, nasıl karşılar sorularıyla aklım zaten karışıktı.
Ve, bir oğlan bebeğimiz oldu...



Annesini kaybetmiş bu zavallı yavrucak. 1 ay bir barınak gönüllüsü tarafından biberonla beslenerek bu hale gelmiş. Hani ısrarla soruyorlar bize ya, "evde bi tane varken neden ikinciyi alma gereği duyuyorsunuz?" Cevabı çok net aslında işte... Bir sahipsiz cana can olmak, hepimize iyi geliyor ve onun yaşama tutunma ihtimalini kuvvetlendiriyor, hepsi bu...
Adı Zekeriya olsun dedim ama kızımcığımlarım ille de Dimitri dedi ve tabi onların dediği oldu. (Aslında şimdi de yoksa Sylvester mi olsa demekteler)
Mualla kardeşi konusunda çok tedirgin, ne yapacağını bilemiyor, şaşırdı kaldı kızım... Ama geçen 3 günde ikisi de epeyce olumlu yol katettiler diyebilirim...


Bugün sevgili Dimitri kontrol edilmeye ve aşılanmaya gidecek akşam üstü. Böylece sağlığı konusunda daha rahatlamış olacak içimiz...
Dün tatil diye kızımcığımın arkadaşını da yanımıza alıp, Bodrum'un yeni nesil kütüphanesi Zai'ye gittik. Muhteşem bir yer... Nasıl güzel bir düşünce olmuş, yıllardır hayal ettiklerimin bir kısmını barındırıyor diyebilirim.




15 yaşından küçük çocukları alamıyorlar, ders çalışmak içinse kapalı bölümde iki-üç masalık minik bir yerleri var. Konsept tamamen huzurlu ama çok zevkli bir ortamda okumaya adanmış... Fekat ne oldu, kızımcığımlarım ders çalışma masaları dolu olduğu için, dış mekandaki ortamlarda buna izin verilmediği için, bi 10 dakika oturamadan kalkmak zorunda kaldık. "Olsun varsın ben kaçarım ki her fırsatta" diye kendimi ikna ettim ama...
Neyse işte günün ortasından sonra daimi mekanlarımızdan biri sayılan İmge'ye attık kendimizi... Harika demlenmiş çayları, minik tereyağlı kurabiyeleri ve masalarımıza doldurduğumuz yepisyeni kitaplarımıza daldık uzun süre.



İnsan Vücudunun Öyküsü çok ama çok okumak istediğim bir kitaptı... Geçmiş yıllardan bu yana vücutlarımızın neye, nasıl ve niçin uyarlanımlar gösterdiğini ama en önemlisi kendisinden neleri bekleyip bekleyemeyeceğimizi ve eğer mümkünü var ise buna nasıl ulaşabileceğimiz konusunda yazılmış, bilimsel ama merakla takip edilesi bir kitap... Oldukça kalın ama zaman içinde sindirerek okumak istiyorum.
Derkennn, akşam oldu, eve bi girdik, üf bu seferde "hiç iş yapmıyorum kaç gündür Allah'ım ne olecek bu benim halim?" diye söylendim durdum. Artık bi planım yok bu derleme toplama işiyle ilgili, "hayatı yakalamaya çalışıyorum ben, işi gücü boşver" diye bir slogan bile buldum valla. Haa slogan buluncaya kadar, işi ortadan kaldırsam daha bi mantıklı gibi görünüyor ama hiç bitmiyor ki iş... Hayır olanca gücümle kıyafet azaltıyorum bir yandan, e geri ne oluyor da dağınıklıktan zerre eksilmiyor, matematiğini yapamaz oluyorum...
Öyle işte...

27 Nisan 2018 Cuma

sandıktakiler

Bak şimdi nereden nereye ;))
Benim çeyizlerimin bir kısmı halâ annemde ve annemin kızımcığımlara aldığı ve içini özenle kadife kumaşla kaplayıp, boncukla işlediği ceviz Maraş sandıklarında muhafaza edilmekte. 





