30 Aralık 2017 Cumartesi

Mutlu yıllar yazısım

Teee kaç yıl olmuştu başlayalı...
Yıllarca da ara vermiştim...
Kamusal...
Şimdi dönüp baktığımda...
En çok kendime verip veriştiriyorum aslında...
Yıllar bana çok şey öğretti...
Şimdi son noktada...
Hiç bir ayrımım neredeyse kalmadı, canımızı yakmadıkça, toplumca...
Sevgiye yeniden aşık oldum, geçmişten günüme...
Evlatlarım yoldaş oldu bana...
Anneyim ama en yakın iki arkadaşım da oldu o yavrucuklarım, onlara minnettarım...
Sevgi diyorum...
Ekmek gibi kutsal...
Her şeyi kutsallaştırmayı sevdiğimden mi bilmiyorum...
Emek, sevginin öte sınırı...
Keşke...
Seviyorum seni yaşamayı hayat...
Kanırtsan da bazen...
Şimdilik böyle...
Gideni aratmasın, gelen yıl...
Hepimiz için...
İnsan için...
Hayvan dostlarımız için...
Cansızlaştırmamak adına olan herşey için...
Gideni aratmasın, gelen yıl...

Bir sürü şey yaptım ama bu arada...
En sevdiklerimden biri, kapı süsümüz oldu sanırım...



Bir de, içlerine çam kokusu enjekte ettiklerim..


Mutlu yıllar...

24 Aralık 2017 Pazar

heves işte...

Hani bir misafirlikteymişim de, son bir kaç saat kalmış gitmeme gibi...
Valizler eksiksiz düzenlenmeli gibi...
Yanımızda götüreceklerimizi, unutmak endişesiyle, akla geldikçe yerleştirecek olmak gibi...
Bir tatlı telaş...
Bir tatlı sürprizler hevesi...
Öyle işte...
Gece gece yazmak hiç adetim değil ama...
Bu gece de böyle olsun...



22 Aralık 2017 Cuma

Renk renk, ışıl ışıl...



Bahçeyi rengârenk ama soft ışıklarla donattık.
Hep söyledim ya burada da, rengârenk her şeye bayılıyorum diye...
Yılbaşı akşamı hava müsaade ederse, gönlümüzü, gözümüzü böyle doyurmayı diledik.
Her sene bir öncekinden daha da hoş gelmiyor olsa da...
İçimiz coşmalı, umut etmekten vazgeçmemeliyiz diyorum kendime...
Umarım...
31 Aralığın farklı olmadığı bir gün olsa da 1 Ocak, ne bileyim yenilenmek iyidir, galiba ondan bi parça da sevinç var içimde.


Kızımcığım, çantasında kolayca bulabileceği büyükçe bir anahtarlık istemişti.
Çarşıda arayıp bulana kadar...
Aman dedim, deneyeyim bakalım...
Beğenirse onun olsun, beğenmezse benim...
Oldu işte bişeyler...
İçine lavanta da koydum, çantası güzel koksun diye...
Beğendi...
Sevindim...
Öyle işte...

21 Aralık 2017 Perşembe

İsimler, dokunuşlar

Bak teee ne zaman oldu yazamamışım.

Çoook severek okuduğum Ezgissimo'nun şu gönderisini okumuştum yine zevkle bi gün... Bundan tee 1 ay önce. Ben bu alıç bitkisine (adı başka bişeyse de bilmiyorum gerçi) oldum bittim bayılırdım zaten. O günden sonraki hafta izinli olduğumda da Marina civarında gezerken, yol kenarında çit gibi bu bitkiden olduğunu fark edip, (valla daha önce hiç dikkatimi çekmemişti, nasıl oldu kaçırdım bilmiyorum halâ) iki dal da koparmaya utanıp onca insanın içinde, kös kös eve dönüp, bizimkilere bangır bangır bana bundan bulup almalarını söyler olmuştum. O kadar çok söylemişim ki demek, kızımcığım olaya el atıp bitkici bitkici dolaşmış babasıyla ama bulamamışlar. Sonra neyse bi önceki hafta bizim babişko elinde koccaman 2 kök bu bitkiyle geldi, biri tutmazsa biri tutsun misali sorumlulukla ;-)) ammannnn uçtum havalara resmen. Valla her gün öyle didik didik etmişim ki, yorgunum morgunum da demedi, bahçeye ekmişti onları... Şimdi ben her gün eve gittiğimde bu alıçlara uğruyor ve seviyorum onları... Adını da Ezgi koydum hem ;-)) Çünkü aklıma getiren o oldu. Zaten sonbahar deyince aklıma hep Ezgi gelir oldu epeydir, böyle de içselleştiriyorum her şeyi ;-)) Ilık ılık bir duygu bu, rahatlatıcı... Ezgili... Biraz da fagot dinletisi getir aklına al mis gibi yanındasın işte onun...





Bahçemizdeki hemen her bitkinin bir adı daha var zaten kendi normal adından başka. Mesela bi kokulu leylağım var adı Ercan, göbek adı da Nurşen. Çok sevdiğimi duyup, fidesini hediye getirdiydi iş arkadaşım Ercan bey. E malum Leylak Dalımızı da atlayamazdım zaten.. Öyle işte...
Nergislerin adı Yalçın, çarşıdan aldıklarımı sevmiyorum diye dağdan köküyle söküp getirmişti Yalçın, o da iş arkadaşım.
En köşedeki limonun adı Ekrem, kaç tane ektiğim fideler tutmayınca "sen fide almayı bilmiyosun ki" deyip onu da o almıştı.
8 kök gül var mesela, her birinin adı var, annemin en sevdiği renkte olanı onun adını taşıyor, herkesin sevdiğine göre isim taktım onlara. Garip di mi? Manyak mıyım ki acaba demiycem e evet biraz var zaten, kabulüm... ;-)) Aha şimdi yazarken fark ettim valla hiçbirine kendi adımı vermişliğim de yokmuş ;-)) Aaa unutmuşum zahir... İşte öyle, kendimle ilgili bilgilerin dibine varıyorum Mari yüzünden. Resmen alışkanlık oldu ;-))

Ay bak bi de ne buldummmm...
Harikasın Ezgi... Yolun, bahtın, umudun güzel olsun...








<3 p="">



20 Aralık 2017 Çarşamba

20.12.2017 ordan burdan

Dün iş çıkışı eve gittim (aman da ne değişik bişey yapmışım) ;-)))
Bizim sitenin erkek ahalisi mangal yapmaya niyetlenmiş, böyle günlerde evdeki zavallı bizlere de pişirip getirmelerini son 2 seferdir azim ve inatla kabul ettirmiş olduğumdan, yemek telaşına hiç girmedim.

Dayım bi şişe rakı göndermiş, ne zamandır dolapta duruyordu.
Kendime bir peynir tabağı yaptım, az meyve, koca akşam iki kadeh içtim. Valla nasıl iyi geldi anlatamam. Hani onun verdiği bi "amaaan n'olursa olsun, pehhh ben mi kurtarıcam ayol dünyayıııı" duygusu var ya hah en çok onu severim, içmesinden de çok. Hatta burnumu bile kapatırım çoğu zaman, kokusunu sevmem hiç.
Alkol müptelası hiç ama hiç olmadım. Bununla birlikte bazen, kendisiyle haşır neşir olmaktan hoşlanırım. Ama limitlidir hep, 2 bilemedin 3 kadehliktir ilişkimiz. Mayalı içkileri çok sevmem, midem ağrıyor sonrasında hemen. O yüzden mi bilmem rakı en favorimdir. Büyük üstat Aydın Boysan'a, rakı adabı konusunda harfiyen katılır, şapka çıkarırım...

