4 Şubat 2020 Salı

4 Şubat 2020

Kocaman bir ay'ı geride bıraktık bile. Kimi gün canım hiçbir şey yapmak istemedi, kimi zaman oldukça meşakkatliydi. Bolca örgü ördüm. Kimi bitti, yerine ulaştı, kimi yarım bekliyor.


Daha güzel bi fotoğraf çeker miyim diye bekledim ama mümkün olmamış ;) (Hafif ütü yapıp yapmamak arasında karasızım, bileniniz varsa yorumunu almak isterim.) Alize angora gold ile, salaş ama çok hafif bir kazak oldu, sonucu beğendim zira bu ipe bayılıyorum. Batma problemi yaşayanlardanız ancak bir gömlek üzerindeki duruşunu çok sevdiğim bir ip.


Hemen her rengini örmüş bulunup, bir tek kendime örmediğim bu koala takımdan bi tane de küçük oğlanım "tiiiizeeee" diye isteyince ;)) en sevdiği renklerden bir takım da onun oldu. Bu takımdan 10'un üstünde ördüm, bi tek kendime öremedim ;))





Ve daha bir sürü.... Hepsini fotoğraflayamamışım bile ;))



Paketlenip, gittiler...


Hobi dolabında yer açmanın zamanı çoktan geçince... Evde bulunan iplerden karışık 25 renk hırkaya başlamıştım ki...


Küçük kızımcığım uzuuuun zamandır ilk defa, yumuşacık, kayık yaka ama kolları bol, batmayan bi kazak istedi. Aslında mavi kazağı çok sevdi ama o tek kat giydiğinden, angora da battığından bu kez ten rengi Nako Paris'te uzlaştık. Yakın zamanda biter inşallah da çocuk mevsimi geçmeden giyebilir ;))
Son bi de Derya'dan kaptığım çorap hevesi var. Yapabilir miyim yapamaz mıyım, bir sürü de yarım iş var filan derken... Dün gece uyumamışken sabaha kadar aklımı çeldi durdu yine. Bu akşam bi ara, belki de, keyifli olursam şayet...
Dizlerim için doktorlar, röntgenler, tedaviler denemelerim devam ediyor. Manyak gibi korkuyorum, cuma günü emar randevusundan. 2 yıl önce 7 dk. girmiş, 2 ay kendime gelememiştim. Çok korkuyorum. Doktor bu sefer yan bağların da kopmuş olduğundan şüphe duyuyor. 3-4 aydır kullandığım kolajenlerin harikalar yaratmasını beklemiştim, yaratmayacağını bile bile. Onunla ilgili de sürenin çok kısa olduğunu, bir fark olacaksa belki daha sonra görülebileceği gibi bir kanı oluştu. Gerçi anneme göre ;)) fark etmiş, iyi oluyormuş dizlerim. Kızamıyorum da ona. Bi gayret bize yurt dışından ilaç temin edip duruyor. Sağ olsun, hep...Sıkıntı şu ki; kolajen destekler zaten fazla olup, veremediğim kilolara çok pis katkı yapıyor. Tıp bilimine göre daha çok gencim üstelik ;)) Falan filan. Günleri, bunun gibi bir sürü sıkıntıdan sıyırmak için ciddi çaba harcıyorum, kimse fark etmesede. Öyle işte... Haa bi de Mualla hasta yine, alerjisi azdı. Çocuğun öksüğüne mi yanayım, günlerdir bi gıdım iyileşmediği halde "aaaa, öyle de değilmiş, böyle de değilmiş" diyen veterinere döktüğümüz paralara mı yanayım bilemedim. Neyse işte nazlayıp duruyoruz kızımızı, inşallah geçsin de rahatlasın yavrucak.
İyi bir hafta diliyorum...

13 Ocak 2020 Pazartesi

İoanna


Prof. Dr. İoanna Kuçuradi... Ülkemizin değil, dünyanın sayılı filozoflarından biri. Çok şükür ki hayatta, ne güzel ki halen zeka fışkırıyor cümlelerinden.
Dün gece Veyis Ateş'in program konuğuydu. Büyülendim. Yıllar yılı sayısal bölümlerde eğitim almaktan ve bundan sonra da kendi yetersizliğimden dolayı, böyle bir değeri nasıl tanımamışım, çok kızdım kendime. Bir insan bu kadar mı güzel ve gerçek konuşur, uzun zamandır hatta belki de hiç bu kadar güzel ve dolu bir program seyretmediğimi de anladım.


