İnsan ringde kalmayı, dayak yiye yiye öğreniyor.
Ama öyle bir an geliyor ki,
Dayak atanın da, dayak yiyenin de hiçbir önemi yok.
Sadece “an” önemli.
Yıllarca birçok arkadaşım tarafından suçlandım “asosyal” olmakla. Tüm zamanımı ya kitap okumak ya da yazmak için geçirdiğim için.
"Uslu bir kız ol bir kere de ya" diyenler oldu. İçmediğim, içemediğim için o yıllarda.
Oysa bunları yaparken ben mutluydum.
Hatta kendime göre "koç gibiydim"
Kimi zaman çok gönülden ve yürekten sosyal olmaya çalıştım, "hadi ortama ayak uydurayım" falan da dedim ama gördüm ki hep dayak yiyorum.
Ya da şöyle diyelim; ilk dayağı yemeden dayak atmıyorum.
Oysa hayat çok kısa bir serüven aslında.
Benim annem evladını kaybetti yıllar önce, yani ben de kardeşimi. Acının tarif edilemez boyutunu benim dünyada en sakındığım kişi-annem- nasıl yaşadı ben bilirim. Belki bu yüzdendi aslında “amaaannn boşver Ecehan” deyişlerim… Dayağa tenezzül etmeyişlerim… “Ciddiysen sonuna kadar varım, dalgaysan iyi sörf yaparım” deyişlerim…
Öyle umursamazlıklarım oldu ki; bana “karşı güçte bulunamıyorsun, çünkü güçsüzsün heralde” diyenler oldu, umrumda olmadılar ama beni değil benimle ilgili çevremdekileri etkilediler. Hoş..Yine umursamadım.
Dileyemedim insanoğlu için; "benim durumuma düşsün, benim acılarımı çeksin de anlasın beni" diyemedim.
Çektiğim acı ya da kırılmışlıkları kimsenin tahayyül etmesini beklemiyorum, beklemedim, beklemeyeceğim, çünkü edemezler…
Kardeşlerimin, arkadaşlarımın canını acıtanlara acımıyorum artık, değmiyorlar, bunu biliyorum.
Çocuklarım demiyorum çünkü onların önünde de hiç istemediğimiz birçok kötü olay olacaktır şüphesiz buna karşı koymak benim elimde değil. Zira ben, onların en kötü durumda nasıl sağlam olduklarını da görmek istiyorum. Emeklerimle dualarım bu yönde.
Sevgili Blogcular…
Buraya hiçbir zaman taşımadığım duyguları taşımadım. Ama ben mükemmel bir insan falan da değilim. Her zaman söylemişimdir, "ben ne melek ne de -hâşâ peygamberim-.
En az sizler kadar fırlama, en az sizler kadar normalim, en az sizler kadar sıradan, en az sizler kadar sıradışıyım.
Daha fazlasına soyunmuş mükemmel anne, mükemmel eş, mükemmel arkadaş, mükemmel kardeş falan olmak gibi bir kaygım yok hiçbir zaman.
Bunları niye yazıyorum? Bilmiyorum doğrusu!
Ben “benim ayranım da bazen ekşi” diyebilenler grubundayım diye bağırmak istiyorum sadece.
Bazen yaşadığınız her an’ın bir sonraki saniye sona erebilecek kadar size ait olmadığını haykırmak ve sadece sevgi büyütmenizi istediğim için beklide..
Belki de; kardeşimin ölüm günü olduğunu sandığım gün bugün. Mezar taşına asla bakamadığım anneme de soramadığım için… Herhalde 28.04.1978’di.
Sarılamadığım Onurum… Gözümün önünden hiç gitmedin, hiç gitmeyeceksin…
Ablan seni çooook seviyor.
Hadi gülümse bana…
Saat:23:52
28 Nisan 2010 Çarşamba
Savaş; bir virgülle devam eder hayat!
Arkadaş desem hiç arkadaşlık etmedik ama çok sevdiğim arkadaşımın küçük kardeşi Savaş'a iki çift laf edesim var.
Muhtemelen okumayacak ama ben okumasını hatta beni sorgulamasını bile isterdim. Çünkü kıymetlimin kıymetlisi...
