31 Ekim 2011 Pazartesi

Yeniden ayağa kalk

Benim hayatımı yargılamadan önce,
benim ayakkabılarımı giy
ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan,
dağ ve ovalardan geç.
Hüznü, acıyı ve neşeyi tat.
Benim geçtiğim senelerden geç,
benim takıldığım taşlara takıl.
Yeniden ayağa kalk
ve aynı yolu tekrar git, benim gittiğim gibi.
Ancak ondan sonra, beni yargılayabilirsin.. 


Geçer dediklerimi geçirdim,
biter dediklerimi bitirdim.
Nefret ettiklerimi sildim, silkindim yeter dedim.
Geride bıraktıklarım hesap sormaya kalkmasın o yüzden bana.
Farkında olduğum için var oldunuz,
vazgeçtiğim için bugün yoksunuz...

MEVLANA

28 Ekim 2011 Cuma

Sevda'nın VATAN hali,

Telaşa kapılmaya gerek yok.
Sadece ve sadece; unutmayalım ki;
Biz istemedikçe,
Hiçbir şey gitmez elimizden.
Bu sevda öyle bir sevda değil.
Kutlu olsun bayramımız.

27 Ekim 2011 Perşembe

Cımbızla ayırdıklarım

Günlerdir TV'lerden, gazetelerden, radyolardan; ülkemizde neredeyse her konuda olduğu gibi -anasının karnından afet uzmanı olarak doğduğuna inandığım kişilerden- onlarca konuşma dinliyorum.

İstisnalar da olmak üzere, neredeyse her konuşma neredeyse birbirinin aynısı, anlamsız, suçlayıcı, yıkıcı, sorumsuz, çözüme yönelik olmaktan son derece uzak ve kesinlikle akılcılıktan uzak.


Ama "Afet Millî Takımı" onlar. Depremden depreme idman yapıyorlar.


O takımdan olmamakla birlikte, "yiğidi öldür ama hakkını ver" mantığıyla, bana mantıklı ve akılcı gelen iki açıklamayı bu sayfaya eklemek istedim. 


Birincisi; İstanbul Teknik Üniversitesi Afet Yönetim Merkezi Müdürü, Prof.Dr.Mikdat KADIOĞLU'nun açıklamaları idi. Özetle diyor ki; "çadır ve çadır kentlerin bilimsel afet yönetiminde yeri yoktur."


Çadırların kurulduğu zemin ıslak ve sağlıksız, içinde ısınma maksatlı kullanılan sobalardan kaynaklanabilecek yangın riski var, çadırkentlerde seyyar tuvalet uygulaması ya yok ya da  asla hijyenik değil. Ekrandan izlediğimiz kadarıyla çadır alan da şikayetçi, almayan da. Dolayısıyla konunun uzmanının tespiti yabana atılacak türden değil. Belli ki barınma sorununa da çadır çözüm değil.


Öte yandan da dikkatimi çeken ikinci akıllı açıklama da Türk Kızılayı Genel Başkanı Ahmet Lütfi Akar'a aitti. O da özetle diyordu ki; "bölgedeki tüm çadır ihtiyacının giderilmesi için 120 bin çadır kapasitesine ihtiyaç var. Afet yönetiminin mantığında bu boyutta bir çadır stokunu elde tutmak doğru değildir. Depolama, bakım, sevkıyat ve maliyet açısından bu mümkün değil. Afet müdahalesi ile ilgili hesaplar herkesin bir çadır isteyeceğine yönelik yapılmamaktadır.Türk Kızılay'ının incinmesi, horlanması, günah keçisi haline getirilmesi kimsenin işine yaramaz"


Evet,
Yapmamız gereken bir afet yönetimi olmalı ama bu, çadır stoğunu artırmaktan ziyade, içinde ölünmeyecek binalar yapmak gerçeği etrafında planlanmalı. Ne diyoruz; "deprem öldürmez, bina öldürür" Zira, 8.9 şiddetinde depremi ve sebep olduğu Tsunamiyi yaşayan Japonların binalara doğru koştuklarını hepimiz gördük ekranlarda. Ama ben, cümlenin devamında "Onlar başarıyorlarsa biz neden başarmayalım?" diyemeyeceğim. 