Vurgusu, değerlerin ve değerlendirmelerin değişmesine karşılık, "değer" in değişmez olduğu, değer felsefesi üzerine idi. Değer yargılarının, bunlarla birlikte yapılan ahlak çözümlemelerinin yanlışlığı, bilginin değeri, doğru ve yanlış arasındaki anlamlar vesaire vesaire, öyle doluydu ki, pür dikkat dinledim. Keşke daha sık görsek ekranlarda, keşke o bomboş programlar, hır gürlü takışmalar yerine bi miktar da olsa bilgileneceğimiz bu tür programlar çoğalsa diye belki bin kez aklımdan geçirdim.
En çok da bugün; ismini arattırdığımda binlerce sayfa bulmama karşılık pek çok haberde isminin bile doğru yazılmamış olduğunu gördüğümde, hakikaten özensizliğin çevremizi nasıl sardığını ve bu kadar özensizlik içindeki hallerimize takıldım. Bilgi kirliliğine. O doğru bilgiyi, neye mal olursa olsun bulup çıkarmanın gerekliliğine.
Ve daha bir sürü şey. 

9 Ocak 2020 Perşembe

Süreya

Tam unuttum derken; bir şarkı çalar,
Biri onun gibi güler,
Birisi parfümünü sıkıp onun gibi kokar,
Tüm unuttuğun boşa gider...

Üstat Süreya'yı rahmetle anıyorum...


Tam unuttum herkesi derken dün akşam karşıma çıkan liseli yıllar fotoğrafı. Öyle işte...
(ön, soldan 4 ;))

2 Ocak 2020 Perşembe

2 Ocak 2020

Yepisyeni bir yılın 2.günü. 3 gün önceden bir farkı var mı? Yok. İnsan evladı pek çok şey düşünüyor yaşarken. Kimi planları "hadi canım, olmaz ki" türden ve gün geliyor gerçekleşebiliyor. Kimi planlarına yüzde yüz gözüyle bakarken gün geliyor avucunu yalıyor. Her ikisi de var olma hali. Hevesler değişiyor, bir zamanlar ne çok istediğin şeyler bi bakıyorsun ki, olsa da olur, olmasa da hatta aman iyi ki de olmamış kıvamına giriyor. Hayatın cilveleri deyip geçiyosun işte, geçmesen n'apıcan... Yokluk varlığa, üzüntü sevince dair. Biri varsa ötekinin olmaması imkan haricinde zaten. O yüzden bu sene de geçen sene olduğu gibi kocaman planlar yapmıyorum. Olmazsa üzülürüm diye değil, gerek yok diye. Nasılsa ben istesem de istemesem de olanlar olacak, en az hasarla atlatmak lazım günü. Mümkün mertebe eksilmeden eskimek de güzel, mümkün mertebe gidene bay bay, gelene hay hay demek de. Başımıza geleceğin hayırlı olanını dilemek de güzel, başımıza geleni gönlümüze sindirmek de. Evlatlarımıza, evlerimize, tüm insanlığa, ülkemize hoş anılar hatırlatan bir yıl olsun diliyorum.