Neyse farzedelim ki Savaş okuyur;
Bak Savaş sana bir Temel fıkrası,
Temel nişanlisi Fadime ile fındık tarlalarını geziyormuş.
"Bak Fadime" demiş, "butun bu tarlalar benim. ama bir tanecik findik koparırsan, seni oraya yatırırım ona gore."
Bunu duyan Fadime' nin gözleri parlamış, hemen koşup bir tane findik kopartmış. Temel sözünün eri ya, fadimeyi fındık ağacının altına yatırmış.
Bu cezadan memnun kalan Fadime, üstünü başını toparlayıp, ayağa kalkar kalkmaz bir fındık daha kopartmış.
Temel bir kez daha .... Bir findik daha.....
Temel 5. findiktan sonra perişan ayağa kalkmış, bitkin bir halde Fadimeye dönüp; "bak Fadime " demiş eliyle tarlaları gostererek,
"burdan sonrasi Fiskobirliğin"
Bak Savaşcım, inan bundan sonrası Fiskobirliğin, zira sen elinden geleni bırak bi tarafa gelmeyeni bile yaptın.
Bu direnç, "Fiskobirlik benim uleyn" demek için mi?
Başka anlam bulamıyoruz da...
Ve son söz Sevgili Savaş;
Senin için hayatta "nokta" olduğunu sananlara, olsalar olsalat ancak bir "virgül" olacaklarını anlatmalarının tam vaktidir.
Farzet ki; evet bir bilet almıştın ve uçuş saati değişti.
Ünlem!
Muhtemelen okumayacak ama ben okumasını hatta beni sorgulamasını bile isterdim. Çünkü kıymetlimin kıymetlisi...
Neyse farzedelim ki Savaş okuyur;
Bak Savaş sana bir Temel fıkrası,
Temel nişanlisi Fadime ile fındık tarlalarını geziyormuş.
"Bak Fadime" demiş, "butun bu tarlalar benim. ama bir tanecik findik koparırsan, seni oraya yatırırım ona gore."
Bunu duyan Fadime' nin gözleri parlamış, hemen koşup bir tane findik kopartmış. Temel sözünün eri ya, fadimeyi fındık ağacının altına yatırmış.
Bu cezadan memnun kalan Fadime, üstünü başını toparlayıp, ayağa kalkar kalkmaz bir fındık daha kopartmış.
Temel bir kez daha .... Bir findik daha.....
Temel 5. findiktan sonra perişan ayağa kalkmış, bitkin bir halde Fadimeye dönüp; "bak Fadime " demiş eliyle tarlaları gostererek,
"burdan sonrasi Fiskobirliğin"
Bak Savaşcım, inan bundan sonrası Fiskobirliğin, zira sen elinden geleni bırak bi tarafa gelmeyeni bile yaptın.
Bu direnç, "Fiskobirlik benim uleyn" demek için mi?
Başka anlam bulamıyoruz da...
Ve son söz Sevgili Savaş;
Senin için hayatta "nokta" olduğunu sananlara, olsalar olsalat ancak bir "virgül" olacaklarını anlatmalarının tam vaktidir.
Farzet ki; evet bir bilet almıştın ve uçuş saati değişti.
Ünlem!
Nihayet...
Evet hepinizin bildiği üzere yoğun ev arama telaşlarım sonunda gideceği yere götürdü beni.
Hoş daha anahtarları teslim almadım, sadece bir ön temizlik yapıyorum. Bu arada ev sahibim olan Hüseyin Öğretmen de yatak odasına yüklük ve camlara kapılara demir yaptırtıyor. Şimdilik pek anlayışlı görünüyor zira ben bunu öğretmen olup halden anlamasına veriyorum bir öğretmen çocuğu olarak. Umarım sonuna kadar böyle gider.
"Biraz kaparo vereyim" dedim, "estağfirullah, lütfen Ecehan Hanım hiç gerek yok" dedi.
"Ben sizin istediğiniz şeyleri bitirtip teslim ettiğimde normal kirayı yatırırsınız" da dedi.
Geçen perşembeden itibaren stresten uykuyu tamamen yitrmiştim. Gözüm dönüyordu ama hadi on beş dakika uyusam ya! Yok, nafileydi herşey.