Neyse işte, e baktım TV'de bişeycik seyretmiyorum, bilgisayarımı TV'ye bağladım, şu manasız bulduğum ama bir şekilde izlemek de istediğim "Yemekteyiz" programının eskilerini izledim bir süre. E baktım gene tatmin olmuyorum, elime yeşil-kırmızı-bal rengi iplerimi aldım, yılbaşı teması hazır beynime hoş esintiler veriyorken...

Bazen, -aslında düşündüğümde- çok anlamsızca gelen, bildiğin zaman kaybı şeyler yaparken yakalıyorum kendimi. Anlamlandırmaya çalıştım ama bıraktım sonra düşünmeyi. "Yaptığım her şeyin ille de anlamlı mı olması gerekiyor ki zaten" diye.
Ne mesela, Gerçeğin peşinde diye bir program var iş çıkışı saate denk gelen, her gün otomatiğe bağlanmış gibi onu açıyorum mesela. Kızımcığımın her gün bıkmadan "annem yaaa, ne anlıyorsun sen bundan, ruhunu daraltıyor bu senin" demesine rağmen mesela. Haklı, ruhum daralıyor izlerken ama ertesi gün yine orayı açıyorum... Bir güzel açıklama da bulmuştum zaten aylar önce; "ben toplum sosyolojisi ve birey psikolojisi araştırması yapıyorum bu gibi programlarla" diyerekten, nasıl mis di mi? .... ;-)))
Ne mesela, Yemekteyiz, zinhar sinir oluyorum yarışmacıların tutumlarına daha doğrusu programın önceden belirlenmiş ve yarışmacılara oynattırılan konseptlerine. Buna rağmen yine de seyrediyorum... "Değişik yemek yapacaklar mı ona bakıyorum ben" diye açıklama yapsam da tabi bunun aslında en mantıksız yolunun bu olduğu da başta benim, kimsenin dikkatinden de kaçmıyor üstelik.
Bazen de çoğu zaman çok gıcık olduğum Fatih Altaylı izliyorum mesela o çok bilmiş ve ukala halleriyle. Konuklarına çoğu zaman (bazılarına oh dediğim de oldu ama çok nadiren) çok edepsiz davranıyor, ti ye alıyor eleştiren de olursa, gıcık oluyorum dediğim gibi ama ısrarla da seyrediyorum bazen, konuğunun yetkinliği sebebiyle de olsa. Her lafına bi beş beş cevap yetiştirişim var, görseniz onları değil kesin beni seyrediyor olursunuz, kızımcığımlarım öyle diyor ;-))
Gibi gibi işte...
Sevdiğim şeyler sıralamasında en sonda bile yer almayacak şeyler bazen istemsizce en çok yaptığım şeyler oluveriyor. Manâsızlığını bilerek devam ettirdiğime göre de kesin iki tahtam eksik zaten diye kendimi kolayca tanımlıyorum gerçi bu fırsatta da. Sigara gibi. Hayatta bile bile yaptığım en manâsız şey de o zaten. Ama yapmaya devam ediyorum, diyorum ya eksik işte iki tahta n'apim...

Ortak bir kararla yemek ve mutfak işlerinde değişikliğe gittik ailecek. Az kalorili besleneceğiz bir süre. Herkes doyana kadar değil, ihtiyacı kadar yiyip (tabi bunu başarabilirsek), içecek bundan sonra bir süre. Bir süre diyorum çünkü bunun ne kadar süreceğine herkes kendi karar verecek. Midelerimiz o boyuta indiğinde, bağırsaklarımızın doğru kararı kendiliğinden yollamasını bekliyor olacağız. Dolayısıyla artık menülerimizde değişik salatalar ağırlıklı olacak. Bi de ekmeklerimi az tüketecek olsak da glütensiz yapmaya başladım. Vücutlarımız sindiremediği şeylerle boşa uğraşmasın bakalım bir süre de.

Sözlü duyurulan ama gelmeyen görev yazımı soruşturdum akşam biraz, "toplu olarak yazılacak, bekleyin" gibi bir cevaba ulaşabildim. Hep yaptığımız da bu değil mi zaten, beklemek... Bekliyorum...

Dedim ya dün erkekler toplandı mangal için diye. Akşam mesela bir süre bunu da düşündüm. Bu erkek kısmısı bir şeye karar verdiğinde neredeyse 5 dakika içinde pıt diye tüm organizasyonu yapabiliyor, 15 dakikada da buluşabiliyorlar. Böyle bir yetileri var. Bu yeti biz kadınlarda yok mesela, yada ne bileyim bende hiç yok mesela en azından. Benim, arkadaşlarımla böyle bir plan yapabilmem için en az 1 hafta önceden kimler gelir, nerede olur, neler yapılır, neler alınır vs.'yi, eğer başarabildiysek ve adını koyabildiysekte en az 1 gün önceden organizasyon haricinde evdeki her şeyi de ayarlamam lazım gelir hep. 3-4 saat yaşayacağın bir akşamın düşüncesi 1 hafta öncesinden başlar yani. "Aaaa bu niye böyle yaaa" aydınlanması yaşadım akşam akşam. "Biz niye öyle 5 dakikada pıt diye plan yapamıyoruz ki leyn" diye en kısa zamanda tüm arkadaşlarımı kışkırtmaya başlamayı düşünüyorum. Yırtmamız lazım bu kabuğu, neyimiz eksik bizim ki? ;-)))


19 Aralık 2017 Salı

Gezdik geldik...