26 Aralık 2019 Perşembe

Koku

Koku... Bazen bir parfüm, bazen bir yemek, bazen bir çiçek hatta bazen bir ten. Ansızın duyulan, küt diye olduğun yere mıhlayan, yıllar yıllar öncesine götüren, götürdüğü yerde kâh gülümseten, kâh bir sızı düşüren. İz sürdüren... Önemli mevzu. Viva Cappio koklarım annemi özlediğimde. Brut koklarım babamı özlediğimde. Rebul koklarım bazen.  Pazar günlerini kâbusa dönüştürdüğüne inandığım çamaşır yıkama faslı, merdaneli çamaşır makinemize annemin rendede çektiği şahane sabun kokusu eşliğinde acıyı biraz hafifletirdi sanki. Benim lise zamanlarımda beyaz gömlek üzerine lacivert jile giyerdik, gömlek yakasına da lacivert kurdele bağlanırdı. 2 tane beyaz gömleğim vardı 5 gün giymek için. Sabun kokardı gömleklerim çünkü zaten parfüm filan kullanmazdık, "kime güzel kokucan kızz" gibi salak ve bir genç kızın en güzel kokusunun sabun kokusu olduğuna dair bi inanış vardı çünkü. Neyse işte, ilk gün gömlek güzel kokardı ama ikinci güne pek kalmayacağı için ben her gün kurdelamı sabunla dakikalarca yıkar, sabun kokulu havlu arasında kurutur, gün boyu sabun kokusu duyunca kendimi tertemiz hissederdim. Şimdinin Hacı Şakir Türk Hamamı sabunu o kokuya çok benziyor. Halâ da hiç eksik etmem kendisini. Çamaşırlara katmasam bile mutlaka rendeleyip kokutacak bir yer bulurum, kendimi liseli yıllara ait hissetmek istediğim zaman. Yalnız bu arada yeri gelmişken şu çamaşır mevzusunu da atlamayayım ;)) O yıllarda Pazar günleri öğlen tam saat 12:00'de, Hikmet Şimşek'in sunduğu Pazar Konseri başlardı. Bir yandan durmaksızın dönen merdanenin sesine eşlik ederdi bizim evde o konser. "Bilse ne üzülür" diye söylenir dururdum, çamaşır yıkama nefretimden;)) Pazar Konseri oldu sana Pazar Kanseri diye türkü bile bestelemişliğim var, o derece. Çünkü o çamaşır 3 su deterjanla, 2 su durulama olarak yıkanırdı. Annem çok kirli olduğuna hükmederse en önce elde çitileme evresi de vardı tabi. Her seferinde o üst kısmındaki presten geçirir, suyunu sıkardık. Valla ölümdü ölüm. O prese biraz kalınca verirsen tak diye atar, açılırdı pres, hadi bakalım başa dön, önce onu tekrar yerine oturt, sonra incecik araya vermeye çalış. Hele çarşaf marşaf yıkamak tam bir zulümdü, çileli ölümdü. Bir çarşafı oraya nasıl incecik katlayıp verebilirsin kiydi? Neyse konu bu değildi, dönüyorum kokulara ama annemin tam ben üniversiteye başladığım sene otomatik çamaşır makinesi ve bulaşık makinesi almasını hiç hazmedemedim ;)) Halâ söylenirim, bir pazar Hikmet Şimşek dinletmedin bana diye ;)) Sabun kokusunun aklımdan silemediği isimlerden biri kendisi, rahmetler olsun.
Bazen de, yemeyi canım istemese de börek yaparım, yemek yaparım taaa bir yerlere dönmek için. Bol sumaklı dolma yapar anneanneme sarılırım. Zeytinyağında kasap sucuğu pişirir dedemi öperim aklım sıra. Ne zaman lahmacun yapsam Menekşe yengeme dua gönderirim. Gibi... Gibi... Yağ pekmez yapar Nazlı teyzeyi, hapısa pişirir Sakine teyzeyi anarım. Koku kavuşturur beni. İz sürdürür. Uzağı yakın eder, mesafeyi yok eder.
Küçük kızım "yaz tatilinde yine Paris'e gitsek, aynı fırında oturup, haşhaşlı, tahinli, cevizlio kat kat enfes börekten yesek" dedi. Paris'e gider miyiz gitmez miyiz bilmem ama o fırının kokusunu unutmadım Allah'tan ;)) "Paris bize gelsin" dedim, anlamadı tabi çocuk önce ;)) Biraz sonra indi aşağıya, "off bu koku da ne anneeee" diye. "Gel fırın kapanmadan ye" dedim, gülüştük, sarıldık. Kavrulmuş susam kokuyordu en çok da o fırın. İtinayla susam da kavurdum, sanırım en etkin koku oydu. Kendisinin kat kat olmasından ziyadeydi istenen, görünüşten çok kokuydu çeken.


Öyle işte...
Yarısı teselli, yarısı kahır olan şu dünyada, yarın kimseye vaad edilmemişken, ertelemeden, durduk yere gelen kokuların peşinden iz süreceğimiz, ya düşersem değil, ya uçarsam diyebileceğimiz bir hafta olsun inşallah...

17 Aralık 2019 Salı

17.12.2019

Ara sıra orman ve sahil hatlarını kontrole gideriz. Yine bir gün, oralarda karşıma çıkmışlardı şimdi odamda enfes bir görüntü sunuyorlar. Öndeki krem renkli şey bir tür yosun olmalı. Sahile vurmuş, kurumuş da mı bu halde yoksa bu tür bir şey mi bilemiyorum. Arkadakiler ormandan ve büyüleyici güzelliği dışında ne oldukları hakkında bilgim yok. Bildiğim tek şey bu doğallığın, karşımda dururken bana verdiği huzur.



Çalıştığım tesiste kocaman çaplı borulardan, kocaman çaplı havuzlara sürekli bir su akışı var. Önceleri çok gürültülü ve dayanılmaz gelen. Oysa bir süre önce bir oyun kurdum kendime. Onlar şelaleden gümbür gümbür akan suymuşlar, bense orman içindeki bu şelaleyi seyre gelmişim. Hem meditasyon kurgularında bile sürekli şırıl şırıl akan sulardan bahsetmezler mi? ;)) Eskiden kapı pencere kapadığım aynı yerde şimdi bırak rahatsız olmayı, dinlenmek için özellikle açıyorum her yeri. Enfes. Beni sürgüne gönderdiklerini düşünenler, aldığım bu hazzı duysa n'apardı acaba diye sır gibi saklıyorum aslında. Ama günler, yıllar geçtiğinde unutmayayım diye burada kalsın, kimsecikler duymadan. ;))
Geçen hafta kurduğum şalgam suyuma eşlik etsin diye doğal bir acı su hazırladım dün gece. İçen olur içemeyen olur diye şalgama acı katmamıştım (orijinalinde de katılmaz zaten ama paketlenmiş ürünler acılı/acısız diye satılıyor biliyorsunuz). Biraz elma sirkemden, biraz doğranmış sarımsak, jalopeno biber, kaya tuzu, rengine ve taşıdığı toprak kokusuna zaten bayıldığım kırmızı pancar kattım. Biberler acısını istediğim oranda saldığında süzüp, şalgama eşlikçi ve ayrıca bazı özel soslar ve yemekler için kullanabileceğim doğal bir acı elde etmiş olacağım böylece.