Cuma günü Saadet "Atarax iç onunla uyursun" dedi. Daha önce kullanmamıştım ve hemen eczanemize telefon ettim gönderdiler sağolsunlar.
Yalnız ben, "nasılsa beni kesmez" diye iki büyük kaşık içtim.
Yarım saat geçti tık yok, bir saat geçti ehhhh, derken birbuçuk saat sonra küt diye devrilmişim.
Cumartesi günümü -hayatımı zindan eden- evsahibimizin annesinin (alt katta oturuyor da) çığlık ve bedduaları yer ile yeksan etti. Başladım ağlamaya ama nasıl fenayım! Yaşlı kadın diye cevap vermek istemiyorum ama kızlarıma beddua vererek başladığı için konuşmaya...Dayanamadım "sen can veremeyeceksin, çünkü vicdansızsın, çünkü gürültü yapıyorsunuz diye bize alenen yalan söylüyorsun" dedim...
Neyse, o ümitsiz günün ümitsiz telefon görüşmelerinden biriydi Hüseyin Öğretmen. Pazar için sözleşmiştik evi görmek için. Cumartesi akşam üzeri kendisi aradı "hadi şimdi bakalım" dedi.
Ev, gördüğüm anda benim olmuştu zaten.
Bir kere gene rutubet olacak hissediyorum amma velakin manzara müthiş.
Yorgunluktan canım çıkıyor iki gündür, işe de gitmiyorum izinliyim. Çok kısa bir zamanda bu taşınma işini bitirmem lazım zira işteki işlerim beni dövecek sonra.
Şaka bir yana,
Öyle çok iş var ki yapacak! Olsun ama hiç söylenmeden yapacağım gerçekten canımdan bezdirmişti beni alttaki kadın.
Çok yorgun ama mutluyum. Ne yaşayacağımı bilmesem de en azından "ne yaşamayacağımı" bildiğim bir eve taşınmak üzereyim.
Darısı herkesin başına.
Allah bir gün kökünü de verir belkim!
Hoş daha anahtarları teslim almadım, sadece bir ön temizlik yapıyorum. Bu arada ev sahibim olan Hüseyin Öğretmen de yatak odasına yüklük ve camlara kapılara demir yaptırtıyor. Şimdilik pek anlayışlı görünüyor zira ben bunu öğretmen olup halden anlamasına veriyorum bir öğretmen çocuğu olarak. Umarım sonuna kadar böyle gider.
"Biraz kaparo vereyim" dedim, "estağfirullah, lütfen Ecehan Hanım hiç gerek yok" dedi.
"Ben sizin istediğiniz şeyleri bitirtip teslim ettiğimde normal kirayı yatırırsınız" da dedi.
Geçen perşembeden itibaren stresten uykuyu tamamen yitrmiştim. Gözüm dönüyordu ama hadi on beş dakika uyusam ya! Yok, nafileydi herşey.
Cuma günü Saadet "Atarax iç onunla uyursun" dedi. Daha önce kullanmamıştım ve hemen eczanemize telefon ettim gönderdiler sağolsunlar.
Yalnız ben, "nasılsa beni kesmez" diye iki büyük kaşık içtim.
Yarım saat geçti tık yok, bir saat geçti ehhhh, derken birbuçuk saat sonra küt diye devrilmişim.
Cumartesi günümü -hayatımı zindan eden- evsahibimizin annesinin (alt katta oturuyor da) çığlık ve bedduaları yer ile yeksan etti. Başladım ağlamaya ama nasıl fenayım! Yaşlı kadın diye cevap vermek istemiyorum ama kızlarıma beddua vererek başladığı için konuşmaya...Dayanamadım "sen can veremeyeceksin, çünkü vicdansızsın, çünkü gürültü yapıyorsunuz diye bize alenen yalan söylüyorsun" dedim...
Neyse, o ümitsiz günün ümitsiz telefon görüşmelerinden biriydi Hüseyin Öğretmen. Pazar için sözleşmiştik evi görmek için. Cumartesi akşam üzeri kendisi aradı "hadi şimdi bakalım" dedi.
Ev, gördüğüm anda benim olmuştu zaten.
Bir kere gene rutubet olacak hissediyorum amma velakin manzara müthiş.