13 gün olmuş ayol en son yazalı ;-))
Büyük kızımcığımla; 3 günlük bir kaplıca tatilinin de içinde olduğu memleket gezisi sığdırdık bu araya.
Gezdik, tozduk, yedik, içtik, döndük.
Hışşş gibi yorgunuz ikimiz de ve hatta 3 gün önce dönmüş olmamıza rağmen ancak bugün biraz dinlenmiş hissediyorum kendimi.
Kısa zamanlara pek çok şeyi aynı anda sığdırma çabasıyla sanırım daha bir yorucu olmasını sağlıyorum ama n'apayım yılda en fazla iki kez gidebildiğimden, yapılacak pek çok şey zaten otomatikman birikmiş oluyor. Toplamda baktığımda baştan 8 gün planladığım ama hem giderken hem de dönerken Ankara bağlantılı uçaklarımızın yoğun sis nedeniyle sürekli rötar yapmasından sürekli değiştirdiğimiz uçuşlar, malum kısa günümüzü 6,5 güne düşürdü bi de. THY'na asla binmek istemiyorum Pegasus varsa ama kışın onun da uçuşları çok kısıtlı olduğundan bile bile lades olmakta canımı çok sıktı. Sürekli kendimizi telkin ettik, "hadi sinirlenmeyelim, bozmayalım havamızı" diye, işte becerebildiğimiz kadarıyla da yaptık sayılır...
Gittiğimiz kaplıca, Kahramanmaraş'a bağlı Döngele köyünde çıkan şifalı suyun kaynağına yerli bir işadamı tarafından kurulan gayet güzel bir otelde idi. Adı Orkis... En beğendiğim özelliği şu ki; şifalı su kaynağında 42 derecelerde, otelin havuzunda 38,5 derecelerde, yani diğer kaplıcalarda olduğu gibi bunaltıcı, kaynar kaynar değil. Bu sıcaklıkta olduğundan gerçekten her an SPA etkisi yaratıyor, keyifle uzun saatler kalabiliyor, faydayı dibine kadar alabiliyorsunuz. Biz geçen yıl yeni açıldığında da hatta aynı tarih aralığında gidip çok hoşlanmıştık, o yüzden bu sene pek isteye isteye gittik tekrar.  Özellikle diz, eklem ağrıları olanlara (ki bunu bizzat teşhis edebildim) ve dediklerine göre kistik ve hormonel durumlar vs gibi nedenlerle çocuğu olmayan kadınlara çok iyi geliyormuş. Yolu düşecek olanlara şiddetle tavsiye ederim yani her bakımdan ;-)). Otel, şehir merkezine 25 km felan uzaklıkta ama iletişim kurulduğunda hava alanından yada garajdan da servis yapabiliyorlarmış. Bana en güzel faydası dizlerime ve de çok önemli bir sorunum olan uykuma. Kaplıcadan gelince en az 2 ay bebekler gibi uyuyorum e daha ne olsun demem için yeter de artar bi sebep zaten bana.



Aile banyoları efsane anacım. Hele bir de nar suyu ikramı isterseniz, başka boyuta geçtiğinizi düşünüyorsunuz, benden söylemesi.
Havuz sonrası şezlongda dinlenirken, İçimdeki Şeytan'ı bitirdim. Kuyucaklı Yusuf'a başladım bir de, tabi uykuya yenik düşmediğim aralıklarda. Kızımcığım da ben de şezlongda başladık uyumaya, halen de devam ediyoruz ;-))
Dönünce kuzenler günü yaptık, gülmekten kırıldık, yedik, içtik doğal olarak.
Bol bol dondurma yemeye niyetliydik ama tatlılar, baklavalar, şıralar derken şeker limiti tavan yaptığından sadece bir kez yiyebildik, ne acı ;-))
Ekşi mayamı da götürmüştüm, annemlere de ekmek yaptım, probiyotik yoğurt mayaladım, pek bi sevdiler.
Kardeşim randevu almış, kızımcığıma ve bana cilt bakımı yaptırttı. Valla ne yalan söyleyeyim benim evsel çabalarım haricinde hiç böyle bir merkezde bakım yaptırmamıştım, biraz çekinerek gittim, Allah muhafaza alışkanlık yaparsa ne halt ederim diye ama valla 15 dakika kendimi kraliçe sandım desem yeridir, çok hoşuma gitti. İnsanın kız kardeşi olması muazzam bir duygu ve çok şükür ben o doğduğundan beri hep aynı şeyi hissettim. Dolabını da talan ettik, +1 valiz fazlayla döndük eve.
Zaman zaman anlatmaya devam edeceğim, yıllar sonra ben okur okur o güzel anları tekrar yaşarım diye ;-))
Şimdi burada durayım, gidip sizleri okuma vakti, o yoğunluk arasında bi kerecik bile girmek nasip olmadı blogcuklarımıza ;-)
Haa unutmadan önceki akşam aile arasında filmine gittik, gerçekten sevdim, güldüm. Demet Evgar döktürmüş yine, bayıldım.
Yeni görev yazım halâ henüz gelmemiş bu arada, sanırım yılbaşına saklıyorlar hediye olarak ;-))


6 Aralık 2017 Çarşamba

Kamu personeli olmak için iş arayanlar okusun

Selam...
Dün bi cacık yapmadım çünkü eve adım attım, telefon çaldı.
Henüz yazılı olarak tebliğ almadıysam da yine görevimi değiştiriyorlar sanırım, telefondaki ses öyle dedi.
Tam içimdeki şeyleri bir bir yazsam eminim okunamaz olur bugün bu sayfa, öyle doluyum bir yönüyle yani.
Şaşırdın mı derseniz de, şaşırmadım çünkü hayat en düzensizliğin bile adının meğer bi çeşit düzen (!) olduğunu öğretiyor muymuş, öğretiyormuş.

Aptala çevirmek niyetiyle abdala çevirdiler beni resmen.
Haa sırf bana yapılmıyor tabi, pek çok kişi de aynı durumda aslında, gittikçe soğutulan, sanki kalan bi gıdımcık motivasyonlar da liğme liğme olsun diye özel çaba gösterilen, kimsenin bişeyden haberinin olmadığı, bir türlü anlamlandıramadığın bir karmaşanın içinde sürükleyip duruyorlar gereksizce. Tam bi konuda ustalaşıyorsun pat sebepsiz görevin değişiyor, senin yerine gelen de aynı şekilde pattadanak geldiği için bilmiyor işini geldiğinde, öğrendiğinde gene pattadanak o da başka yere gidiyor. Seni gönderdikleri bölümdeki işi de sen yine bilmiyor oluyorsun, başlıyorsun yine bir çaba ama artık hep aynı fiyaskoyla karşılaşacağını bildiğin için tüm keyfi kaçıyor çalışmanın. Pek çok arkadaşım benden de beter durumda, 0 motivasyonla.

Hakikaten üzülüyorum kamunun böyle işliyor olmasına. Uzmanlaşmanın sürekli önünün kesilmesine, budam budam edilmesine...



Ben yıllarca özel sektörde çalıştım, son 8 sene öncesine kadar. Özel sektörde liyakat nispeten ama kamuya göre hayli hayli daha ön plandadır mesela. Ödülü de vardır cezası da vardır ve eğer kurumsal bir firmaysa motivasyon da genellikle canlı tutulmaya çalışılır. Kamuda tam tersi, can havliyle bişeyler yapıp ortaya hakikaten çok yararlı bir iş çıkarıyorsun diye göze batıp, başlıyorlar keten helva gibi oynamaya. Özel sektörde işe uygun adam alınır ya hani, kamuda tam tersidir genel olarak çünkü işin içinde mutlak siyaset de vardır zaten. Hani bilirsiniz "o onun adamı, şu şunun adamı" şeklinde görülürsünüz mutlaka zaman içinde. Kişiliğiniz, becerileriniz, uzmanlığınız tamamen yok sayıldığında çıldırmamak için dayanmaya çalışmak bi hayli yorucudur, saç baş ağartır zamanla.

8 yıl önce özel sektörü bırakıp kamuya geçmek istememin bir sebebi vardı. 2 evlat doğurmuştum ve özel sektörün çok ama çok yoran bitmez mesai saatleri, bitmez hafta sonu cumartesi-pazar da dahil çalışma günleri sebebiyle çocuklarımı göremez olmuştum. Dedim hani kamudur işte, devletin daha oturmuş bir sistemi vardır kurumlarda, hele bir de mesleğin, vasfın varsa zaten o işi yapacaksındır, e mesai saati diye bi kavram vardır, hiç yoksa cumartesi-pazar kocaman iki gün tatil dolayısıyla doğurduğun çocuklar için de onların eğitimi, ülkeye faydalı birey olmaları, mutlu olmaları için de zaman olmuş olur, oh alan memnun, veren memnun olacaktır filan...