Pancar demetinin saplarının ince olanlarını yaprakları ile birlikte otlu börek yaparken kullanmak için doğrayıp poşetlere koyup doncurucuya attım. Otlu böreğin içinde minik minik kırmızılık görmek, faydasının diğer yanında çok hoş oluyor, tavsiye ederim. Diğer pancarları da küp küp doğrayıp, kalın saplarla birlikte az sirkeli ve tuzlu suda kaynatıp, zeytinyağı ilavesiyle kavanozladım, salata çeşidi olarak yenmek üzere.


Aslında şöyle bir şey daha fark ettim. Kış sebzelerinin neredeyse tümü, kış hastalıkları için müthiş faydalı. Yazın olmayanlar, yazın vücudun pek de ihtiyaç duymadıkları. Kırmızı pancar da yoğun C vitamini içerdiğinden bağışıklık güçlendirmek ve solunum yolu hastalıklarını önlemek açısından pek meşhur mesela. Düşünsene, turp, pancar, kereviz, brokoli, Brüksel lahanası, ıspanak, şalgam, havuç, lahana, bal kabağı, bin türlü ot, meyvelerden elma, ayva, nar ve armut, hepsi ama hepsi bağışıklık güçlendirici birer mucize. Kış sebzesi diye tesadüfen bu aylardan yetişmemişler resmen. Şükürler olsun, Allah herkese ağız tadıyla yeyip, hiç hastalanmamayı nasip etsin.
Hah. Bi de fark ettim ki sayfacığım teee ne zamandır ekmeksiz kalmış. Küsmesin, hatırı kalmasın ekşi mayamızın ;)) Bu sefer altına da üstüne de azıcık azıcık pekmez sürdüm, ekmekte minicik minicik ve ara sıra gelen tatlı tadı seviyorum.


Olduğu yeri cennet yapan, iki lafın belini kırınca keyiflendiğiniz, mayası sağlam tadı akıllı yol arkadaşlarınızın bol olduğu, harika bir hafta devam etsin o zaman.

16 Aralık 2019 Pazartesi

16.12.2019

Bütün bir hafta yağan yağmurun, cumartesi günü şiddetli fırtına, yağmur ile bi süreliğine yerini yine miss gibi havalara bırakması ile gelen pazar günü... Evdeki kirli çamaşır yığınını iki makine azaltmış olsam da bitti mi, tabi ki hayır. Ve onca yağmur ve fırtınanın içinde kuzenimin yoğun bakımdan çıkıp nihayet eve geçen bebeğini görmeye gitmemiz. Büyük kızımcığımın sürpriz yapıp 1,5 günlüğüne eve gelmesi, mutfak, ev işleri, zorunlu whatsapp mesaileri vs derken pıt diye geçen hafta sonu. Bundan 6 yıl öncesine kadar Cumartesi-Pazar'ın tatil olmasını istemezdim bile, bazı hafta sonları gider çalışırdım hatta. Oysa şimdi... Cuma gününe aziz cuma diyorum ;)) Hoş, geçen cuma pek aziz değildi zira perşembe hatta çarşamba günü diş ağrısıyla geçti. Zar zor cuma öğlene randevu aldım, işten de izin aldım koca bir gün, gel gelelim sabah kalktım, ağrı mağrı yok. Bir süre, aldığım ağrı kesicidir dedim ama yok, harbiden yok. Gittim yine tabi ama neremin ağrıdığını nispeten anlatmaya çalışsam da, oraya tık tık, buraya tık tık yok anacım ağrı mağrı yok. Çarşamba gününe tekrar randevu aldım. Ağrı zaten sevilmez ama bu diş ağrısı da hiç mi hiç sevilmez bir yana, dişçi koltuğuna oturmak bile benim için travma öte yana.
Boş zamanda bi film izledim. Küçük kızımcığım önerdi. Mariage Story. Noah Baumbach yönetmiş, Adam Driver ile Scarlett Johansson başrollerde. Bir boşanma serüveni. Metin olarak çok kuvvetli buldum. Bazı yerlerde insanı  sorgulamalara yöneltiyor doğrusu. Mesela geçmişte hep iyi diye andıkları şeylerin aslında ne kadar da can yakmış olduğunu itiraf ediyorlar bi sahnede. İlişkiler konusu ilginizi çekiyorsa seyretmenin vakit kaybı olmayacağı bi film. Scarlett de gerçekten ve yine çok iyiydi.