Yorgunluktan canım çıkıyor iki gündür, işe de gitmiyorum izinliyim. Çok kısa bir zamanda bu taşınma işini bitirmem lazım zira işteki işlerim beni dövecek sonra.
Şaka bir yana,
Öyle çok iş var ki yapacak! Olsun ama hiç söylenmeden yapacağım gerçekten canımdan bezdirmişti beni alttaki kadın.
Çok yorgun ama mutluyum. Ne yaşayacağımı bilmesem de en azından "ne yaşamayacağımı" bildiğim bir eve taşınmak üzereyim.
Darısı herkesin başına.
Allah bir gün kökünü de verir belkim!
22 Nisan 2010 Perşembe
Bir 23 Nisan Yazısı
Ipod almıyorum kızlarıma.
İnternete sadece ödev maksatlı girebiliyorlar, o da kontrollü.
Çok istedikleri keman ve piyano kursuna da düzenli gönderemiyorum.
Öyle her istediği zaman sinemaya falan da takılamıyorlar.
Doğum günlerini barlarda kafelerde kutlamıyoruz.
Burgerking’e ayda bir kere o da ödül sisteminden faydalanırlarsa gidebiliyorlar.
Ellerinde birer cep telefonu da yok en fiyakalısından.
Ayrı ayrı odaları yok.
Akşam yemeklerimizi süslü masalarda yemiyoruz her daim.
Her akşam gelirken oyuncakçıya falan da uğramıyoruz.
Küçük kızım, büyük kızımın küçülen kıyafetleriyle büyüyor nerdeyse.
Belki 2 ayda bir yiyorlar cipsi.
Kola zaten yassak.
Beşer çift ya da rengârenk ayakkabıları yok kallavisinden. Birer tane en ortopediğinden var sadece.
Komünist bir rejim uygulamadığımı düşünmeyin sakın evde.
Herşeyden azar azar.
Ve onlar inanın aslında “şu anda sahip olamadıkları” şeyler için çok mutlular.
Çünkü bir gün onlara sahip olabilmek adına kuruyorlar hayallerini.
Ve bu, onların en büyük yaşama sevinçleri,
Ve bu, onların hayata tutunabilmek, derslerinde çok başarılı olabilmek adına aldıkları en büyük doping.
Ve bu, onların yarınlarını bayram yapacak en büyük umut.
Hayâlsiz kalmamaları için dua ettiğim tüm çocuklarımızın bayramını kutluyorum.
İnternete sadece ödev maksatlı girebiliyorlar, o da kontrollü.
Çok istedikleri keman ve piyano kursuna da düzenli gönderemiyorum.
Öyle her istediği zaman sinemaya falan da takılamıyorlar.
Doğum günlerini barlarda kafelerde kutlamıyoruz.
Burgerking’e ayda bir kere o da ödül sisteminden faydalanırlarsa gidebiliyorlar.
Ellerinde birer cep telefonu da yok en fiyakalısından.
Ayrı ayrı odaları yok.
Akşam yemeklerimizi süslü masalarda yemiyoruz her daim.
Her akşam gelirken oyuncakçıya falan da uğramıyoruz.
Küçük kızım, büyük kızımın küçülen kıyafetleriyle büyüyor nerdeyse.
Belki 2 ayda bir yiyorlar cipsi.
Kola zaten yassak.
Beşer çift ya da rengârenk ayakkabıları yok kallavisinden. Birer tane en ortopediğinden var sadece.
Komünist bir rejim uygulamadığımı düşünmeyin sakın evde.
Herşeyden azar azar.
Ve onlar inanın aslında “şu anda sahip olamadıkları” şeyler için çok mutlular.
Çünkü bir gün onlara sahip olabilmek adına kuruyorlar hayallerini.
Ve bu, onların en büyük yaşama sevinçleri,
Ve bu, onların hayata tutunabilmek, derslerinde çok başarılı olabilmek adına aldıkları en büyük doping.
Ve bu, onların yarınlarını bayram yapacak en büyük umut.
Hayâlsiz kalmamaları için dua ettiğim tüm çocuklarımızın bayramını kutluyorum.
21 Nisan 2010 Çarşamba
Ben bilmem beyim bilir
Devletin herhangi bir bakanına kendi bakanlığıyla ilgili birşey soruyorsun; Başbakan bilir diyor.
