8 Ekim 2018 Pazartesi

işler, aşlar,diziler,kitaplar filan

Selam...
O eski kitap okuma günlerine yavaş yavaş dönüyor gibiyim şayet kendime nazarım değmezse. Son olarak Şeker Portakal'ı okuyup bitirdim. Zaman zaman kalbim dayanmadığı için bi hayli zor bir okumaydı benim için. Sırada yazarın Güneşi Uyandıralım!ı var ama kızımcığıma sorucam o da böyle liğme liğme edecek türdense hiç bulaşmayabilirim ve bir yandan da Hallac-ı Mansur'a devam.



Elimde ufak tefek kırıntı niyetine başladığım trilyon sayıdaki yarım kalmış hobi işlerini saymazsak -ki niye saymıyorum onu da anlamış değilim bir yandan- büyük bi işim yok. Zaten kolum da pek rahat değil ve de bu aralar pek çok şeyi artık gereksiz buluyorum. Yazın amaçsızca başladığım bir örgüyü minik bir sepet örgüye dönüştürdüm hafta sonu. Ponponladım, bir de minik sap ördüm. Çöp poşetlerini birer birer top haline getirip sepete tıkıştırdım böylece kocaman bir rafı kaplamayacaklar artık. Koskocaman yer işgal eden sevmediğim ama mecburen kullanmak zorunda kaldığımız poşetlerin bu kadar küçük yer işgal edecek olması, yeni başladığımız "evimizi minimize etme" etkinliğimizde sevindirdi bizi.



Birkaç zamandır ayak kramplarıyla haşır neşirim, ne menem bişeymiş kendisi. Hiç hoşlanmadım ve bu kadar sık ziyaretinden ötürü teessüflerimi açık bir dille bildirdim kendilerine.
Uzun zamandır ekmek yapmadığımı fark ettim dün. Küçük kızımcığım benim yorulduğumu düşünüp istemiyor yapmamı aslında ama yeni bir yol keşfettim. Pişirmeyi ekmek makinesinde yapmasam da hamur yoğurma işi için makineyi kullanıyorum. Daha önce de aklımdaydı ama bir türlü o devasa makineye her daim duracak bir yer ayarlama çabasında olamıyor, olsam da sonuçlandıramıyordum. Hafta sonu düşündüm taşındım, bir tarafı bozulan ve servisin oldukça yüksek bir tamir ücreti istediği için tamir ettirmediğim kahve makinesini ve filtre kahve yapacak ümidiyle yanlışlıkla aldığım kapsül kahve makinesine güle güle dedim ve kendilerinden açılan boşluğa ekmek makinesini uzun süreli yerleştirdim. Hal böyle olunca da bi baktım uzun süredir hamur yoğurmaktan kaçındığım için yapmadığım işlere el atmışım. Kızımcığımın 1 günlüğüne geleceğini duyunca, önce mantı yaptım, sonra peynirli hingel yaptım, sonra cevizli burma tatlısı, sonra otlu börek. Mantının anında dibi geldi, hingel acil durumlar için dondurucuda, burma bitmek üzere, otlu börek de hem yendi hem de kızımcığıma yolluk oldu. Aaa bi de yaprak sardımdı o gelmeden ;)) Bu 1 günlük ziyaretlere tabi ki bayılıyorum ama zaman çok kısıtlı olunca bir türlü de doyamıyoruz karşılıklı, neyse buna da çok şükür diyorum.





Hingeli ilk defa denedim. Bakalım nasıl oluyormuş, tadınca da anlatırım. Yapmayı sevdim çünkü çok pratikçe oluveriyor iri iri ;)) Umarım sevilir ve mantı yerine de ister bizimkiler... Unlar genellikle tahıl unu, siyez, beyaz karışıktı. Aslında ekmekler için değirmende karıştırttığım bir karışım bu. Akşam eve gittiğimde mayalanmada bekleyen ekşi ekmeği de fırına atacağım. Bu gibi hamur işi besinler sık sık yapmasam da istediğimiz ve özlediğimiz tatlar kategorisinde her zaman. O yüzden ara ara yapıyorum. Birkaç kez çarşı mantısı almayı da denedim, ağızlarına sürmedi bizimkiler, tencere dolusu halde kedilere verdik ve onlar bile çok da içten yemedi diyebilirim.
Mevsim geçişi mi, özlem mi, hastalık mı bilemediğim ama hepsini toplayınca genel bir huzursuzluk var bende şu aralar. Kendimi sürekli meşgul edecek bir şey buluyorum bulmasına da ondan da yorulmuyor değilim. Ha bi de sık sık ağlama isteği geliyor, öyle geliyor ki reklamlara bile ağlayabiliyorum o derece. Geçer inşallah.
Hafta sonu kızımcığımla bir diziye başladık. Önce biraz sardı ama 3.bölümü bitirdik dün ve ben bugün devam edecek bölümler için istek duymadığı fark ettim. Devam edecek miyiz bilmiyorum doğrusu. Aslında bir sürü Emmy ödülü toplamış, beni niye toparlayamadı bilemedim. Dizi şu;


İşte böyleyken böyle...