Film izlerken, çift ip Tunus işi bi örgü denedim, bir kaç değişik ip ile. Bu yıl örgü severler arasında çok moda, Derya Baykal'ın programında bundan ceket ördüler, güzel de görünmüştü gözüme. Bense böyle sert ve kalınca örgülere, giysi için mesafeliyim. Daha yumuşak ve daha ince iple belki bir gün denerim tekrar. Bu haliyle bardak altlığı olarak pek sevdim.



Gezmeydi tozmaydı, işti güçtü derken epeydir elime almadığım mavi angora kazakla bi miktar hasret giderdik. Şimdilik içime siniyor. Salaş, yumuşacık ve çok hafif olacak, daha sadece arkasını bitrebildim, siz yapar mısınız bilmem ama ben yeni bir işe başlarken o odaya ilk kim gelecek diye bekler, eğlence çıkarırım kendime. Eğer başladığınız örgü çabuk biterse üstüne gelen kişi çevik, kıvrak, eli tez, sürünür de durursa kanı ağır, tembel biridir diye adlandırılırdı. Kısmen tutar bu motto. Bazen de hususi canı tez biri çağrılır hatta, koşa koşa odaya girmesi, etrafında üç tur atması tembihlenir, çabucak bitsin diye ;))  Modeli tamamen uydurdum, ipi de ona göre uydurdum ;)) Arka parçaya başlarken küçük kızımcığımı çağırmıştım ve 3 günde akşamları örerek bitirmiştim. Afferim dedim kızımcığıma. Ön parçayı örmeye başlamak için de tesadüfen gerçekten hızlı bi arkadaşım gelmişti, bakalım ne olacak... ;))


Takip ettiğim pek çok sayfada yılbaşı hazırlıkları görüyorum. Çok severek bakıyorum o sayfalara. Ve fekat yine başlayan yok Türkler kutlar mıydı, kutlamaz mıydı  tartışmalarından fenalık geçiriyorum. Kutlayandan kime ne, kutlamayandan kime ne oysa? Ya Hu sen ki, 1400 yıllık müslümansın, halâ orucu ne bozar ne bozmaz onu tartışıyorsun, bana ne senin kıvrımsızlığından ve sana ne benden gibiye benzetiyorum bu durumu. Ne diyordum, çok seviyorum insanların büyük bir özenle yılbaşı için hazırlanmalarını ama biz daha hiç hazırlık yapmadık. Yapmalı.
Bu arada. Her yıl çok faydasını gördüğümüz kara turp geleneğimizi bozmadım. Bilirsiniz mutlaka, kara turp oyulur, içi yarıya kadar balla doldurulur, bekletilir. Birkaç saat sonra turp suyu da bala karışır, kaşık kaşık yiyin, soğuk algınlığı (ve hatta kimi grip virüsü ile)  ile çabucak başa çıkarsınız Allah'ın izniyle. Değerli tariflerdendir.


Yarısı şükür, yarısı sabır olan şu hayatta... Mutlulukla geçsin haftanız.

11 Aralık 2019 Çarşamba

11.12.2019 Şalgam, kenker, dağ marulu

Ana malzemesi havuç ve şalgam turpu olan şalgam suyunu kurdum. Dün bahsettiğim havuçlara 10 puan verdim tam istediğim daha doğrusu gereken gibiydi, umarım sonuç da 10 numarayı hak eder.