Annem sandığın içindekileri zaman zaman havalandırıp, tekrar özenle yerleştirir. Gittiğim zamanlarda niyeyse mutlaka onları açıp açıp bakıyorum. Mesela sim sırma Maraş işi oda takımlarım % 100 ipek olan mongol kumaşa, altın ve gümüş simlerle işli ve onları buraların rutubetli ortamında saklayamıyorum maalesef, kararıyor. Hem zaten benim buralardaki ev düzenimde de bunları kullanabileceğim bir konseptim de yok. Ama elbet bi zaman, zamanı gelecek ve kullanacağım diye de beklemekten vazgeçmiyorum. Mutlaka burada da olsun diye bu sefer resimledim onları ;))




Annem boş bulduğu zamanlarda, kumaş boyama yapmış bu aralar. Masa örtüleri, peçeteler, vs. Hatta bir tane seccade boyayıp, sonra da makinede sırımış. (Sırımak, dikişle çeşit çeşit şekiller çıkarılarak yapılan, arada genellikle elyaf olan bir iş türü) Ben görünce yazlık bebek yorganı yaptığını düşündüm aslında ama yok seccadeymiş. Bu da sandığımızda yerini almış, çok sevdim, çok güzel bir hatıra olacak bana ve kızlarıma inşallah.



"Eskiden beri çok meraklıydın el işlerine" dedi annem. Annem öğretmen ve çalışıyor, zamanı olmaz diye rahmetli anneanneme elbiseler, şallar, bluzlar felan tarif ederdim, hatırlıyorum "bana örsene" diye. Nur içinde yatsın, o da sürekli bana bişeyler örerdi. Anneannem, gördüğü bir manzaranın resmini hayal edip, dantel perdeler örermiş, bir gecede bir yumak 70 numara dantel ipiyle hem de. Müthiş güzel resim yapardı zaten gerçekten. Ve hiç unutmuyorum, Emel Sayın'a da bir tane sahne tuvaleti örmüştü, ben çocukken. Çok üzülmüş ve kıskanmıştım niye bana örmedi de ona hediye etti diye. Şu alttaki şalın modelini de ben tarif etmiştim, ip de işte Emel Sayın'a ördüğü ipin aynısı ;)) Gümüş simli, floş galiba... Ay onu atardım sırtıma, aman kendimi prenses sanırdım, bayılırdım... Ben lisedeyken de sanırım bu şal tv örtüsü olarak kullanılmıştı evde bir süre, malum artık sırtıma göreliği de kalmamıştı ;)). Tabi artık uzun yıllardır sandıkta... Birgün bir köy evim olursa, perde olarak kullanırım diye beklemeye devam ediyor kaptan ;))



Ben bebekken, anneanneciğim yine aynı iple bana elbise de örmüşmüş... Elbisenin boyutuna bakınca, nasıl hatırlıyor olabileceğim imkansız gibi gelse de ilginç bir şekilde ben bu elbiseyi giydiğimi de hatırlıyorum.