Belediyedeki herhangi bir müdüre kendi müdürlüğüyle ilgili birşey soruyorsun; Başkan bilir diyor.
Herhangi bir evdeki kadına kendi eviyle ilgili birşey soruyorsun; Beyim bilir diyor.
Herhangi bir öğretmene kendi öğrencisiyle ilgili birşey soruyorsun; Müdür bilir diyor.
Sanki herkes, aslında sorumluluğunu taşıdığı işle ilgili bir türlü vermesi gereken kararı veremiyor.
O koltukta olmalarının anlamını şaşırtır derecede hem de.
Bu korku neden?
Sahi biz demokrat Türkiye Cumhuriyetinde yaşıyoruz değil mi?
Ne bileyim bana herşey padişahlığı hatırlatır oldu.
Belediyedeki herhangi bir müdüre kendi müdürlüğüyle ilgili birşey soruyorsun; Başkan bilir diyor.
Herhangi bir evdeki kadına kendi eviyle ilgili birşey soruyorsun; Beyim bilir diyor.
Herhangi bir öğretmene kendi öğrencisiyle ilgili birşey soruyorsun; Müdür bilir diyor.
Sanki herkes, aslında sorumluluğunu taşıdığı işle ilgili bir türlü vermesi gereken kararı veremiyor.
O koltukta olmalarının anlamını şaşırtır derecede hem de.
Bu korku neden?
Sahi biz demokrat Türkiye Cumhuriyetinde yaşıyoruz değil mi?
Ne bileyim bana herşey padişahlığı hatırlatır oldu.
20 Nisan 2010 Salı
19 Nisan 2010 Pazartesi
Yanılgı
Kendi düşen ağlamaz dediklerinde,
Yanılıyorlardı.
Bence asıl soyluluk,
Kendi düş/tüğ/ünde ağlayabilmekti...
Ayıp değildi,
Günah hiç değil,
Hele bedeli kendi içinde saklıysa,
Ağlamak güzeldi...
Hiç değilse, ölmedin yaşıyorsun demekti.
Yanılıyorlardı.
Bence asıl soyluluk,
Kendi düş/tüğ/ünde ağlayabilmekti...
Ayıp değildi,
Günah hiç değil,
Hele bedeli kendi içinde saklıysa,
Ağlamak güzeldi...
Hiç değilse, ölmedin yaşıyorsun demekti.
17 Nisan 2010 Cumartesi
Ev sahibi halleri
Çok yorgunum lakin yazmadan geçemedim.
Ev aramaya devamdı tabi bugün...
Bugün -eh fena değilmiş diyebileceğim evin sahibiyle aramda geçen konuşma; (bilmiyorum ki Tanrı yazayım diye mi çıkarıyor tüm eblekleri karşıma?)
-Bekâr mısınız?
-Yok hayır, aileyiz biz. 2+2
-Ben pek öyle düşünmemiştim aslında.
-Nasıl anlamadım?
-Aileyim deyince yani.
-E tamam işte evinizi bir ailenin tutacak olması iyi bişey değil midir?
-Yok ben bekâr bir bayan tutsun diye düşünüyordum da.
-Niye evlenme mi teklif edecektiniz?
-Yoooo,
-Tövbe tövbe...(gerisini yazamayacam ama tahmin edin artık ben neler söyleyiverdim adam görünen kazmaya)
Ev aramaya devamdı tabi bugün...
Bugün -eh fena değilmiş diyebileceğim evin sahibiyle aramda geçen konuşma; (bilmiyorum ki Tanrı yazayım diye mi çıkarıyor tüm eblekleri karşıma?)
-Bekâr mısınız?
-Yok hayır, aileyiz biz. 2+2
-Ben pek öyle düşünmemiştim aslında.
-Nasıl anlamadım?
-Aileyim deyince yani.
-E tamam işte evinizi bir ailenin tutacak olması iyi bişey değil midir?
-Yok ben bekâr bir bayan tutsun diye düşünüyordum da.
-Niye evlenme mi teklif edecektiniz?
-Yoooo,
-Tövbe tövbe...(gerisini yazamayacam ama tahmin edin artık ben neler söyleyiverdim adam görünen kazmaya)
16 Nisan 2010 Cuma
Kiracı olmak
Ne zor şeymiş şu kiracılık ya Hu!