Bi dünya aldığım için ;)) havucun kalanınıda karnabahar ile birlikte turşu kurdum, bu sefer geçen yıl yaptığım elma sirkesiyle, tam annemin yaptığı, küçük kızımcığımın geçen hafta bayılarak yediğinden. 21 gün sonra açıciğiz efem...
Bodrum'umumuzun  -aslında tüm Ege'nin- çok kıymet verilen otlarından kenker (kenger değil), nam'ı değer şevketi bostan da almıştım dün pazarda görünce, onu da pişirdim dün gece, bugün yemek için. Bir kaç pişirme yöntemi olsa da ben onu kendi lezzetinde yemeyi sevdiğimden beyaz yapıyorum, sadece soğan, nohut ve kemikli et ile. Salçadır, domatestir, baharattır zinhar komam. ;)) Pazarlarınızda görürseniz mutlaka alın derim zira ben de önceleri burun kıvırıyordum, bir ot olmasına karşın çok pahalı bularak açıkcası. Ancak, gerçekten çok lezzetli ve şifalı olduğunu öğrendiğimden beri, her yıl en az 3-4 kez yapmaya, yedirmeye çalışıyorum. Bilindiği üzere tıbbın babası Hipokrat, Kos Adası'nda (na hemen dibimizde yani) ;)) doğmuş, yaşamış ve taaa o zamanlardan beri Bodrum yemek kültürü aynı zamanda oradan gelen muazzam şifalar katmış içine, lezzete ek olarak. Bu bilgilerin hakikaten geleceğe ulaşması gerek diye düşündüğümden bazı otları blogda özellikle misafir ediyorum. Bodrum mutfağına burada yaşayan Giritliler ile geldiği görülüyor. "Et girmeyen eve tabi ki kenker girer" sözüyle etten de alâ tuttukları gözlemlenir. Bitki aslında dışarıdan baktığında bildiğin diken (tabi her diken bu cins değil, aman dikkat), kökün bir kısmı da sökülüyor ve zaten yenen kısmın büyük miktarı da o kök. Toplaması ve temizlemesi çok zahmetli, malum bir diken bitkisi dediğim gibi. Ama yerli halk öyle ustalaşmış ki benim eldivensiz dokunamadığım bu otu, çıplak elle toplayıp, vıjıt diye temizleyiveriyorlar kartlaşmış yaprak dikenleri, görülesi, şaşılası bir şey yani ;)) Allah'tan pazara temizlenmiş getiriyorlar.



Araştırmalarıma göre Hipokrat bu bitkiyi çok kullanmış ve öğrencilerine öğretmiş. Kaynaklarda değişik bilgiler yer almasına rağmen benim süze süze elde ettiğim bilgiler, özellikle karaciğer için çok faydalı bir besin olduğunu gösteriyor. En az enginar kadar diyebilirim. Dolayısıyla safra salgılarını da artırıyor. Menstrual dönem sancıları ve gerginlik tipi baş ağrılarında da şifacı olarak yaygın olarak kullanılmış/halen de kullanılmakta.  Yemeğini yapmazsanız bile alın dondurucuya atın, sonra çay olarak bile tüketebilirsiniz. Burada üstte süze süze dediğim kısmı da açıklayayım hemen; bazı kaynaklarda Hipokrat'ın bitkiyi kuruttuğu ve çay olarak tükettiği de yazıyor ancak bana bu pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü bitki yağmurlar başladığında bu hale gelmeye başlıyor, öncesinde kök böyle olgun değil. Kasım-Şubat en uç başlangıç ve bitiş zamanları zaten. Dolayısıyla bu mevsimde bu bitkinin güneşte kurumuş olma ihtimali pek yok gibi. Muhtemelen şimdiki gibi kurutucusu da yoktu kendisinin ;)) Ha ama zararlı mıdır, yoo, doz aşımı olmazsa elbet faydalıdır çayını içmek ama kurutulmuş satılandan olmamalı bu iş diye düşünüyorum. Bitkilerin olgunlaşması sayesinde içeriği oturur çünkü. Olgunlaşmamış bir bitki, olgunlaşmış halinde bahsedilen içeriğe sahip olmaz, bunu öğrendim. Yani hazır artık imkân varken, mevsiminde alıp, dondurucuya atmak daha doğru geliyor. Bilmem katılır mısınız? ;)
Gelelim bir diğer pazar kahramanıma. Bodrum dağ marulu.Özellikle kalsiyum ve magnezyum açısından çok zengin. Burada tekrar söylemeliyim ki bu kadim ot kültürünün tamamına yakın Giritliler tarafından yemek kültürüne girmiş. Onlara da dediğim gibi Hipokrat'tan. Hipokrat'ın temel hastalık kuramı; yanlış beslenme sonucunda sindirilemeyen bazı artıkların buhar çıkardığı, bu buharların vücuttan atılamayarak hastalıklara yol açtığı şeklinde zaten. Şimdilerde moda olan, benim de çok önemseyerek ilgilendiğim probiyotik beslenme kuramı bile taa ona dayanıyor desem... Adam teee 2500 yıl önce harbiden çözmüş, olağanüstü... ;)) Boşuna "baba" dememişler, boru diil...