Anneannem evinin her yerine beyaz sabun rendeleyip koyardı. Hacı Şakir Türk Hamamı sabunu son gözdesiydi. Hele de kendi sandığını açtığında buram buram sabun kokusunu duyardın, bak mesela pek çok şeyi unutmuş olsam da o kokuyu da hiç unutmuyorum. Yazın halıları kaldıracağı zaman da, kesinlikle naftalin kullanmaz, sabun rendeleyip kullanırdı, ben de yıllardır öyle yaparım... Nur içinde olsun, çok ama çok özledim onu...
'Hah işte, başlıkta dedim ya nerden nereye diye, o buradandı işte. Dün akşamı anlatayım diye başlayacaktım, yıkamacıdan gelen halılara sabun rendeleme işinden başlayarak, yazı ondan buralara geldi. Allahtan kısa bir girişten sonra, dünü anlatabileceğim ;))
Bugünkü hediye ekmekler için hamur yoğurduk Elif kızımcığımla, sonra ben bi ara gebeş kedinin peşine düşmüşken Mualla evden kaçtı. Babamız evde yoktu zira komşularla mangal partisindeydi. Kendisini arama ve yakalayamama uğraşım saatler sürdü ve bu arada gebeşi de yakalayamadım zaten, memelere de bakamadım. Baktım günlerden perşembe, açtım Vatanım Sensin'i ama niye bilmem beş dakikasını bile hatırlamıyorum. Bitki çayı demledikti onu da içememişim. Dolayısıyla akşama kadar sabırsızca beklediğim kitabımı da okuyamadım. Yani ekmekten başka birşey üretemediğim ve bol bol Mualla'ya sinirlendiğim bir akşam geçti bitti. Gece bi ara kalktım, Mualla yatağındaydı, ne zaman geldi, kim aldı hiç bilmiyorum...
Bugünkü akşam menümüz, kızımcığımın isteği üzere hünkârbeğendi olacak. Atıştırmalık olarak da; zeytinyağlı yaprak sarması, kuru börülce ekşilemesi hazırladım. 
Cumartesi günü Zeynep kızımcığıma söz verdiğim üzere (ki offf Zeyno offf, ben daha birine bakamayıddurum) yeni evlat edineceğimiz yavru kediyi bulmaya, barınak gönüllülerimiz ile birlikte bir etkinlikte olacağız. Şimdi tam biz ordan bir kedi evlat alırız da, sonra da gebeş kendisininkileri getirirse kapıya, oh seyreyle gümbürtüyü o zaman sen. 
Pazar günü biraz ev işi, biraz çamaşır, biraz ütü sanırım. Bu hafta sonu bahçeye ip gerip, çamaşır asmak gibi tuhaf bir isteğim var ;)) Bakalım, itiraz eden olmazsa... Yabani otlar ayıklansın bi de. Bi de armutları atıp çimlere yayılalım...
'Hadi gittim ben... Cümleten mutlu hafta sonları...

26 Nisan 2018 Perşembe

bamya, kitap, ekmek, gebeş filan

Kendisinden dizlerim için çok şeyler beklediğim kutsal ;)) bamya tohumlarından ekmiştim geziye gitmeden önce. Filizlenmişler yaaaa.... Her baktığımda mutlu oluyorum, şöyle bir karış gibi olup biraz daha güçlendiğinde, bahçeye ekeceğim ve yine sabırsızlanarak bamya verip vermeyeceğini bekleyeceğim...


Uzun bir aradan sonra dün akşam ilk kez kitap okudum. Zeynep kızımcığımın hediye ettiği, Tanrıların Arabaları... Zaten bir kült haline geldiğini biliyordum ama ilgimi bu kadar çekeceğini tahmin etmiyordum. Kitapta, paragraf paragraf ortaya çıkarılan, Gılgamış Destanı ile Tevrat'ın bu kadar aynı olması, kutsal kitaplarla ilgili zaten daha önceki araştırmalarımda da edindiğim bilgileri destekledi. Henüz yarıya geldim, bu akşam tüm işlerin bitimini ve tekrar başına oturmayı heyecanla bekliyorum. Kitabı bitirdikten sonra da Zeynep'le filmini izleyeceğiz. Ve kayda değer şeyleri de burada kendime not tutacağım...
Yarın iki arkadaşıma göndermek üzere, bu akşam ekmek yoğuracağım yine. Öğle arası eve gidip, ön mayalamayı yaptım ki, gece geç saatlere kadar pişirim beklemeyeyim diye... Üstat Süreya'ya benzer şekilde ben de, mutluluğun ekmek pişirmekle bi ilgisi olduğuna artık yürekten inanıyorum. Umarım, sevgili mayam, tüm gücü ile yine beni ve yiyecek olanları sevindirir. Bu arada burada pek çok kişiye maya dağıtmış da oldum. Yaptığımı duyan ve yapmaya ilgisi olanlar bir şekilde ulaştılar, ulaşıyorlar da valla, yakından maya cumhuriyeti kurucam, başkanlığa da adayım ;))netekim 100.000 imza gerekmiyorsa ;))
Havalar son iki günde ciddi ısındı. Artık bahçenin kalan hazırlıklarını ve süslemelerini tamamlamanın ve oraya taşınmanın vakti geldi belki de. Ama benim yapılacak her iş için hafta sonunu bekleyip, hafta sonu da zerresini ellemeyip bambaşka yeni iş icat etmelerimin vakti ne zaman dolar; işte onu bilemiyorum...
Doğurduğunu düşündüğümüz gebeş bahçe kedimizin -eğer gebeştiyse ve doğurduysa tabi- yavrularına halen ulaşamadık. Bu şüpheden artık kurtulmanın zamanı geldi deyip, bu akşam yemeğe teşrif ettiğinde yakalayıp, meme kontrolü yapıcam. Hayırlısı artık...
Kalasınız sağlıcakla be ya;))