Haldır haldır ev arıyorum. Dolu boş ev var. Lakin çok az bulunmakla birlikte 90-120 m2 arası evlerin hepsi eski ev, birçoğu vallahi gecekondu desem ne dediğimi anlarsınız. Yenilerin hepsi de en çok 60 m2, yazlıkçı mantığıyla yapılmış.
Ama kiralar 1.000-2.000 arasında.
Bu fiyata manzara, şu, bu hiçbir lüks dahil değil.
Sadece iki çocuklu 4 kişilik bir ailenin yaşaması için asgarinin altında diyebileceğiniz şartlardaki evlerin fiyatı bu.
Bir yandan 2 yıldır belimizi kıran krizler,
Bir yandan malûm maaşlar.
Bir yandan 10 yıldır kirada oturduğum evin rutubetinin çocuklarımı hasta edecek boyuta gelmesi.
Bir yandan ev sahiplerinin insafsızca savurdukları istekleri.
Bir yandan çocuklarımın okulu ve işlerimiz dolayısıyla merkeze yakın olmak gerekliliği.
Bir yandan en zor durumda bile kirayı ödeyebilir olupta ev sahibine mahcup olmama endişesi.
Bir yandan nerdeyse ayaklarını kucağına alıp geziyorken hiç mutlu edemediğin alt katındakin, üst katındakin derken.
Üstüne üslük söylemesi ayıp evde iki mühendis diploması varken.
Kafayı tırlatmamak üzere çok yoğun bir uğraş vermekteyim blog.
Annemler, kardeşlerim, arkadaşlarım, akrabalarım başka şehirlerde yaşadıkları 140 m2'den az olmayan evlerine "minnacık" derken hem de.
Çok zor şeymiş bu kiracılık...
Birkaç gün önce, 85 m2 evi için(ona da balkonu ve merdiven boşluğunu dahil ederek 85 m2 diye iddia ediyor) kirayı 1.750 TL'cık olarak belirleyen bir ev sahibi(zerre akıl sahibi olmayıp, yatacak yeri de olmayan bence o ayrı da) ile aramda geçen konuşma;
-Bu kira, bu ev için çok fazla değil mi?
-E burası Bodrum.
-Evet Bodrum'da, ben tatile gelmedim ve sezonluk tutmuyorum evi. 12 ay boyunca düzenli olarak geliriniz olacak sizin de.
-E mutfaktan deniz görünüyor manzaralı bu ev tabi.(Zannedersin denize nâzır, dama çıkarsan he görüyo bi parça su)
-Duvarlar kireç badana, mutfak eski ahşap dolaplı hani bakımlı da görünmüyor ya; bakın şimdi, bu ev için size 1.750 TL kirayı hiç zorlanmadan ödeyecek birinin aylık gelirinin ne kadar olması gerek?
-Nasıl yani, ne alakası var bayan?
-Şöyle alakası var("dana" demek isterdim kendisine ama) aylık bütçesi en az 7.000-8.000 TL olmalı ki, kiracınız size sektirmeden kirasını ödesin. Memlekette bu geliri düzenli olarak sağlayan mesela doktorsa diyelim, o da zaten kendi evini alır kiraya gelip oturmaz. Ya da ne bileyim 200 milyar kredi çekip 2.000 TL'da kredi taksiti öder evinde oturur kira derdi çekmez. Haksız mıyım?
-Ben Allah değilim bayan. Hak dağıtmaya da gelmedim dünyaya. Anlattıklarından ne mi anladım?
-?
-Bana senin gibi hesap kitap yapamayan biri lazım.
-E iyi de, o da hesapsız ve kitapsız olursa sizin gibi, sizin kiralar 3 ay ödenir sonra da siz de mağdur ev sahipleri(!) arasına katılmaz mısınız?
-Beni çok yordunuz siz başka ev bakın zaten.
-Ya ne zannettiydiniz zaten? Evinizi ben zaten tutmam da bir dahaki kiracı adayınıza belki insaf edersiniz diye anlattım ben bunları.
-Alemin hakkını aramak sana mı düştü?
-Nasıl yani ya?
..derken devreye sinirle eşim girdi tabi. Eve dönene kadar bir yandan bana, bir yandan adama kızdı durdu.