Bodrum dağ marulu diğer yörelerde bahsedilen dağ marullarından farklı. En fazla avuç içi büyüklüğünde yaygın, 360 derece yuvarlaklaşan bir bitki. Haşlayıp, sarımsak, limon ve zeytinyağı ile salatasını daha çok tüketiriz ama bunun yanında soğanla kavurması da sıklıkla yapılır buralarda. Bir komşumuzun karnım ağrıyor, şişkinlik var dediğini ve hemen haşlayıp bu otu yediğini biliyorum. Magnezyum içeriği sayesinde bu etkiyi gösterdiği çok açık. "Soda içmek yerine dağ marulu yi" derdi hep bana. O zamandan beri hep yemeye çalıştım. Yabani olarak yetişir, üretimi yapılabilen bir ot değil, sanırım bir de bu sebeple daha çok özen gösteriyorum kendisine. Tazecik almışken hemen temizleyip onu da haşladım, bir kısmı bugün için bir kısmı da hafta sonu için dondurucuya atıldı.
Öyle güzel tasarlanmış bir doğa var ki... Çok şükür... Ve daha bilmediğimiz bir sürü şey. İlaç sanayisinin tamamen bitkiler üzerine kurulmuş olduğunu herkes bilir ama yine de alt tarafı ot der geçeriz çoğu zaman. Geçme. Haa bu demek değil ki her ot şifacıdır, olmayadabilir. Bir kere doz önemli zaten. Dolayısıyla denenmiş, yıllarca uygulanmış, tariflenmiş ot yemekleri ayrı ve kadim bir kültürdür, atlamamak gerek. En azından bilebildiklerimizi. Doğayı seyretmek de çok önemli. Mesela yine Giritliler "keçinin yediği her ot yenir" derler, izleyin, nasıl da doğru olduğunu göreceksiniz. Bir gün de kendisine çok haksızlık yapılan bir diğer otumuzu, baldıranı yazmak isterim aslında. Canım çekiyor onu da, ilk bulduğumda alıp paylaşayım.
Hadi bugünlük bu kadar olsun. Nefis bir gün olsun. Sarın, sarmalayın, öpün, koklayın, neşelenin, semtinizdeki pazara gidin ot arayın, hadiii... ;)) Ve tabi ki;