24 Nisan 2018 Salı

Gittim, gördüm, geldim...

Eveeet... Gittim, geldim...
Uzuuun yazıcam, upuzun...
Bu seferki gezim çok daha güzeldi dersem ötekilere haksızlık olur belki ama ne demişler hani; gelen gelenden tatlı, gelecek olan hepsinden tatlı.
Sanırım son 29 yıldır ilk defa doğum günümde memleketimde olmak mutluluğunu yaşadım. E dolayısıyla, başta ailem, kuzenlerim, arkadaşlarım derken her bir fırsatta yeniden kutlanan yaş günüm kendiliğinden daha bir özel oldu. Dönüşte de evde kızımcığımlarımın sürprizleri devam etti, sevdim ben bunu, diledim; bundan sonrada aynı performansı bekliyorum hayattan. ;)Özellikle de, özlemekten burnumun direğinin sızladığı sevdiceklerimi bir sürprizle karşıma çıkaran performansından çok etkilendim ne yalan söyleyeyim ;) 3 ayrı pasta bilem kestim. Hepsi de çok güzeldi...



Neyse işte, pek çok şey yapmakla birlikte en hoşuma giden sanırım, taaaa (bu a'lar çok sayıda artık ;)) çocukluğumda, hafta sonları annemin bohçaladığı hamam takımı sırtımda, güzel yer kapmak için onlardan erkence saatte gittiğim, ilk girişte beni her zaman mest eden kokusunu zaman zaman gerçekten çok özlediğim çocukluk hamamımıza gitmek oldu. The Acar Hamam ;)) (Adının Acar olduğunu bile yeni öğrendim, Maraş dilinde oraya hep Ecer Hamam derlerdi hatta). Sevgilisiyle buluşacak kadar pır pır etti yüreğim, kokusu gitmiş midir, o eski tarihi konsepti bozmuşlar mıdır, eski natırımız hala duruyor mudur vesaire gibi düşünceler kırpıştı durdu gönlümde. Annem, kuzenlerim, annemin bir arkadaşı ile kalabalıktık da. Giriş aynen duruyordu, ikinci kapıdan girdiğimde bi 5 dakika kadar hiç kıpırdamadan o aynı kokuyu duyumsayıp, içime çektim, yine mest oldum. Yıkanma yerlerinde eski hali korunmuş olmakla birlikte, kurnalarda halis mulis artık yaşlanmış ama dimdik ayaktayım diyen taşların kimi yerlerini de bembeyaz fayansla kaplamasalarmış çok daha iyi olurmuş ama, işte ona bile razı oldum.
Vur patlasın çal oynasınlı, bol keselenmeceli, mis gibi kokan, krem yumuşaklığındaki kil ile saç/baş/yüz ovmacalı, arada portakal yemeceli şahane bir 2 saat geçirdik. Kapanmasaydı daha saatlerce de kalabilirdik, o derece. Hamam sahibinden rica minnet kil aldım, kadın önce ille de satmam diye tutturdu ama ben, "minicik bir parçaya bile razıyım, lütfen sadece koklamak için istiyorum" deyince dayanamadı verdi ;) Şimdi ara sıra çıkarıp kokluyorum, dün bir minik parça ıslatıp yüzüme buladım bile tekrar, yemek istiyor canım, o derece seviyorum yani kili...