3 Ekim 2018 Çarşamba

Tatar çölü, tesadüfler(?)


Adını çok duymuştum.
İlk başlarda sıkıldım biraz ama bunca tavsiye edilen bir kitabı bırakmamalıyım dedim kendime, devam ettim.
Sonuç;
İyi ki.
Nereden anlamak istersen oradan bir yol buluyorsun hayata dair.
Umut etmek, her zaman iyi midir?
Beklemek, her zaman doğru mudur?
Amaçlar, sonuçlara göre mi belirlenmelidir?
Ne uğruna çırpınıyorum?
Çırpınıyor muyum?
Ya çırpınmasaydım, daha mı iyi olurdu her şey?
Kime göre, neye göre?
vs
vs
vs...
Dedim ya, iyi ki okudum.Sürekli sorgulayacak ve bir zaman sonra sanırım başaracağımı umut ettiğim yeni düşüncelerle dolu aklım. Bugün sanki bir şeyler oluyor hayatımda, inanılmaz bir çekilim ve belki de tesadüfle.
Tam bunları yazmak için açtığımda küçük Joe'nin önerisi olan ayna'nın yazısı...
Yaaaa, çok karıştım.
Ya daaa çözdüm.
Karar vericem...


2 Ekim 2018 Salı

Abim Deniz

Ne zamandır okumak istediğim kitaptı...
Zor oldu benim için okumak...
Bir yandan yaşıyorsun o anları çünkü, yürek dayanmayacak oluyor.
Yine de, bugünlerde yada gelecekte benzer yanılgılara düşmemek için herkes okumalı derim.
Kitap, resimler ve mektup görüntüleri ile beraber 480 sayfa lakin sürükleniyorsunuz, ben bile 1 günde bitirdim. Farklı kişilerin anlattıkları var, bu da daha ilgi çekici hale getirmiş zaten. Olaylara farklı açılardan bakılabiliyor.

Tek can almadan can verdiler.
Sebep olanlar, bundan sonra da olacak olanlar(!) Allah'a havale.
Ruhları şad olsun...


1 Ekim 2018 Pazartesi

Kasırga filan olmadı sonrası

Kasırga masırga olmadı zaten biliyorsunuz.
Da, bi lokma yağmur yada bi fıs rüzgâr da esmedi. Garipti gerçekten, insan alıştırılınca beklentiye giriyor doğal olarak ;))
Turşuları kurdum. İkisi probiyotik, üçüncüsü sirkeli .


Jalapeno bile.


Şala takım olsun diye düşündüğüm Bob Marley tarzı bereyi de bitirdim. Tepesine hazır ponpon alıp taktım. Bugün kargoya vereceğim.



Son haftalara göre epeyce kitap okuduk, küçük kızımcığım da ara sıra kahvesiyle eşlik etti.


Buraya koyunca fark ettim ki, begonvil aşkım tutmuş yine. Bayılıyorum onlara. Gözümün gördüğü her bir yere bırakıyorum, bakıp bakıp mutlu oluyorum.
Mualla sürekli bir uyku halindeydi hafta sonu. Ara sıra dürttüm onu, o derece. İyi ama sorun yok.