;-)))))))) aklıma yanayım...diyorum bazen işte...

Ha dersen ki bu yukarda anlattığın tür de kamu çalışanı yok mu? VARRR..
Eee dersen ki sorun ne o zaman? BENNN belki de... Bitmek bilmeyen çalışma aşkım...
Aslında hep kötü hissetmemiştim.
Hani bi bakıyorsun, zaten özel sektör filan derken ciddi bi tecrübe kazanmışsın, kamuya yapılacak her hizmet de aslına döndüğünde gerçekten onurla, gururla, büyük bi sorumlulukla yerine getirilmesi gereken bi hizmet, hadi diyorsun ha gayret, bak şunu da yapalım, bak bunu da yapalım. Üst yöneticin de önünü ve yolunu açan cinsten biriyse değme keyfine. Bunu da yaşadım çok şükür, kolay olmadı güven sağlamak, kolay olmadı kurtlarla dövüşmek ama çok emek vererek hakikaten bunu da başarmıştım, bir süre öyle de oldu.
Sonra değişti işler. Kanun değişti, kurum değişti  falan filan. Önce bi yere göğe koyamadılar sonra vur abalıya döndü iş. Anlamadım önce bi afalladım. Sonra anladım ama ;-)) Bir kaç sağlık sorunuyla birlikte çeşitli tuzakların ne için ve nasıl geliştirildiğini anladım. Üzüntüm de bu işte aslında.

Aslında ben olsam, özel sektörde çalışmamış (burnu sürtülmemiş) tek kişiyi kamuya almam. Dinamizmi öldüren her türlü faaliyeti engellerim. Kik denen lanet yasayı değiştiririm, kamunun parasını ekonomik kullanmanın, en kötüye, en ucuza yönelmek demek olmadığını uygulayan bi sistem getiririm mesela en basitinden. Yok öyle lafa gelince "tüyü bitmemiş yetimin hakkı" vs cümleleri etmek, "yaşat, yap da görelim" felsefesini oturtmak gerek.

İşte öyleyken böyle. Kişisel sorunum gibi görünse de, bu aslında kamu çalışanlarının -hele hele siyasetin tamamen içinde olunan kurumlardakilerin- çok önemli sorunu. Bereket dün bir kısım iyileştirme oldu, taşeron çalışanlarla ilgili. Ama sorunu tümden çözmeye tabi yine fersah fersah uzak sadece minik bir kısım için eh bir miktar iyileştirme diyebiliriz.

Okuduğum bazı bloglarda iş arayan, kpss'ye (ki kendisi gerçekten anlamıyla çelişen bir sınavdır bana göre) girmeye çabalayan hatta bunun için dershanelere gidenlerin çileleri anlatılmakta. O yüzden belki biraz da bilgi olur diye uzun süredir yazmak istediğim bir konuydu bu zaten.

Bak mesela, kpss neredeyse üniversite sınavı içerikli bir sınav. Yani sen atıyorum bir kamu kurumuna insan kaynaklarında çalışmak için gireceksin ne lüzumu var bu sınava? Sabaha kadar matematik, fen yapıp; en yüksek puanı alıp, istediğin şehirde, istediğin kuruma bile girdiğini düşünsek ne lüzumu var insan kaynakları departmanı için mesela fizik çözmüş olmanın? Atıyorum mühendissin, uleyn yetersizsen zaten mezun olamazdın di mi? Yani olması gereken zaten bu di mi mantıksal olarak? Atıyorum öğretmensin, kendini neye ve niye bir daha bir daha ispat etmek durumundasın ki? Yani bu şu mu; "biz üniversitelerimize güvenmiyoruz, onlar tırışkadan diploma basıyorlar, biz mezun veren akademisyenlere de hiç güvenmiyoruz (alimallah hapislerde çürütüyoruz bak gerekirse), 4 yıl da ne ki anlaşılamaz zaten, hele bi 3 saatlik sınav yapalım da akla karayı ayırtedelim." Onu da geçtim, neydi bu kpss sınavının mantığı? Torpille meydana gelen eşitsizliği temizlemek ve liyakat esaslı kamu kurumları teşekkül ettirmek, di mi? Peki öyle oldu mu? Torpil bitti mi? Hergün bangır bangır yok efenim kpss, yok efenim polis okulu sınavı, yok efenim bilmem ne sınavı, hatta hatta üniversite sınavları şöyle şaibeli böyle şaibeli patırtısı kopmuyor mu televizyolarda? Eee nerde kalmış adalet de bu çeşit aldatma sınavlarla arıyorlar o halde?

Kamuda bilirsiniz işçi yada memur olarak ayrılmış çalışma statüsü. Kurumlara İçişleri Bakanlığı'nın fi tarihinde "norm kadro" adıyla belirlediği sayı oranında personel alımı yapılır. Fakat günümüz şartlarında hele hele AB uyum yasaları sebebiyle kamuya yüklenen çeşitli işler olmuştur, örneğin fi tarihinde atık su arıtma tesisleri zaten yoktu ve orada asgari çalışması gereken kişi sayısı bu norm kadro sayısına dahil edilmemişti. Sonra mesela aynı konudan devamla iş güvenliği yasaları çıktı, bu gibi tehlikeli/çok tehlikeli iş sınıflarında vardiyalı işçi çalıştırılması kanunlaştı. E başta zaten kadro öngörülmeyen bir iş için asgari kişi sayısı oldu mu sana X(çarpı) 3. E hani personel alamıyor norm kadroya göre, hatırlayın. Bu sefer ne oldu "e evet bu işi yapmanı bekliyoruz ama norm kadrosu Allah'ın emri çünkü fi'den beri, onu bozamayız, e siz dışarıdan adam kiralayarak, usulüne uydurun, yapın o işi" dedi devlet. Bu taşeron işçilik böyle çıktı işte. Dün açıklanan düzenlemeye göre mevcut çalışan bazı taşeron işçiler kadroya geçecek dendi. Hani yukarıda "bu sadece minik bir iyileştirme" demiştim ya, dünkü açıklamayla mevcutlara kadro verilmiş olsa da kamu yarın yine taşeron almaya devam edecek çünkü mecburen. Aklımın almadığı, bu işi norm kadro uygulamasını değiştirip, neden kökten çözmedikleri? diyecektim ki, demiyorum çünkü maalesef bunu da anlıyorum. (Hak vermiyorum ama anlıyorum) Çünkü bu düzensiz sistemin her bir ayağı, seçimlerde partiler için çok büyük bir koz. Kısım kısım sevinmeye alışmış yüce milletimizin de en sevdiği şey aynı zamanda. Önce eşeğini kaybedecekler, birileri "buldum buldum" diyecek, sevineceksin... Ama sormayı da akıl etmeyeceksin "bilader o eşek zaten benimdi, niye kaybettirdiniz ki bana?" diye...

Yani sonuç olarak vereceğim mesajlardan biri de şu ki; bir kamuya girmek için tek şart kpss değil arkadaşlar. Taşeron olarak da girilebilir, sözleşmeli personel olarak da girilebilir; sonrasında yüce devlet bir kadroya da aldım diyebilir çünkü ülkemde.