Kuzenlerle buluştuk ve herhalde 3-4 saat boyunca kesintisiz gülmüşüzdür. Hamam ve halam kelimesi birleşince beni alır bir gülme, dur bak anlatıcam onu da ;) Halam ve büyük kızı Lütfiye efsanedir. Sanırsın 24 saat bunları kayda alan var da, özel bir rol oynuyorlar. Sürekli olarak komik şeyler yaşıyor bunlar ve bunları da bize çok tatlı anlatıyorlar. Bak mesela yıllar önce halam bir gün enişteme küser (sebep, eniştemin oya boncuğu almak (!) için halamı Antep'e göndermemesidir),  eniştem günlerce ne yapsa da halam asla taviz vermez, küslüğünü sürdürür. Sonra bir sabah içinin çok sıkıldığını fark eder, yüzünü yıkayıp ferahlamaya banyoya girer. (Halamın evi çoook eski bir yapı, kendilerinin "aşağılı yukarılı" dedikleri bir nevi dubleks ama çok eski, taş, kerpiç felan bir ev. Banyodaki ayna da eskimekten sırrı soyulmuş, kimi yeri ayna vazifesi yapamaz durumda, bakınca öyle yüzünü tümden göremeyeceğin bir durumda filan yani) Neyse işte o yarım yamalak aynada yüzünü görür ve kendi ifadesiyle "anam aynı filimlerdeki gibi bir aydınlanma geldi o an ve gendime dedim ki; ""Nevin Nevinnnn, bu hayatın tekrarı yok, de bahım(hadi hemen anlamında) ne üzülin gız bir boncuk içün, at bu sıhıntiyi (sıkıntıyı), yürayın (yüreğinin) götürdüğü yere get, mutlu ol," der. "Telaşla yukarı çıktım, başladım hazırlenmiye" diyor, "nereye gitmeye hazırlandın halacım ya, valiz maliz mi, yolculuk şehirlerarası mı, yoksa bambaşka bir yolculuk mu?" filan diye sorup o muhteşem aydınlanmanın detaylarını öğrenmek istiyorsun sen de haliyle. Ve halamdan gelen cevap; "yok anam ne şehri ne arası,heyle (nasıl) gedim ben başka yerlere, zati herifnen Antep sevdasına küsük, hememe (hamama) getmeye garar verdim, düşündüm daşındım en çok çimerken (yıkanırken) mutlu olacağımı hesapladım, yürağım Guyucak (Kuyucak) Hememi'ne doğru uçidi (uçuyordu) bir baktım, yörü bahim Nevin heç mızıldanma dedim gettim, eyi ediğim diyel miiii?"... Nitekim gitmiş, çimmiş gelmiş, hafiflemiş ve eniştemle de barışmış. İçimizdeki kötü duyguların kesinlikle çimerek gideceğini iddia ediyor yıllardır, kendisine hep böyle oluyormuş. Bir tas kaynar su alıp başından aşağı dökerken "garnı ağrısın heri boncuğun da" demiş, bir daha dökerken "aman zati dollu vardı o boncuktan da evde" demiş, gitmiş... Bu hikayeyi ilk duyduğumda da sonra her hatırladığımda da deliler gibi gülüyorum. Yüreğinin götürdüğü yere git gibi bir konsepti her nasılsa yakalamış (ki bu kadın ilkokulu bile sonradan bitirmiş) halacığımın tercihinin ve son durak noktasının bir hamam olması.... Bizim ailede biri hamama gitmek istiyorda yoldaş bulamıyorsa otomatik halam aranır zaten. Kadın hamam kelimesini duyunca, iki eli kanda olsa bırakır ve gider ya hu... Bugüne kadar "yok, gelemem" dediği duyulmadı... Hastayım felan dediği zaman kızları zarf atar, "hamama mı gitsek acaba" diye ve halam en geç yarım saat içinde iyileşir zaten. Baş ağrısından tut da, aklının alamayacağı her hastalığın şifasını hamamda görüyor, herkese öneriyor, Allah muhafaza kanserden başka her şeye çare kendisi. (Bu arada bir kanser vakasının ucundan dönmüşlüğü var, o da o sebeple kanser hariç diyor) ;)) İşte böyle...
Halamla ilgili çok anılar var, far ettim ki ben buraya hiç yazmamışım onları, zaman zaman yazmalı ;) Mesela akıllı telefonu olmamasına rağmen, facebook aracılığı ile birini biriyle tanıştırabiliyor, görüştürebiliyor ve hatta evlendirebiliyor. Mesela paraya ihtiyacı olduğunda (ki paraya sadece kızlara, torunlara çeyiz hazırlığı için ihtiyaç duyuyor) ama eniştemden kesin para alamayacağını bildiğinde kendi işlediği iğne oyası takımını, komşu işlemiş, çok ihtiyacı var, filancaya da çeyiz lazım diye bir şekilde süreci yönetip satın aldırabiliyor ;))