28 Eylül 2018 Cuma

Kasırga öncesi

Öğle mesai arası dün de bahsettiğim üzere bu hafta da turşuluk malzemeleri kaçırmayayım diye sebze pazarına gittim. Epeydir de gitmiyormuşum. Bir saat içinde hani neden öyle derler bilmem ama sucuk gibi terledim. Süre dolduğu için eve de bırakamadan direkt işe geldim, vıccık vıccıkım. Saçlarım kısacık artık ama sanki 5 dakika önce duştan çıkmış gibiyim. Bunu niye uzattım, çünkü hani o bahsettikleri, beklenen kasırgadan mütevellit olduğunu düşündüğümüz, bugüne kadar en sıcak yaz gününde bile görmediğimiz bir havaya uyandık bugün. Gidenler bilir, hani Antalya gibi, Adna, Mersin gibi... Ve yaprak kımıldamıyor, ve arasıra yağmur yağıyor ama geceden beri tuhaf şekilde sessiz bir hava. "Fırtına öncesi sessizlik" dedi biraz önce bir arkadaş, temelli şüphelendim.
Pazar günü buraları vuracağı beklenen o fırtına ve sel, eğer hakikaten olursa ve bizler de halâ tutunabilmişlerden olursak inşallah ben en azından turşumu yapmış gitmiş olmakla mutlu olacağım ;))
Şimdi gene konudan konuya bodoslama yapmak durumundayım, çünkü yazmadan önce bir planım olmuyor. Yazarken o an aklıma ne gelirse yazıvermiş oluyorum ve bir daha da silmiyorum. Onun için öyle ebedi bir bütünlük filan olmayacak sanırım bu sayfada hiç bir zaman... ;))
Bu sene 2 dizi seyrediyorum Türk kanallarında. (Eee bize ne diyorsan kapa sayfayı şekerim) Biri, bir zamanlar Çukurova. İzlerken, oy yılları göze aldığımızda  pek çok hata göze çarpsa da, sanırım Vahide Perçin ve de Bülent Polat olduğu sürece seyretmeye devam edeceğim. Hata neydi mesela, Jandarma'ya Yımaz'ı ihbar edecekken 156'yı çevirdi Hünkâr Sultan ;)) 1970'li yıllar nireeee, 156 nireee ;)) Sonra cezaevi arabasının yazıları, CNC yapıştırmaydı ;)) Sonra mesela büttttün Yaman çiftliğinin tanıyageldiği Züleyha'yı gitti kulüpte yok bilmem ne paşanın torunu diye tanıttı falan filan.
Diğer dizi Gülperi. Konu açısından "aman caaağnımmm, yine mi" dedirtse de Nurgül Yeşilçay'ı, Tarık Pabuççuoğlu'nu es geçemem. Ama tabi Timuçin Esen de en az onlar kadar önemli bu diziyi de seyretmem için. Bu adama gerçek anlamda hayranım. Her bakımdan müthiş buluyorum... O Gülperi'nin büyük oğluna ve kaynanasına da aşırı gıcığım şimdilerde.
Dün bir arkadaşım kitap yollamış (sanıyor ki eskisi gibi okuyorum tabi) evrenin mesajı herhalde diyerek gülümseyerek aldım. Daha önce hiç bu konuda konuşmamıştık onunla ama Hallac-ı Mansur çoook uzun yıllardan beri zihnimi meşgul eden bir karakterdi. Hatta evde birkaç kitap da var, mesela En-el Hakk- Kevser Yeşiltaş'ın yazdığı, başlanıp devam ettirilememişlerin arasında. Onun dili biraz tuhaf geldi, sürüklememişti pek fazla ama dün gece arkadaşıma bari ayıp olmasın diye yeni kitaba başladım ve 3-5 sayfa okurum derken, 50 sayfalara filan gelmiştim. Hatta bugün mesai olmasa epeyce daha devam edebilirdim. Yalnız bir sıkıntı var benim için, o da ilk 50 sayfada epeyce yazım ve imla hatası var. Bu da bir kitap okurken beni ondan oldukça soğutan bir şey. Pekçok kitabı bırakma nedenimden biridir bu konu, ilerleyemiyorum, odaklanamıyorum o zaman. İlerleyen sayfaları için umutlu olmak istiyorum. Kitap şu ve bu umarım okuyamazlığımın belini kırar;


Haa bak bütünlük diyorduk di mi? ;)) Başta dedim ya turşuluk malzeme için çıkmıştım dışarı. Geçen yıllardan takipte olanlar bilir, probiyotik beslenme takıntım var. Hatta geçen yıl bu konuda çok emek verdim ve gerçekten çok fayda gördüğümüzü düşündük ailecek. Dolayısıyla bu yıl da turşularımızı yine limontuzu/limon/sirke olmadan sadece tuz ile kuracağım. Hiç denemediyseniz mutlaka tavsiye ederim. Aylarca keyifle ve zerre bozuntu olmadan tüketmiştik hatta konu komşu, arkadaş, akraba filan kim yediyse de bayılmıştı. Umarım bu sene de aynı başarıyı ve keyfi tutturabilirim.
Pazar pek sakindi. Fiyat da yazacağım bu sene, ömür yeterse gelecek yıl bakıp kıyaslayacağım kendimce ;)) Biberler 5 TL/kg, lahana 5 TL/kg, havuç 4 TL/kg, kornişon salatalık 4 TL/kg idi. Bursa domatesi 7 TL'ye yükselmiş, şükür o işi bitirmişim dedim.
Biberleri mümkün mertebe küçük seçmeye uğraşırken, pazarcı başka bir müşterisiyle sohbet ediyordu. Adam dedi ki; babam ve ben üretici idik, tek bildiğimiz iş buydu. Çektiğimiz sıkıntı ve geçim darlığıyla benim iki oğlan asla tarlaya girmedi "biz tarla marla istemiyoruz, satın savın, bizi okula gönderin" diyorlar şimdi, domates fidesini görse tanımaz bilmez bu ne diye, yani siz şimdilere yine de şükredin, bundan 5 yıl sonra kesinlikle ve kesinlikle bizim gibi üreticilerin tamamı bitmiş olacak, sizler de seradan ne çıkarsa ona mahkûm olacaksınız."
Hepimizin bildiği şeyleri tekrarlamanın elbette gereği yok ama bu gidişat, üreticinin üretimden bu kadar caydırılıyor olması, hakikaten çok üzücü. Benim kızlarım tarladan ürün bulabilip de alt tarafı bir turşu kurmaya, kışlık domates kavanozları hazırlamaya, kuru sebze yapmaya anneleri gibi böyle özenebilecekler mi, bu fırsat ellerine geçebilecek mi; karamsarım... Eskiden derdim ki; "aman hiç değilse biz yetiştiririz bir lokma toprakta da olsa, ben yine onlara öyle yediririm." Artık bunu diyemiyorum. Tohumlar kısır, tohumlar oynanmış, tohumlar değiştirilmiş. Sen toprak bulup, emek versen ne çıkar... Bahsetmiştim sanırım, bu sene sırf bu niyetlerle dünya emek verdiğimiz minik bahçemizdeki 15 fide kabak, 15 fide bamya deli gibi çiçeklenmelerine rağmen tek bir kabak vermedi, sadece 3 tek bamya aldık. Sözde yerli tohumdu. Pes dedik. Sözün özü, her şeye rağmen ileride bir gün "biz yine de çok şanslıymışız" diyeceğiz, ne acı...
Destan yazmışım yine ;))
Kasırgayı, seli ucuz atlatırsak pazartesi görüşmek üzere inşallah. Bence bişiycikler olmaz...