Portakallı abinin hani bi çift lafı var ya "aklımla dalga geçme" diye... Seviyorum ben o cümleyi...
Keşke harika ülkemin tüm kurumları bir miktar da akla değer verseler... Alamet-i farikaları "akıl" olsa keşke... Hele hele de Kur’an-ı Kerimde işlevli, fonksiyonel akıl 170 yerde geçerek, ezici bir üstünlükle rekor kırarken... Nerden bakarsan bak... Aklımla dalga geçme... Ayaklar gergin! ;-))


5 Aralık 2017 Salı

05.12.2017 nergistir,ünüktür, ruh halidir filan

Ayyy dün yazmayı unutmuşum, bizim bahçede 3 yıldır, 7 kök halinde ekili olupta, artık ben onun yanlış bir çeşit ot olduğunu düşündüğüm nergislerimiz "merhabağğğ" dedi ya... Aman evdekilerin dalga geçmelerinin sonunun geldiğine mi sevindim, yoksa "hagget haklılar yaaa, bu nergis olsa açardı ki her sene, söküp atayım ben bunu" diye ikide bir beni dürten iç sesime kanmadığıma mı sevindim bilemedim valla. Aman da aman, 1 kök (6'sı yine uykuda), bir çiçek, bir koku insanı bu kadar mı mutlu eder? Koydum bardağa, tüm gün evde yakaladığımın burnuna götürüp durdum ayol "koklasana bak ne şahane di miii?" diyerekten. Bu sefer de açtığına yıldılar herhalde ;-))
Allah'tan sökmemişim ;-)) Sabrın sonu selametmiş ;-))

Hikâyesini zaten bilirsiniz ya, en sonu beni hep çok etkilemiştir, hani göl, o ölünce dile gelmiş de demiş ya; "Narcissos için ağlıyorum, ama onun yakışıklı olduğunu hiç fark etmedim ben. Narcissos için ağlıyorum, çünkü sularıma eğildiği zaman, gözlerinin derinliklerinde kendi güzelliğimin yansımasını görebiliyordum." Çok etkilenirim her nergis gördüğümde o göl gelir aklıma işte. Bazen biri olur da hani, kendini en yalın, en saf, en güzel, en temiz halinle görebiliyorsundur yaşayabiliyorsundur onun bir bakışında,yanında... Özlerim işte tam bu duyguyu... Bencillikten değil ama saflıktan, yalınlıktan, şeffaflıktan hoşlanırım karşımda gördüğümde, belki de ondan çok ama çok severim nergisi... Neyse işte öyle ;-))



Bugün sabaha kadar kulak ağrısından/korkusundan uyuyamadım.
Geçmiş yıllarda bi orta kulak iltihabı geçirmişliğim var bilirim yani o acıyı, "aha gene öyle olacak" diye büyük kısmı korku içeren ağrı duygusu mahvetti beni. Yastığa koyamayacak, çenemi dahi ağrıtacak cinstendi. Sabah kalkar kalkmaz abimi aradım, kendisi kbb uzmanı, derhal buradaki bir doktor arkadaşına gitmemi istedi fırçasını kayarak. "Sen bişey önersen de ben gitmesem, mıy mıy mıy" filan dedim her zamanki gibi ama o da yine her zamanki gibi "cahil cühela gibi konuşup durma, derhal gidiyorsun!" cümlelerini kurdu. Bi keresinde başka bişey için doktora gittiğimde kullandığım ilacı sorduydu da, o an aklıma gelmediydi ilacın adı, "pembe renkli, mercimek gibi bişeydi" dediğimdeki zılgıtın bir nebze daha hafifiydi gerçi bu seferki. ;-))) Neyse zor bela, söylene söylene,  korka sıkıla gittim geldim. Her şeyi kulak pamuğuyla içeri tepmişim meğer, bloklaşmış onlar (ıykkk, kusura kalmayın da) ve de tahriş etmişim bu arada da tabi enfeksiyon oluşmaya başlamış, ondan ağrır dururmuş günlerdir. Temizlendi filan, ilaçlar, damlalar alındı yeniden işe gelindi.

Bunu niye yazdım? Tepmeyin o kulak temizleme pamuğu denen şeyi kulaklarınıza diye, o zaten temizlik yapmazmış, tepme yaparmış genel olarak, hah bu mesajı vermek istiyorum yani onunçin. "Kız sen önce kendine bak" da deyin bu arada, geçen seferde aynı naneyi yemiştim, yasakladılardı bana bu pamuk şeysini ama ben evde o olmayınca -hatta her tuvalet, banyoda ayrı ayrı olmayınca- eksiklik hisseden ve ısrarla güya hafif hafif, tikatli tikatli yapıyorum cağnım artık zannederek vazgeçmiyorudum, geçemiyorudum. Bugün kesin atıcam onların hepsini, kendime "kız sen neleri atmadın ki son zamanlarda hayatından, bunu da başarırsın, gaygı etme" diyerek. Yani sanırım ;-))

Hıh, şimdi gene biraz dün akşama döneyim, belki aklınıza yemek çeşidi gelir diye de bunu hep yazıyorum aman yanlış anlamayın olur mu? Çünkü ben gün içinde hep sorarım arkadaşlara "bugün ne pişireceksiniz?" diye, çok severim fikir almayı. Neyse efenim, domatesli, biberli pirinç pilavı yaptım, kemik suyu da vardı zaten, yine kemik suyu varken bir de şehriye çorbası yaptım, pilavın yanına da hem göğüs hem de kemiksiz but kalçalardan biraz biraz jülyen doğrayarak, önce çok sulanmasın diye harlı, suyunu çekince de çoook kısık ama çok kısık ateşte yaklaşık 1 saat kavurdum. Böyle yapınca bizimkiler -tavuk tandır- oluyor diyor, çok beğeniyorlar aklınızda bulunsun. Çook kısık moda aldığım sırada da yine jülyen doğranmış yeşil biber (yazdan doğrayıp dolaba attığım köy biberi) yarım halka doğranmış soğan da katıyorum, özellikle de tavuğa başarılı bir çeşni kattıklarını düşünüyorum bu ikilinin, onu da atlamayayım.

Yemek sonrası kızımcığım "ahhh anne yaa, canım kadayıflı muhallebi istiyor" dedi, e tabi şeker gereksinimi var beyninin, çocuk ders çalışıyor, kıyamammm... Yaptım tabi. Sağolsun babişko da yardım etti kavurmalara. Hani şu altına üstüne tereyağı ve şekerle kadayıf kavurup, arasına da muhallebi  koyduğumuz... Bizim evde kadayıf olur her zaman buzlukta. Çok imdadıma yetişen, nadide bir türdür kendisi bana göre ;-)) Acil zamanlarda tatlıdan tuzluya çok amaçlı kullanırım oni hep... ;-))



Haaa bi de ekmek mayalamıştım yine bi yerlere vermelik, onu da kızımcığım yoğurdu ilk defa, şölee katlaya katlaya. Kızımcığımları mutfak işlerine dahil etmeye çalışıyorum ara sıra, bunları da öğrensinler, belki bi gün lazım olur diye. (Maşallah deyin ona okursanız yazıyı olur muuuu? ;-)) Zira 40 yılın bi başı gerçekleşiyor bu olay, onu da nazarla ziyan etmeyelim en baştan ;-)) Bu arada kızımcığım "ilk ekmeğim, bunu biz yiyelim" dediği için biz tüketeceğiz afiyetle ve evde önceden kalanları da dilimleyip, acil zamanlar için peksimet yapıcaz inşallah...