Mutfak Müzesi'ne gittim Maraş'ta... Doğrusu oldukça beğendim. Garip bir de hüzün duydum, aaa bundan bizde de vardı, aa bundan dedemin de vardı gibi cümleler peşpeşeydi... İnsan, dedim; geçmişle yaşayıp durmamalı ise de, köklerini, anılarını da hiç unutmamalı... Zaten hep öyle olmaz mı; küçükken çok canını acıtan bir şeyi bile yıllar sonra gülümseyerek ve hatta özleyerek anabilirsin... Misal küçükken her sonbahar ve ilkbaharda annemin konu komşuyu toplayıp, ısrarla yaptığı bu yufka ekmek hazırlığı günlerini bazlama yeme olayı dışında hiç sevmezdim. Hamuru elletmezlerdi, pişirtmezlerdi yanarım diye, anca şunu getir bunu götür olaylarında kullanılırdım. E haliyle de gıcık kapardım... Ama gel gör ki; şimdi bir kaç komşu bulsam ve rutubetli bir yerde yaşamasam aynını yapardım...

Kaynana oda sofrası

Ocaklı oda, mutfak

Gelin evi oturma odası

Camekan (Büfe)

Kollu Singer dikiş makinesi

Üzüm pekmezi yaparken üzümlerin ezildiği sal
Gezi notlarına, aklıma geldikçe devam ederim; şimdi artık kürkçü dükkanına cart diye dönüş yapayım ;))
Nar ağacım çiçek açmış bu yıl ilk defa, pek bi güzel, pek bi coşkulu...


Gül fidelerim neredeyse tamamen tutmuş, minik minik yapraklanmışlar, gayet keyifliler...


Budanan güller, tazecik ve müthiş renkleriyle başka bir alemler...




Sanki gitmemi bekliyormuş hepsi ;)) Alt tarafı 9 günde olmuş bunlar ;)) Demek ki daha sık gitmeliyim bir yerlere ki, bahçe kendine gelsin ;))

Eeee tabi ekmek yapmasam olmazdı, yine iki tane, biri de bugün bir arkadaşıma hediye edildi... Çavdar, tahıl, haşhaş ve çörek otlu idiler...
Ön mayalama sonrası yoğruldular,


Son mayalama süresince büyüdüler,


Fırına girip, afiyetle tüketilmek için piştiler...


Amma uzattım haaa ;)) Ve dahası, dollluuu anlatacaklarım var halâ...
Şimdilik...Hadi gittim ben...
Ve; teşekkürler hayat...