27 Eylül 2018 Perşembe

Günlerdir...

Bodrum'a mevsimin ilk yağmuru daha doğrusu ilk çamuru yağdı az önce...
(Veee dehşet hızda yağıyor üstelik bir de pazar günü beklenen kasırgamsı fırtına için Bodrum'da kriz masası kuruldu bu arada, Allah yardımcımız olur inşallah)
Ne güzelll derken aklıma dün gece astığım kar beyazı çamaşırlarım geldi. Öğlen aklıma gelmedi değil ama yağmaz herhalde deyip es geçmiştim. Üzülmüyorum ama biraz içim buruldu sanki...
Büyük kızımcığımı geçen hafta sonu yerleştirdik. Tatlı ve yaşlı bir hüzün var halâ bizde. Her ne kadar 4 yıl zaten yatılı okumuş olsa da bu seferki başka geldi. Pazartesi sabah işe gelecek halim yoktu. Günaydın deseler bile ağlıyordum, derken önceki iki gece de uyumadığım için vücut yorgun düşmüştü zaten, 3 gün izin aldım. Neyse ki, bugün daha derlenip toparlanabildim ve mesaiye başladım.
Hep böyle oluyorum. Kızlardan biri gidecekse yada ben bir yere gideceksem birkaç gün öncesinden (bazen birkaç hafta) bana bir hal geliyor, elim hiç bir işe gitmiyor doğru dürüst. Yine öyle geçti son iki hafta. Kızımcığım valizini bile tek başına hazırladı diyebilirim, ben sadece bol bol "şunu unutma, bunu da al, şundan da alalım mı, şunu şöyle mi yapalım" gibi mutad sorular dışında yemek yaptım o kadar.
Dönünce de yine bi aptal aptal dolandım evde 2 gün. Sonra baktım içimdeki ağlaklığı durduramıyorum, bir süre (herhalde bir ay'a yaklaşmıştır bu süre) önce sevgili babamızın 90 derecede bir güzel 3 saat yıkadığı ve kuruduğunda bildiğin yumak haline gelmiş salonun güneşliklerini aldım elime. Belki dedim bir şeyle meşgul olmalıyım. Aman iyi ki de...tövbe tövbe... O bana baktı, ben ona. Bir ara onun da ağladığını düşündüm valla. Açtım ütü masasını, taktım ütüyü fişe. Her biri neredeyse 4 metre eninde olan güneşliklerin sadece bir tanesini 4 saatte mum gibi ütüledim. Bizim ütü masası oturduğun hizada durmuyor, bir yeri kırık galiba, en yüksekte açılıyor sadece ve ayakta yapmak zorunda kalıyorsun ütüyü. Aman da zaten ne severim ne severim ütü yapmayı, değiştirme gereği duymamışım bu vakte kadar. Neyse baktım zaten arızalı olan diz ve topuk bir isyan içinde birbirleriyle yarışmaktalar -ama biliyorum ki bırakırsam bi bir ay daha ellemem ben onları- ötekiyle göz göze geldik. Bu sefer 12 dakikalık yıkamaya tekrar atayım en azından nemlensin bu dedim, attım, çıkardım ve o aynı büyüklükteki perdeyi bu sefer 45 dakikada ütüledim. Bir yandan kendimi tebrik ederken, öteki taraftan kaç gündür bu fikrimi beğenmeyen babamıza da gerekli iltifatları yağdırdım içimden. Yok leke olurmuş, yok daha beter olunca ben daha çok sinirlenirmişim filan. Ne karışıyorsa, tövbe tövbe. Annem böyle durumlarda babama "karışma yahu, dul kadın oğlu musun?" derdi hep, ben de dedim bu sefer ama biraz alındı o da. Malum kaimpederi kaybedeli çok olmadı ve.... Neyse işte... Ondan sonra baktım e bu güneşlikleri kirli tüllerin arkasına asacak halim yok. Bu sefer komutayı ele aldım, hassas yıkamada bir saat yıkayıp sıktırmadan aldım, birer saat balkona astım, ohhh misss sanırsın benim makine ütücüymüş aslında ;)) Şimdi ise alt kat bitti de üst katlarınkileri de halletsem bi diye içim gıcıklanmıyor değil ama malum bugün yağmur var artık biraz zor yaparım onu.
Sonra bir gün tabak alayım dedim raftan. Bizim en çok kullandığımız tabakların 4 yıldır en üst dolap rafında durduğunu yeni idrak ettim o an. Ya sadece şunları değiştireyim derken... Bi 6 saat de öyle gitmiştir herhalde ama neyse sonuçta artık her şey pek bi düzenli oldu. Tek soru var aklımda bu düzen ne kadar sürer? Eve gelen küçük kızım bu derli topluluğu görünce çoook mutlu oldu ve dedi ki; anneem evimizi minimalist hale getirelim bari, emin ol yaparız... Öyle mi olur böyle mi olur derken bir kaç gündür gerçekten sadeleşmeye başladık ve bundan çok da keyif alıyoruz. Kızımcığımın bana yardım için sadece hafta sonları kısıtlı bir zamanı olsa da, her gün birlikte geçirdiğimiz zamanlarda sohbet ediyoruz, bu bile beni çok yüreklendiriyor. Öyle güzel fikirleri var ki... Bazen şaşırıyorum, ne zaman büyümüş de, nereden öğrenmiş de bunları biliyor ki, diye. Öyle işte, bakalım bu yeni yol bizi hangi sakinliklere ulaştıracak. Mesela bir de ablasından dolayı epeyce sakinleşen gardıroplarını ve kitaplıklarını da düzenleyeceğiz yeniden. Onların ki bitince de bizimkine dalacağım ben. Hah bi de böyle bir huyum var, evvela onlarınki düzenlenmeden bizimkileri elleyememek gibi. Bu bir sorun mu bilmiyorum, teorik olarak pek doğru gelmiyor ama böyle işte bu da.
Yeğenime ördüğüm bereyi tabi bunca iş güç ve ruh karmaşası arasında hiç ellemedim.
Okumakta olduğumu artık söylemekten utandığım 3 kitaba da ara sıra dokunsam da asla anlamadım, odaklanamadım, bitiremedim.
Domates haricinde kışla ilgili henüz hiçbir hazırlık da yapamadım. Oysa küçük kızımcığım bu sene bizimle olacağından ve sebze düşkünlüğünden şu ana kadar pek çok torba hazırlamış olmalıydım. Manavımla bu kışlık tedariği işini bir türlü çözememiş olsam da yarınki sebze pazarını kaçırmasam süper olur.
Bu akşam sipariş üzere Fransız usulü domates çorbası, kuru köfte yapmayı planlıyorum. Yanına dünden kalan sebzeli bulgur pilavı ilave edeceğim ve tabii olmazsa olmaz ev yapımı yoğurdumu.
E bugünkü ruh halimin nerede olmak istediğini de ekleyip gideyim ben artık ...