Sonuç: Yorgunum.
Haldır haldır ev arıyorum. Dolu boş ev var. Lakin çok az bulunmakla birlikte 90-120 m2 arası evlerin hepsi eski ev, birçoğu vallahi gecekondu desem ne dediğimi anlarsınız. Yenilerin hepsi de en çok 60 m2, yazlıkçı mantığıyla yapılmış.
Ama kiralar 1.000-2.000 arasında.
Bu fiyata manzara, şu, bu hiçbir lüks dahil değil.
Sadece iki çocuklu 4 kişilik bir ailenin yaşaması için asgarinin altında diyebileceğiniz şartlardaki evlerin fiyatı bu.
Bir yandan 2 yıldır belimizi kıran krizler,
Bir yandan malûm maaşlar.
Bir yandan 10 yıldır kirada oturduğum evin rutubetinin çocuklarımı hasta edecek boyuta gelmesi.
Bir yandan ev sahiplerinin insafsızca savurdukları istekleri.
Bir yandan çocuklarımın okulu ve işlerimiz dolayısıyla merkeze yakın olmak gerekliliği.
Bir yandan en zor durumda bile kirayı ödeyebilir olupta ev sahibine mahcup olmama endişesi.
Bir yandan nerdeyse ayaklarını kucağına alıp geziyorken hiç mutlu edemediğin alt katındakin, üst katındakin derken.
Üstüne üslük söylemesi ayıp evde iki mühendis diploması varken.
Kafayı tırlatmamak üzere çok yoğun bir uğraş vermekteyim blog.
Annemler, kardeşlerim, arkadaşlarım, akrabalarım başka şehirlerde yaşadıkları 140 m2'den az olmayan evlerine "minnacık" derken hem de.
Çok zor şeymiş bu kiracılık...
Birkaç gün önce, 85 m2 evi için(ona da balkonu ve merdiven boşluğunu dahil ederek 85 m2 diye iddia ediyor) kirayı 1.750 TL'cık olarak belirleyen bir ev sahibi(zerre akıl sahibi olmayıp, yatacak yeri de olmayan bence o ayrı da) ile aramda geçen konuşma;
-Bu kira, bu ev için çok fazla değil mi?
-E burası Bodrum.
-Evet Bodrum'da, ben tatile gelmedim ve sezonluk tutmuyorum evi. 12 ay boyunca düzenli olarak geliriniz olacak sizin de.
-E mutfaktan deniz görünüyor manzaralı bu ev tabi.(Zannedersin denize nâzır, dama çıkarsan he görüyo bi parça su)
-Duvarlar kireç badana, mutfak eski ahşap dolaplı hani bakımlı da görünmüyor ya; bakın şimdi, bu ev için size 1.750 TL kirayı hiç zorlanmadan ödeyecek birinin aylık gelirinin ne kadar olması gerek?
-Nasıl yani, ne alakası var bayan?
-Şöyle alakası var("dana" demek isterdim kendisine ama) aylık bütçesi en az 7.000-8.000 TL olmalı ki, kiracınız size sektirmeden kirasını ödesin. Memlekette bu geliri düzenli olarak sağlayan mesela doktorsa diyelim, o da zaten kendi evini alır kiraya gelip oturmaz. Ya da ne bileyim 200 milyar kredi çekip 2.000 TL'da kredi taksiti öder evinde oturur kira derdi çekmez. Haksız mıyım?
-Ben Allah değilim bayan. Hak dağıtmaya da gelmedim dünyaya. Anlattıklarından ne mi anladım?
-?
-Bana senin gibi hesap kitap yapamayan biri lazım.
-E iyi de, o da hesapsız ve kitapsız olursa sizin gibi, sizin kiralar 3 ay ödenir sonra da siz de mağdur ev sahipleri(!) arasına katılmaz mısınız?
-Beni çok yordunuz siz başka ev bakın zaten.
-Ya ne zannettiydiniz zaten? Evinizi ben zaten tutmam da bir dahaki kiracı adayınıza belki insaf edersiniz diye anlattım ben bunları.
-Alemin hakkını aramak sana mı düştü?
-Nasıl yani ya?