Yemek içmek işlerinden sonra aslında kızımcığımın kuzenine yani benim yeğenime (ay ben bu işleri çok karıştırırım da ondan bana detaylı anlatılmasını isterim hep ;-)) hediye etmek için aldığı bi kitabı okuyup bitirdim. Kitabı okumamın bi sebebi bir zamandır kuantum fiziğine ilgi duyuyorum, takip edenler bilir ;-) Çok zevkliydi ve kısacık bi kitap olduğundan (67 s) hemen de bitti zaten. Yeğenimciğim henüz 10 yaşında ama fiziğe muazzam ve ilginç derecede ilgi duyuyor.  Yani diğer sebebi de bu; sırf onunla geçireceğim zamanlar kaliteli olsun istediğimden, onunla buluşmalarımızdan yada telefon görüşmelerimiz öncesinde mutlaka yeni bir şeyler öğreniyorum ve o konuda tartışıyoruz kendisiyle, valla başka türlü sohbet sevmiyo hiç öyle toptu, arabaydı filan. Zor tabi benim için ;-)) Bu kadar fiziği 30 sene önce bileydim daha bi mantıklı olurdu misal her şey ;-)) Haftaya buluşacağımız içindi bu hazırlık yani. Bu akşam bir kitap daha almıştı ablası, onu da okumak istiyorum. Dün okuduğum şuydu,


Bu arada da o bahsi geçen "Zamanın Kısa Tarihi" kitabını da aylardır bölüm bölüm okuyorum henüz bitmedi.
Bugün akşam biraz valiz hazırlamaya hazırlık ütü mütü işleri var ıykkk ;-(( Yemekte babişko olmayacak toplantısı var, biz dünden kalanların yanına keyfe keder ilave yapıp yeriz diye düşünüyorum. Sizde de olur mu bilmem; önümde günü konmuş bir seyahat varsa birkaç gün önceden telaşlanmaya başlarım ve başka işe elimi süremem. Örgü mörgü vs gibi. Kitleniyorum. İşte yine böyle bir ruh durumu var, zira hele bu mevsimde, hava muhalafeti sebebiyle uçak rötar yapar mı, aktarma dönderme işleri yolunda gider mi, panikleyip duruyorum elimde olmadan.
Aslında hafta sonu evde olmayacağım için babişko küçük kızımcığıma hemen hazırlayıversin diye dondurucuya atılacak yemek yapsam da iyi olur ama hiç böyle bir alışkanlığım olmadığından dolaba pişmiş hangi yemek konur onu da bilemiyorum, bocalıyorum.
Madem nergisle başladımdı, nergisli bi şarkıyla bitireyim, zira sözlerine takılmışlığım var bazen bazen...
Hadin öptüm sizi...

4 Aralık 2017 Pazartesi

Anacım ne ararsan var yazısı bu

Tık tık tık,
Geldim geldim...
Eeeee kaç gün ara vermişim uzuuuunca bir yazı olcek benden söylemesi...
Aslında izinli olduğum geçen hafta her gün yazmak istedim ama bir türlü gerçekleştiremedim.
Yapmak isteyipte uzun süredir yapamadıklarımı sıkıştırmaya 1 hafta yetmedi bilem...
Bazen bir plan yapmaksızın, içine seyahat vs sıkıştırmaksızın bu tür dinlenmelerden oldukça keyif alıyorum. Yıllardır "sorumlu çalışan" sıfatımla gebersem de izin almazdım, alsam da telefonum susmaz, eve kadar gelen giden, soru soran eksik olmazdı zaten, keyif almazdım izinden filan. Ama yıllar geçince bir de soğutulunca bir sürü işten demek ki bu hale de gelinebiliyormuş, onu anladım. Artık izin haklarımın bir tek saatini bile ziyan etmemeye kararlıyım, umarım gerçekleştirebileceğim.
Havanın güzel olduğu her gün dışarı çıktım, yürüyüş yaptım, hiç geçmediğim sokaklardan geçtim, kitap okudum molalarımda. Anacım bi de örgümü götürdüm gittiğim yere, e malûm yetiştirmem gereken gün vardı, kitap arası örgü de ördüm valla. Keyif buydu... Ama var ya bi bakışları vardı insanların bana anlatamam, kızımcığım bi ara "anneeğğ kaldır şu örgünü yaaa herkes bize bakıyor" bile dedi. Ne var bunda anlayamadım ama valla bi baktım aa gerçekten bana bakıyolardı. Hiç de tınmayacaktım ama gel gör ki ergeniçemin ısrarını yenemedim, kaldırdım torbaya.



Şimdilerde favori mekânım merkezdeki Marina Starbucks. Yazmıştım efenim, sütlü filtre kahvesinin kokusuna bayılırım. Bina muazzam bir bina, manzara desen şahane, sahilde bir ev aslında burası ve fakat bir binanın iç mekânı ancak bu kadar hor ve kötü kullanılabilirdi, işletmecisini bi bulsam iki çift lafım olcek kendisine. Her gittiğimde "ben olsam şurayı...., ben olsam burayı..." vs gibi de düşünmüyor muyum deli oluyorum kendime ayrıca. (Sen değilsin, olmayacan, ne düşünüyon di mi? Çok düşüncen varsa git evini toparla, süsle felan aslında ;-))))



Ekşi mayamla, ekmekler yaptım, bir kaç tane de hediye gönderdim, geri dönüşler için de mutluluk düştü payıma. Mutluluk buydu...
Mayam gittikçe güzelleşiyor sanırım, bu kez makine yerine fırında yaptım, keyifle yedik, hele dün sabah kahvaltıda babişkomuz dilimleyipte bir garlic bread yaptı ki pazar günü şölene dönüştü. Onların resmini çekmek hiç aklıma gelmedi bile ama ekmeğimi çekmiştim.


Çarşamba akşamı küçük kızımcığım erken gelerek sürpriz yaptı, çok ama çok sevindim. Zira bu hafta sonu büyük kızımcığımla bir seyahat planladığımızdan hafta sonu kendisini göremeyeceğiz, bu iki gün fazlalığı göremeyeceğimiz o iki güne saydık.
Madem tam takım olduk dedim bi gün, hava da yağmurluydu sokağa fıttıramıyordum zaten, çoktandır aklımda olan, İkea restoranlarının meşhur yemeği İsveç köftesi denedim. Sonuç gerçekten mükemmeldi çünkü nerden biliyorum büyük kızımcığım çok severek yedi ve "artık başka köfte yemem, sık yap anneeğğ" dedi de ordan. Çok seçicidir kendisi. Bir de yediği şeyi çook severse yerken burnu akar, hepimiz için tüyodur bu. Değişik tatlara çok kapalıdır aslında, denemek istemez ama bu sefer nasıl olduysa "deneyebilirsin, bakarım tadına" demişti de o cesaretle yapmıştım ben de. Şöyleydi;