18 Eylül 2018 Salı

18.09.2018

Kızımcığım daha iyi ama bu sefer de ben nakavt vaziyetteyim. Ama öyle hastalanılacak vakit de yok. Bir sürü hazırlıklarımız var malum kızımcığım bu hafta sonu yolcu. Akşamları eve öyle bitkin gidiyorum ki, yemekten sonra kımıldayacak halim kalmıyor. Belki izin almam gerek, bilmiyorum.
Hafta sonu düğüne davetliydik, gitmezsek olmayacak cinsten, çok da güzeldi Allah için ama beni çoook yordu. Çünkü öğleden sonra, cuma pazardan aldığımız domatesler kışlık hazırlandı, valla 20 kg.domatesti, bi de bitkinlikle zar zor yaptımdı zaten ama yine de mutlu etti bu hazırlık.


Bu aralar ekmeğe tekrar başladık. Kalabalık misafir dönemimizde sık yapmadım. Kızımcığım "ekmeklerini de özleyeceğim" şeklindeki fitilimi ateşleyen cümleyi kurunca;


Ona bugünlerde en çok özleyeceği şeyleri yapmaya çalışıyorum...


Bu arada bir miktarda olsa film+örgü günlerine dönebildim. Yeğenime ördüğüm dikdörtgen şalın kenarlarına çiçekli püskül ördüm. O ipten bi de bere yapıp göndermeyi düşünüyorum.