..derken devreye sinirle eşim girdi tabi. Eve dönene kadar bir yandan bana, bir yandan adama kızdı durdu.
Sonuç: Yorgunum.
15 Nisan 2010 Perşembe
Tıpkı sen, tıpkı ben gibi…
On yedisindeydim.
Yeni bir kitabın ilk sayfalarıydı okumaya başladığım.
Sonra sen geldin.
Okumaya birlikte devam etmeye karar verdik.
Aslında sen okuyalım dedin, ben tamam dedim.
Yaş on yediydi ama hayaller kocamandı.
Varsın, olsun dedik birlikte.
Sonra, önemli yerlerin altını birlikte başladık çizmeye.
Aslında sen çizdin, ben tamam dedim.
Beğenmedik satırları, yeniden yazdık kimi zaman.
Derken,
O ilk kitabı rafa kaldırdık.
Aslında sen kaldırdın, ben tamam dedim.
Benim ilk kitabımdı o, hiç unutmadım.
Sonra,
Dolabın kapıları da kapandı.
Bazen birkaç damla tuzlu suyla,
Bazen minicik bir tebessümle,
Temizledim, tozlanmasın diye kapıları.
Çok az zaman dilimlerinde araladık bazen kapıyı.
Birlikte yazdığımız kitabımızdan birkaç satır okuduk.
Bazen özet çıkardık okuduklarımızdan, bazen ders.
Aslında sen çıkardın, ben tamam dedim.
Hiçbir zaman son cümleyi yazamadığımız,
Sonu yok dediğimiz kitabımızı,
Ne sattık, ne kiraladık ne de karaladık.
Sadece sakladık.
“Bırak tek suçumuz bu olsun yar” dedim.
Sırf yalan diller okumasın diye,
Okusalar da zaten anlamayacaklar anlayamayacaklar diye,
Hâlâ dolapta saklamaktayım.
Aslında sen sakladın, ben tamam dedim.
Bilirim;
Ne eski,
Ne yeni,
Ne ilk,
Ne son,
Bir buruk aşk masalı benimkisi.
Bazen sesiz bir ırmak,
Bazen yanardağ misali.
Tıpkı ben gibi,
Tıpkı sen gibi,
Aslında sen, yani tam ben gibi.
Ama bir türlü “biz” olamayan.
Yeni bir kitabın ilk sayfalarıydı okumaya başladığım.
Sonra sen geldin.
Okumaya birlikte devam etmeye karar verdik.
Aslında sen okuyalım dedin, ben tamam dedim.
Yaş on yediydi ama hayaller kocamandı.
Varsın, olsun dedik birlikte.
Sonra, önemli yerlerin altını birlikte başladık çizmeye.
Aslında sen çizdin, ben tamam dedim.
Beğenmedik satırları, yeniden yazdık kimi zaman.
Derken,
O ilk kitabı rafa kaldırdık.
Aslında sen kaldırdın, ben tamam dedim.
Benim ilk kitabımdı o, hiç unutmadım.
Sonra,
Dolabın kapıları da kapandı.
Bazen birkaç damla tuzlu suyla,
Bazen minicik bir tebessümle,
Temizledim, tozlanmasın diye kapıları.
Çok az zaman dilimlerinde araladık bazen kapıyı.
Birlikte yazdığımız kitabımızdan birkaç satır okuduk.
Bazen özet çıkardık okuduklarımızdan, bazen ders.
Aslında sen çıkardın, ben tamam dedim.
Hiçbir zaman son cümleyi yazamadığımız,
Sonu yok dediğimiz kitabımızı,
Ne sattık, ne kiraladık ne de karaladık.
Sadece sakladık.
“Bırak tek suçumuz bu olsun yar” dedim.
Sırf yalan diller okumasın diye,
Okusalar da zaten anlamayacaklar anlayamayacaklar diye,
Hâlâ dolapta saklamaktayım.
Aslında sen sakladın, ben tamam dedim.
Bilirim;
Ne eski,
Ne yeni,
Ne ilk,
Ne son,
Bir buruk aşk masalı benimkisi.
Bazen sesiz bir ırmak,
Bazen yanardağ misali.
Tıpkı ben gibi,
Tıpkı sen gibi,
Aslında sen, yani tam ben gibi.
Ama bir türlü “biz” olamayan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)