Zeynep Çelik/Güllük


10 Aralık 2019 Salı

10.12.2019

Çok güzel geçen bir haftanın öncesi hafta sonu da pek güzeldi. Allah dualarımı kabul etmiş olmalı ki Joe'yu bana gönderdi. Hiç mi yanılmamışım, hiç... Harikulade, dopdolu, çok tatlı, anlatamayacağım kadar yakınlık duydum. Bana verdiği randevu saati bile daha önceleri -günün en sevdiğim saatleri- diye bahsettiği saatlerdi, bu kadar nahif... Tanışma derecesine geldiğim ve tanıştığım her blog arkadaşım için gerçekleşen o güzel mucizenin yeniden gerçekleşmiş olmasına ayrıca sevindim. Demek ki gerçekten yazmak önemli, çok önemli. Bu bloğu yazmasam tanışamayacak olduğum insanları düşündükçe her gün her an yazasım geliyor. Çok şükür.
Sonrasında memlekete gittim, anlatmaya gerek yok misali her şey bi harikaydı. Sadece o bir hafta boyunca zerre kadar uyuyamamış olmak yordu bünyeyi. Kardeşlerimle de buluştum, yeğenlerimle dakika ayrılmadan birlikte oldum, sürekli bir sarmaşlık dolaşlık hali... Anneciğimin en sevdiğim yemekleri yapmış olması, babacığımın ikide bir "canının istediği bir şey var mı?" diye sorması, kızkardeşimin ablam bunu sever, kızlarım şunu sever diye beni sürekli sürprizlerle mest etmesi... Abimin de ikide bir "derhal zayıflamalısın" diye bıt bıt, bezdirici hatta ağlatıcı -ama haklı- telkinleri... Toplamda mutluydum ve zaten baştan öyle planlamıştım, mutlu olmak dışında hiç bir şey ile ilgilenmemek. Öyle de oldu. Çok şükür.
Dizlerim için Amerika'dan aradığım ilacın mucizevi bir şekilde, hiç beklemediğim ve hiç ummadığım şekilde ve anda bana ulaşmış olması da dönüş sürprizi oldu. Eşimin akrabası ancak orada yaşadıkları için bırak beni eşim de aslında tanımıyor, buna rağmen Facebook sayesinde dizlerimden haberdar olup durumumu sorunca ben de ona ilacı almak istediğim siteyi tanıyıp tanımadığını, güvenilir olup olmadığını biliyor mu diye sormuştum aslında. "Bi araştırayım" demişti. Sonra adres istemişti ama anlaşmıştık ben de ücretini yatıracaktım, tamam demişti. Neyse işte PTT kurumunun manyaklıklarını ve artık haftalar geçtiği için kesin kaybetmişlerdir gelmez o, hissiyatımı saymaz isek, ilaç döndüğümde kapıdaydı. Hemen teşekkür edip, hesap numarası istedim çünkü öyle anlaşmıştık. Yazdı ki; "Ececiğim, Can abin, eğer mutlaka ödemek istiyorsa gönlünden ne kopuyorsa Lösev'e bağış yapsın diyor"... Ben, bir dip duygusal olarak bu cevaba bittim. Kızımcığıma gösterdim, o da bitti tabiri caizse. Hayatımda gördüğüm, sarsıldığım en müthiş anlardan biriydi. O yüzden yazmak istedim, kalsın burada. Bu dünya iyilikle dönmeye devam ettikçe, bu düşüncelerde insanlar var oldukça hakikaten dünya daha bir yaşanası oluyor günlük her türlü olumsuzluğa rağmen. Lösev'e bütçemiz ölçüsünde bağışımızı yaptık, çok da sevinerek, daha öncekilerden daha da çok mutlu olarak. Yıllar önce kızlarım bir ilanda görüp, özene bezene büyüttükleri saçlarını yemin olsun hiç düşünmeden kestirmişlerdi Lösev'e bağışlamak için ama ilan sahte çıkmıştı, saçlar elimizde kalmıştı. Biz de saç yerine bağış yapmaya başlamıştık öylece. Çok şükür.
Gidiş dönüşü Adana'dan yaptık, haliyle hem gelirken hem giderken de kebap yedik afiyetle. Etin lezzeti bir başka oralarda. Harika. Ve bir şalgam manyağı olarak ben şişelenmiş değil de kendi yaptıkları şalgama bayılıyorum. Ustadan tam tarifini aldım yine, geçmişte yapmıştım ama sonra hiç aklıma gelmemişti doğrusu yapmak. Bugün öğle arası buranın pazarından malzeme almaya gittim ama siyah havuç bulamadım. Yani bulamadım derken, burada dışı morumsu ama içi bildiğin sarı olan havuca kara havuç diyorlar ama şalgam için uygun olan havuç o değil aslında. Zaten o içi sarı olan bile 2,3 tezgahta vardı, "başka bulamazsın, hiç görmedik o dediğini" dediler. El mahkum olanı deneyeyim, kırmızı pancarla biraz renk katkısı yaparım diye düşünürken, bi adamcağız elini gösteriyor, "bak bak" diye bağırarak resmen. Herhalde bana demiyordur dedim geri döndüm bu sefer omzumdan dürttü "bak diyom sana baksana" diye. "Abicim bakıyorum da n'apem senin elini, hıh buyur" dedim ;)) Bak bu elimdeki kapkara iz var ya o işte senin aradığın havucun izi" dedi. Valla şööle bi düşündüm, "tamam da abi elini mi götürüp sokayım şişeye, napim ben senin elindeki kara lekeyi töbe töbeee" diye. Bereket daha uzatmadan "pazarın bitiminde Şok Market var, git oraya, orda bulursun, ben dün bu neymiş böyle diye bi kopardıydım, dünden beri elimden rengi çıkmadı" demesin mi... Valla bin kere teşekkür ederek doğruuu markete gittim ve ta ta ta taaaam, evet vardı. Gözlerime inanamadım. Kasada ne kadar varsa alayım dedim, bize çok olursa eşe dosta dağıtırm ne var. Marketteki çocuk "abla sağolasın, elledikçe her yerimiz batıyodu kurtardın bizi bundan, ilk defa geldi, inşallah da son defa gelmiştir" dedi gülmekten ölerek. Ben tabi "yaa niye öyle diyorsunuz bak bu şöyle faydalı, böyle az bulunan bişey buralarda, müşteri kazanırsınız" filan diye anlatırken arkamda duran adamın marketin sahibi olduğunu nerden bileyim. Bi ses geldi, "abi sen yarınki sevkiyatta bi kasa daha kara havuç getir bize" Çocuk şok. Bu sefer ben gülmekten öldüm. Ama söz verdim, yarın gelir de cumaya kadar satılmazsa hepsini yine alacağım. Yedik bi_ok temizleyelim barim ;))Yanisi akşam kısmetse probiyotik şalgam suyu kuracağım. Bir de ayrıca acı sosunu kurmayı deneyeceğim bu sefer. Kara havucu bile mucize eseri bulmuşum, yapmim mi? O adam, o saniyede orada olmasa, beni duymasa, benim şalgam ya olmayacak ya da hakkıyla olmayacaktı düşünsene. Kulağa basit gelse de gerçekten hiç bir şey tesadüf değil. İyi anlamak, iyi algılamak lazım. Ya bir adamın elindeki kara leke senin aradığınsa? Çok şükür.
Ve yine şükürlerin en güzeli Bodrum... Hakikaten çok şükür. Bazen bir günü diğer yerlerde yaşayanlara göre iki gün yaşamış gibi hissediyorum. Ecel de o oranda yarı yarıya mı gelir yoksa diye bir yandan da korkarak hem de;)) Şaka şaka.

Yücel Niego/Turgutreis/02.12.2019
Her günün, her an'ın, her doğuşun olduğu gibi her batışın da içinde taşıdığı güzellikleri hep görebilmek, şükredebilmek ümidiyle...