İzlediğim film gerçekten ilginçti. Hatta o kadar ki, neredeyse son yarım saate kadar bi yandan seyredip bi yandan da "neler oluyo yaaa, ben niye bişey anlayamıyorum"dedim durdum. Muhtemelen kızımcığımlar olmasa kapatıverirdim. İyi ki de kapatmamışım ama. Psikolojik gerilim içeriği fazlaydı.


Günler öyle böyle hızla geçiyor.
Oysa ruhum tam şurada;



12 Eylül 2018 Çarşamba

12 Eylül

Dün akşam yemeğe misafirim vardı, haberim yoktu sürpriz yapmışlar ama şükür ki yemeklerim hazırdı, gerilmedim ;))
Büyük kızımcığım iki üç gündür halsizdi, hep dinleniyordu, dün eve gittiğimde daha kötüleştiğini söyledi, boğazı ağrımaya başlamış. Çocukların hastalıkları beni oldum olası başka bir moda sokar, moralim bozulur. Dün bu durum yine beni farkında olmadan aynı hale sokmuş, misafirlerimiz gidince annem söyledi, eleştirdi beni. Açıklamaya çalıştım farkında bile olmadığımı ama o ikna olmadı yine de. Sabaha karşı da ateşlendi yavrucuğum, aklımı onda bırakarak işe geldim ama öğleden sonra için izin aldım. Umarım çarçabucak atlatırız.
Bugün öğleden sonra bir yandan da annemi uğurlayacağız. Aslında dünden itibaren ki mod düşüklüğümün bir sebebi de buydu. (Bu kısmı anneme anlatmadım o da üzülürdü) Neredeyse 30 yıldır ayrı şehirlerde yaşıyoruz ama her ayrılık kurşun gibi saplanmaya devam ediyor içime. Sonunda kendime geldiğim anlarda "sağlık ve huzur içinde olsunlar da, ayrılıklara daha kolay katlanabileyim" diyor ve geçiştirmeye çalışıyorum. Bir daha dünyaya gelirsem aynısını yapar mıyım bilmiyorum. Kalabalık aile düşkünlüğüm eskiden beri var. Oğlan çocuğu gibi bir çocukluk geçirmeme rağmen lisede hep 4 çocuğum olsun isterdim, çocukluk işte ;)) İki ile yetindirdi hayat, Allah onların sırtını yere getirmesin, uzun ve sağlıklı ömürler versin inşallah. Bu duam tüm yavrular için de geçerli tabi.
Neyse işte...
Dün misafirleri uğurladıktan sonra, turkuaz yeğen şalını bitirdim, bugün uygun bir ip alma fırsatım olursa eve giderken ona saçak yapmaya başlayacağım. Şal gibi elimde aylardır sürünen ama benimle her yere giden kitabım İkigai'den iki sayfa daha okudum. Baktım devam edesim yok, küçük kızımcığımın bana çok seveceğimi düşünerek aldığı deftere birkaç bişey yazdım. Oncağızım beni yıllardır sürekli yazmam konusunda motive ediyor. Uzun zaman önce başladığım bir hikâyeyi okuduğundan beri. Ama annesi devam edemiyor bir şekilde, büyüsü bozuldu gibi hissediyor. Umarım bir gün o günlere de dönebilirim.



11 Eylül 2018 Salı

Yemekler filan

Dün öğleden sonra kendime, "akşama ne pişireyim, eve giderken ne alayım" diye sora sora bi hâl oldum. İş çıkışı markete mi gideyim, kasaba mı uğrayayım derken vazgeçtim, evde ne bulursam onlarla yeni bişey uydurayım dedim, direkt eve geçtim.
Patates ve dolapta bulduğum kabakları verev verev irice doğradım, yeni bahar, kimyon, karabiber, tuz, biber salçası, azcık da su ve zeytinyağı ilave edip malzemeyi bu karışımla karıştırdım. Dolaptaki etten köfteler yaptırdım küçük kızımcığıma -sağ olsun, dizisini izlerken yoğurdu ve şekillendirdi- ve tüm malzemeyi fırın poşetine atıp, 180 derecede 1 saate yakın pişirdim. Kendi suyu ve lezzeti fırın poşeti sayesinde içinde kalınca ve araya kabak girince herkes çok beğendi. Ahım şahım bi yemek olmasa da anlatma maksadım aslında geçtiğim yeni uygulama; yeni almadan, evdeki malzemeyle ne oluyorsa onu uydur uygulaması bu, bu bakımdan önemli benim için.