Yanında olmazsa olmaz patatesi haşlama değil de fırınlayarak sunup, araya bir de şehriye pilavı attırıverdim. ;-))
Yağmurlar güzel yağdı bu hafta diyebiliriz Bodrum'a. Yemeklik, salatalık otlar fışkırmaya başladı, mandalinalarımız tezgahlarda, en keyifli aylarına başladık yani buranın... Burada ısınmak için kömür yakmak yasak o sebeple hava kirliliği denen melun şey olmaz ve soluduğunuz havayı güvenle ciğerlerinize doldurursunuz. Aslında emekliliğini burada yaşamak için insanların akın akın buraya yerleşmesinin en önemli sebeplerinden biridir de bu ama çoğu kimse bu konuyu dillendirmez hiç.
Haa bu arada, bazı gündüzler hariç ;-) akşamları film izlerken bordo kazak bitti, kızımcığımlarım çok beğendi, Elif bugün sabah onu giyip gitti derse hatta ama üzerinde çekemedim sabah sabah, bilahare çekiciğim resmi ;-))


Aslında bir kazak daha örmek istiyorum ama şu heves ettiğim sürpriz hobimin önce biraz yol alması gerek. Bir kısmını tamamladım zira bundan sonra çok ince işçilik isteyen bölümleri var, hafta sonu seyahat için de bu bir kaç gün akşamları hazırlık yapmak gerekecek, fırsat bulurda bitirir miyim bilmiyorum ama o bitene kadar araya başka iş de karıştırmayayım diyorum kendimi tutabilirsem şayet.

Kumbahçe sahilde oturduk bi gün kızımcığımla, hava tam da kararmak üzereyken çok etkilendiğim bir an oldu orada. Ben kitap okuyordum sakin sakin, bir ara buranın müdavimi olan köpekler kendi aralarında kavgaya başladılar. Oturanlar derhal müdahale edip kavgayı ayırdılar ama siyah olan köpek bacağından yaralanmıştı ve sekiyordu. Tam yerimden kalkıp nesi var diye bakmaya gidiyordum ki, oradan bir yerden can havliyle fırlayan bir delikanlı yavaşça sahile geldi, onun yakınına ürkütmeden oturdu, biraz bakıştılar, hafifçe başını okşamaya başladı ve sonra yavaş yavaş hırçınlığını giderip bacağına baktı köpeğin. Veee, boynundaki atkıyı çıkardı, hiç tereddüt etmeden köpeğin yaralı bacağını silmeye başladı. Nasıl duygulandım anlatamam, dönüverdim önüme, masaya gittim, gözyaşlarımı durduramamacasına bir hal geldi, hiç bu kadar etkilenmemiştim bir şeyden uzun süredir. Hani diyoruz ya bazen dünya böyle insanların varlığı sebebiyle halâ yaşanır bir halde olmaya devam ediyor diye, tam da bunu hissettim o an. Çaktırmadan bi resim çekeyim dedim çektim,


...aklımdan neler geçti neler. "Ben" dedim, bu delikanlıya bir atkı örüp hediye edeyim" felan, sonra bi adres felan alayım diye kalktım bi baktım yok olmuş. Yan masalara filan sordum "ne yöne gitti" diye, ve maalesef kimse dikkat etmemiş, kaybettim izini. Ah keşke dalmasaydım da önce bi öpseydim sonra da bi iletişim kurabilip, bir atkı örüvereydim, çok isterdim, olmadı.

Efenim akşamları film izledim yine, bir kaç tanesi aklımdayken;

Lion; Akademi ödüllerine aday gösterilmesine rağmen bildiğim kadarıyla ödül alamadı. Dramseverler için iyi bir film, tabi kadrosu da öyle. Ben türkçe dublaj izlemeye çalıştım (ki örgü de örebilmek için) ve doğru dürüst bir site bulamadım doğrusu. Bulduğum yer de yarı dublajlı bişeydi, bereket versin zaten çok konuşmalı bir film de değildi. Muhtemelen çoğu kişi zaten izlemiştir, aday film olduğu için ama izlemediyseniz öneririm mutlaka.
Catch Me If You Can / Sıkıysa Yakala; 2003 yapımı biyografik, suç ve dram filmi. Leonardo Di Caprio bence role göre pek çocuksu kalmıştı, zaman zaman bu beni rahatsız etti nedense ama gerçek hayattan uyarlanmış olması ilgimi gayet çekmişti zaten. İzlemeyen varsa öneririm mutlak çünkü hiç akla gelmez bi sürü sahtekârlığın kitabını yazmış gerçekten ;-)
Marathon man / Vahşi Koşu; "hiç bir şey yeni açılmış bir sinir ucu kadar acı vermez" cümlesinin beynime kazındığı, Starbucks'ta arka masadaki adamın yükses sesle, öve öve anlatması üzerine not alarak izlediğim bir filmdi.Adam, Dustin Hoffman'ın bu filme hazırlanmak için 30 km maraton koşuları yaptığını anlattı arkadaşına uzun süre. Dustin abi, her zamanki gibi mükemmeldi. Ben çok hoşlaşmam tür olarak böyle yakalamacalı filmlerden ama sırf Dustin abi için keyifle izledim diyebilirim.
Esio Trot; Hani ütü mütü, yemek memek, örgü mörgü filan yaparken izlenecek türden Dustin abili bi film. Sıkılmadım izlerken zira ben -artık hayatımda beni yoran her şeyi tamamen sildiğim için- yoran filmleri de sevmiyorum ya ondan da olabilir.
Revolutionary Road - Hayallerin Peşinde; Leonardo-Kate Winslet ikilisi filmlerinden. Ya hu ben bu ikiliye Titanic de tamam ama geri kalan zamanda hiç yakıştıramıyorum karı-koca olmalarını. Kate çok yaşlı görünüyor adamceğize göre, ne bilim ben olsam oynatmazdım beraber ama Altın küre filan da almış, bol psikolojik dram filmi, izlenir yani, pişman olunmadan, bakmayın siz bana ;-)
The Help / Duyguların Rengi; Harika bir biyografik film, bayıldım ben, uzun süre unutamayacağım cinsten, mutlaka öneririm. Oscar ödülü de var, amcalar boşa vermemiş.
Hours / Saatler; Çok beğendim. Meryl Streep, Julianne Moore and Nicole Kidman oynuyor; film Virginia Woolf'un hayatından ve başyapıtı sayılan Mrs.Dalloway'den beslenmiş. Zaten Nicole bu filmle Oscar almış, mükemmel oynamış gerçekten de ;-) Ben olsam ben de verirdim valla, o kadar yani. İzlemeyenlere mutlak öneririm.