Baktım bütçeyi korumak hoşuma gitti, doğruca soğutucunun başına geçtim. Önceden hazırlayıp paketlediğim enginar tabaklarını dörde böldüm, yine önceden ayıkladığım iç bakladan bi poşet de ilave edip, iri kıyılmış soğan, yarım limon (enginarların üzerine) 2 küp şeker ve zeytinyağı, az su ilavesiyle düdüklüyü attım ocağa, 35 dakika sonra bi de zeytinyağlı yemek hazır olmuş oldu. Az bi miktar akşam yendi ama ben zeytinyağlıları asıl 1 gün sonra yemeyi ve ikram etmeyi sevdiğim için bugün tüketilmek üzere dolaba girdi. Bu çoook pratik tarif kayınvalidemin, o neredeyse tüm tencere yemeklerini -etli de olsa- bu mantıkla yapıyor. Hiç uğraşmıyor et kavur, soğan kavur, bilmem ne yap, onu koy, bunu dök filan, hooop hepsi düdüklüye, yarım saat sonra hazır. Ben önceleri bu yöntemi kullanmazdım ama özellikle zeytinyağlılarda artık deniyorum ve şimdilik gayet de hoşuma gidiyor.


Madem yemek yazısı oldu gibi bu, pazar akşam da hamsi kuşu yapmıştım, dövmeli -kabuğu alınmış buğday, aşurelik buğday da denilen ama bizdeki yöresel adı dövme- mercimek çorbası ve roka salatası ile mideye indirmiştik, bak şöyleydi;


Hamsi için ilk kar denize düşmeden yemem derdim ama bu sene daha fazla beklemeye dayanamayıp, az da olsa deneyelim dedik. Marmara hamsisi idi ve gerçekten çok güzeldi. Özlemişlik de araya girince (bir şeyleri özlemek ne kadar güzel değil mi? Özleyen ve özlenen olmak...)  bir de babacık onları balkonda küçük tüpte kızartmayı kabul edince mi dadından yinmez oldu bilemedim tabi ;)) Ara sıra bu tür hoşlukları çok seviyorum, ruhum okşanıyor valla ;))
Neyse işte..
Yarın annem evine dönecek, yine kalacağız kendi başımıza, sonra 24'ünde büyük kızımcığımın okulu açılacağı için o da gidecek. Bu yıl ünv.sınavı sonrasında evimiz hiç boşalmadı, ya misafir vardı, ya biz bir yerlerdeydik, muhtemelen uzun zamandır bu kadar aralıksız kalabalıklar dönemimiz olmamıştı. Ve çoğu zaman çok güzel geçti, inşallah darısı seneye olsun.
Haa bu arada akşamları yeğenime yaz başında başladığım turkuaz renkli şalı dürtüklüyorum ara sıra. 3.ipe geçtim, sanırım bunu bitirince tamamlanmış olur, sonra da püskül mü ne olur bilemediğim bir kenar yapma işi kalmış olacak. 
Haaa haaa, bir de bahçe sakinleştirme işinde az bi yol daha aldık, çit bitkilerini söktük biraz, aman ne hoşuma gitti, anlatamam. Sakinlikte hayat var diyorum da başka da bişeycikler demiyorum şimdilerde. Şööle iyi bir sakinlediğinde bom boş bir bahçe resmi çekesim ve buraya koyasım var, hadi inşallah bakalım.
Şimdilik bu kadar...

10 Eylül 2018 Pazartesi

Huzurlu yorgunluklar...

Önceee, o beni çok mutlu eden yorumlarınız ve dualarınız için çok teşekkür ederim...
İyi ki varsınız ve hep var olun olur mu güzel dostlar...
Evettt, gittik, kaydımızı olduk, ardından bi 3 günlük Çeşme-Alaçatı tatili yaptık, yorgunluklarımızı hafiflettik, döndük evimize...
Küçük kızımcığımın buradaki okulu da başlamıştı aslında önceki hafta ama hem ablasının mutluluğunu eksiksiz yaşayalım hem de bu sene kendi sınavı öncesinde tercihlerine yardımı dokunur diye hep beraber gittik, anneannemiz de zaten bu keyifli gün için bizimle birlikte gelmişti buraya.
Denizli'yi Tıp Fakültesi için tercih etme sebeplerimiz vardı tabi, bölgenin eğitim ve araştırma hastanesi olması, öğretim üyesi kadrosunun zenginliği (ki bu acı bir gerçek de olsa, pek çok bölüm gibi tıp fakültelerinin pek çoğunda da bu yetersizlik sorunu var, hocalar şu yada bu şekilde görevlerinde değiller ve kocaman kocaman fakültelerin öğrencileri içler acısı bir durumda), organ nakli vs konusunda Türkiye'nin sayılı merkezlerinden biri olmaya aday olması vs vs ama şehrin bu kadar göz doldurucu şekilde yapılanmış olabileceğini ve bu kadar beğeneceğimizi de pek ummuyorduk aslında. Hatta bu okula gelinceye kadar türlü sebeplerle tercih etmediğimiz pek çok okul da vardı, onca puan da boşa gidiyor gibi de hissediyorduk ama gerçekten gidince gönlümüz tamamen ferahladı, iyi ki de, iyi ki de burası olmuş dedik hep. Kayıt sırasında beyaz önlük giyme törenleri için beden ölçüsü alıyorlardı, tabi benim için tam fotoğraf çekmelik bir an oldu bu. Yavrukuşum o sabah saat 07:00'den 16:50'ye kadar heyet raporu alabilmek için hastanede helak olduysa ve yorgun görünüyorsa bile kaçmaz bi andı bana göre, kaçmadı da tabi, bi de dışarda bi resim diye çok dil döktüm, sonunda başardım ama..




En yakın arkadaşı ile birlikte aynı okulu kazandılar demiştim ya, ha işte onunla birlikte kalacağı özel bir yurda da yerleştirdik onları. Şimdilerde öğrenci olmak benim zamanımla hiç kıyaslanamaz tabi, 7/24 güvenlik, sıcak su, odalarında banyo, buzdolabı, tv, kütüphane, dinlenme salonu, kafeteryaları, yemekhaneleri, resepsiyonları, dolapları, kitaplıkları ve derken bi öğrenci için nimet sayılabilecek her türlü imkâna sahipler artık. Ben Samsun'da okurken, devlet yurdunda kaldıydım ilk 3 sene ve kız bloğunun alt katı baya bildiğin Türk Hamamı idi. Haftada 1 gün sıcak su verilirdi, maksimum yarım saat sıcak su akardı, ya banyo yapmak yada o hafta banyondan feragat edip çamaşırını yıkamak zorundaydın ;(( Hatta hiç unutmam bir keresinde bornozumu yıkamıştımda asacak yer bulamamıştım çamaşır serme odasında da(evet yanlış değil, böyle bir oda vardı, çamaşır 3 günde kurumazdı, duvarda sıra sıra ipler vardı) odadaki ranzamın korkuluğuna sermiştim pazar gecesi, pazartesi erkenden okula gidip akşam geldiğimde bembeyaz bornozumu yere atılmış ve bir de çamurlu ayakkabı ile tepelenmiş bulmuş, sinir krizi geçirmiştim. Yurt müdiresi Necla denen cadalozla koşa koşa kavga etmeye gittim, odasının kapısını tekmeledim, hesap sorduydum. Cadaloz sadece "oh iyi yaptım, odalara çamaşır asmak yasak, o kadar, şimdi defol!!" dediydi bana. Aradan 29 yıl geçti, ben o cadalozun sesinin tınısını bile unutmadım. Neyse işte bizim zamanımız gibi değil diyordum ya ha işte buna çok sevindim...
Neyse işte, sonrasında dayımın ısrarlı daveti ile Alaçatı'ya gittik, bi 3 gün havuza gir çık, yemek yap ye, gez yaptık ve eve döndük. Bi döndük su yok, bizim kurum su hattını değiştirmiş, hafta sonu susuzluğu çok kötü bişey, bi kere daha anladım ;)) Ben bu arada cuma pazarından bi de 15 kg kışlık domates aldırdıydım mı.... Neyse cts hallettik su hattı yenileme işini, temizlik, çamaşır vs derken pillerimiz bitti, pazar günü domatesler soyuldu, doğrandı, paketlendi ve soğutucuya yerleşti. Kızlar bu işin bittiğini düşünürken "tabi bu devede kulak, en az 20 kg daha almamız gerek" dediğimde, "neeeeeeeeee, n'apcazzz yaaa bu kadarrr domatesi, abartma anneeeee" çığlıkları atıp durdular. E ne bilsinler, geçen sene bir kısmına küçük kızımcığım yardım etmişti ama genel miktardan haberleri de yokmuş, yaptırmamışım hiç onlara ;)) Neyse işte ben bi 20 kg daha yumurta domates bulma peşindeyim, onlar almayacağımı, bulamayacağımı sanadursunlar. En kötü ihtimalle mahallemizin manavından söz aldım, çarşamba getirecek ;))
Başka ne yaptım, hah bahçe... Bahçemizin düzenini, bitki yerleşkelerini tamamen yenileyip, bahçeyi biraz ferahlatmaya kesin karar verdim. Dayımın bahçesindeki sakinliğe vuruldum, anacım meğer ben bahçeyi çingen çadırına çevirmişim, onu da dik, bunu da dik derken. Yok artık kesin sakinleşeceğim hatta şu malum yoğun harcama dönemini atlatıp, balkonun bahçeye açılan o ön duvar ve trabzanları da söktürücem, veranda gibi olacak ve bahçeye düz ayak inilsin balkondan istiyorum... Aslında her bir bitki aldığımda ve bu ille de şuraya dikilecek dediğimde babacık hep söylemişti bunları, "çok kalabalık oluyor, sıkılacaksın, sök diyeceksin, o oraya olmaz, bu buraya olmaz vs" diye. Neyse işte n'apim öyle yapasım varmış o zaman, şimdi de böyle yapasım var.
İşte böyle...
Mesai arası biter, ben kaçarım.