Filmleri yazmaya devam edeceğim, bu kadar değil aslında izlediklerim amma çok uzadı yazı da, istemem sıkayım sizi ;-))
Hadi gittim ben ;-))

24 Kasım 2017 Cuma

Mutfak hallerimden bilgiler


En en en başta tüm öğretmenlerimizin günü kutlu olsun; annem, babam, kız kardeşim, kuzenlerim, ve çok değerli diğer öğretmenlerimizin yani ne yapsak ne etsek hakkını ödeyemeyeceklerimizin...
Dün akşamki hobi market turlarımız gayet başarısız geçti.
Hem kızımcığım, hem babişko da yardımcı olmaya çalıştılardı üstelik attığım resimler, verdiğim adreslerle. Yok ama yok, malzeme yok buralarda. Belki salı pazarında bulabilirim bazı kumaşları ümidim sürmekle beraber, belki de daha değişik seyirlere çıkmam lazım, hiç olmadı internet alışverişi zorunlu artık.
Haftaya 5 gün izin yazdım kendime. Küçük kızımcığımın da erken gelme ihtimali var haftaya, keşke gelebilse. İnşallah diyeyim.
Yarın uyandığımdan itibaren akşama kadar sokaklarda olmak için can atıyorum hava müsait olursa eğer. Sütlü filtre kahvemi alıp, dalgaların sesi eşliğinde kitaplarıma gömülmek en büyük hayallerimden biri önümüzdeki hafta için. Akşamları da malum yemek fasılları ve hobitlerime devam inşallah.
Eve ümitsiz dönünce alışveriş macerasından, ilk iş kızımcığımı beslemek oldu zira babişko geç gelecekti, yemek saati bozulmasın istedim. O yemeğini yerken ben, köyden gelen sütü kaynamaya, yenileneceği için mevcut yoğurdu da çökelek olmak üzere koyu ayran kıvamında kaynamaya, bugünkü menümüz olacak olan hamsi kuşunun yanına ek olsun diye de düşündüğüm zeytinyağlı barbunya hazırlığını tencereye atıp, bunları aynı anda sürdürdüm. Ekmek siparişim olduğundan (kızımcığımlarımın cumartesi-pazar kahvaltısı için zeytinli-kekikli-çörek otlu ekmeği) ilk mayalama için ekşi mayamı dolaptan çıkarıp besleyip, mayalanmaya bıraktım bi de, zaten biliyorsunuz artık gerisini makinem hallediyor. Hemen her gün ekmek yapmamın da sebepleri var; birincisi mayam daha bebek olduğu için, sık besleyerek onu büyütmeye ve daha da lezzetlendirmeye çalışmak, ikincisi de ikram etmek. Yani bunların hepsini biz yemiyoruz sadece ;-)) (Gerçi biraz dikkat etmesek, onu da başarırız yani çünkü bu lezzete bayılıyoruz ailecek)


Ha bu arada, akşamları çok fazla iş yapıyorum ;-)) yada gün 48 saatmiş ;-)) gibi görünüyor yorumlardan anladığım kadarıyla ama aslı şu ki; ocak başında zaten bekleyeceksem tek çeşit için beklemiyorum, olayım bu ;-)) O gün yada ertesi güne hazır olsun diye aynı anda mutlak 2-3 tencere kaynatıyor yada o arada fırına da bişeyler atmış oluyorum. Böylece her akşam çıkan 2-3-4 ürün için aslında tek zaman dilimini kullanmış olduğumdan zannettiğiniz kadar çok emek ve zaman vermiyorum yani. Bir de mesela; nohuttu,  fasulyeydi, yeşil mercimekti türü bakliyatlardan 2'şer kg haşlayıp, biraz biraz poşetleyip dolaba atmış oluyorum hep, çok pratiklik sağlıyor bana. Çalışan kadın olunca malum ve mutlak yapılması gereken şeyler işte aslında bildiğiniz. Hele bu mevsimde, yazdan hazırlayıp dondurucuya attığım domates, biber, taze fasulye, börülce, bamya vs gibi yiyecekler de hazır olmuş olduğundan daha da kolaylaşıyor işler. Yoksa emin olun çok çalışkan değilimdir. 
Ha nerede kalmıştık, ocakta 3 tencere madem kaynıyor, madem mutfaktayım, bir de kızımcığımlara geçen hafta "yaparım" diye söz verdiğim, ıspanaklı, muzlu yaş pasta yapıverdim. Ispanakların sadece yapraklarını kullanacağımdan ben yıkadım ama tabi kökleri olmadığından ve yarım kg olduğundan söylenmedim bu sefer içten içe bile olsa ;-)), suyunu da katı meyve sıkma makinesinde babişko halletti sağolsun. Çökelek tenceresini indirip krema yaptım kek de fırındayken, fırından çıkınca da çalışma molasındayken kızımcığım geri kalan işlerini tamamladı oldu bitti, dolaba attık bugün tüketilmek üzere beklemeye. Ilıyan sütten de yeni probiyotik yoğurdumuzu mayalayıp, sarıp sarmalayıp masa üstüne gönderdim iki dakkada.




Böylece dün akşam aynı anda zeytinyağlı barbunya, çökelek, yaş pasta, ekmek ve yoğurt yapmış oldum. Ve bunlar için mutfakta geçirdiğim süre sadece 2 saat 15 dk kadardı. Tekrarlıyorum aman aman çalışkan hiç değilim, sadece aynı anda çok sayıda bişeyler pişiriyorum, hepsi bu.
Bizim evdeki tek sorun ;-)) bekledikçe güzelleştiğine inandığımız bir kaç çeşit sebze yemeği ve çorba haricinde, her gün yeni ana yemek isteniyor olması. Beklemiş yemek sevmiyor, keyifsizleşiyor bizimkiler. Yoksa valla ben bi akşamda 5 çeşit yapar, atarım dolaba, 5 gün yerdik ama olmuyor işte.
Bu akşama hamsi kuşu yapacağım, misur unine bulayıp, az yağda yapışmaz tavada pişireceğim, yanın da salata yaparım, zeytinyağlı barbunya da var, Allah bereket versin(cümlemize tabi) ee gayet iyi bence.
Saat 21:00 gibi hadi iş yapayım biraz dedim, malum bordo kazağın adı gene Yaşar olmadan ama mümkün olamadı. Çünkü bizim Mualla bütün akşam mekân olarak kucağımı seçmişti ve elim kolum oynamasın, sadece kendisini okşasın istiyordu.


Örgü öremiyorum bari film izleyeyim dedim;
The King's Speech / Zoraki kral; 12 dalda aday olup, 4 Oscar ve daha başka da bir sürü ödül kapmış valla film. Başrol oyuncusu Colin Firth gerçekten muazzamdı. Özellikle tarihsel kurgu severler için gayet keyifli, 2010 yapımı bir drama.
Senden Bana Kalan; Aslında 2006'da çekilen Güney Kore yapımı "Bir Milyonerin İlk Aşkı" isimli filmden uyarlanmış. Ekin Koç (ki kendisini hiç tanımaz etmezdim ama gayet başarılı buldum bu genç delikanlıyı) ve Neslihan Atagül başroldeler. Aslında keyifle izleniyor izlenmesine de ne bileyim çakma olunca acaba orjinalini mi seyretseydim ki de demedim değil. Son feci bisiklet şarkısı da hoş geldi ama çok da sevdiğim arkadaşım rahmetli Cemil Özeren'in (Ayna) yorumuna bayıldığım şarkısı "ölünce sevemezsem seni"yi seslendiren Özgür Akkuş'u da çok başarılı buldum. Neredeyse Cemil haricinde bu şarkıya hakkını verebilen tek sanatçı bu olmuş diyebilirim. Duygusal filmlerden hoşlanıyorsanız seyretmek oek de zaman kaybı olmaz diyorum genel olarak.
20 Kasım, Cemil'in 5. ölüm yıl dönümü idi. Rahmetler olsun, nur içinde yatsın, muazzam bi adamdı...
Altta Özgür Akkuş yorumuyla linkini bırakıyorum, belki dinlemek istersiniz...