&&&


Günlerdir aklımda, bir Orhan Veli şiiri dönüp duruyor;


26 Ekim 2011 Çarşamba

Zeynep kızım için

Zeynep kızım kendisine kalemlik örmemi istedi.
Zeynep kızım, tasarım defterine bir çizim yapmamı istedi.
Zeynep kızım, kendi tasarladıklarını da sayfama eklememi istedi.
İlk resim "badana kızlar"

İkinci resim ise, "şirin şey"

Üçüncü resim kendi markası Sebastian için ürün kataloğundan;

Bu kadar.

25 Ekim 2011 Salı

BANA HAİNSİN DİYORLAR; VARSIN OLSUN.

Van için düşüncelerimi yazmam suretiyle;
Beni hain ilan eden tüm dost ve arkadaşlarıma alenen duyururum ki;
Lütfen beni dostluğunuzdan ve arkadaşlığınızdan, hâlâ azad etmediyseniz eğer; bu bir kul hakkı olduğu için beni azad ediniz, tüm heryerden, beyninizden de olmak üzere siliniz.
Eğer lütfenden anlıyorsanız lütfen,
Eğer düşüncelerinizi açıkca paylaşmak yerine, onun, bunun, şunun düşüncelerinin uşaklığını yapıyorsanız alışık olduğunuz üzere emren,
Beni silin.
Çünkü sizin olduğunuz yerde ben hiçbir zaman olmadım, olmuyorum, olmayacağım, olamam!
Kızmıyorum, sizi bile anlamaya çalışıyorum hatta sizin hiç olmadığınız kadar demokrat olmaya çalışarak.
Burada, tam burada tek bir kere bile kalleşlere övgü yağdırmadım bizatihi onları Allah'a havale ettim.
Ağladım yazdıysam, ağlamadığımı, günümü gün ettiğimi tek bir kişi ispatlarsa çeker giderim layık olduğum yere, kuşkunuz olmasın. Ağladıysam o şehit anasının yerine koyarak kendimi öyle ağladım, halamdan, en yakın arkadaşımdan gördüğüm gibi; edebimle.
Lakin dedim ki; Van'ın hepsi o kalleşlerden oluşmuyor, içlerinde o kalleşliğe bizatihi karşı durmak için can siperane çalışanlar da var, onları da görmez misiniz?
Orada Melike var, enkaz altında, o bir öğretmen hadi!!! dedim gücüm yettiğince.
Bugün öğrendik ki; Melike tıpkı anne babası gibi gitmiş Hakkın rahmetine.
Yine de acıyı içimde yaşamayı tercih ettim, sustum gün boyu. Yorumsuzdum.
De ki, gönderdiğimiz 99 şey o hainlere şans eseri 1 tanesi de Azra bebeğin bedenini ısıtacak, farz ediniz ki Azra sizin evladınız, yeğeniniz, arkadaşınızın çocuğu. Yine de denemeyecek kadar yüreksiz olabilir miydiniz?
Olana eyvallah! Ben olamam, olmadım.
Ailemde gaziler var, dikkat buyrun bir tane de değil, hiçbirinizin taşın altına elinizi sokmaya bile yeltenemeyeceğiniz kadar altında elim o taşın! Şehitlerim var benim, bilir misiniz ki iki tanesi de Van'da şehit oldu.
.......
Gerek duymuyorum gerisine.
Dolayısıyla ben sadece, kendimce seslendim, bana ait olan bir sayfadan, bana ait olan telefondan, bana ait olan evden.
Bunu yaparken kimseyi rahatsız etmedim.
Çağrım yerini bulurdu ya da bulmazdı ama ben bundan başka birşeyi hiçbir zaman, hiçbir yerde istemedim.
Milletimi çok sevdim ama bu faşizanca değildi, ben sadece gücümün, beynimin yettiği kadar vardım bu ülküde, bundan sonra da öyle olacak.
Eğer bir demokrasi özleminden bahsediyorsak ve eğer siz bu noktada ciddi iseniz ben orada olacağım.
Beni, kendi düşünceleriyle orada, burada, şurada arayanlar yanılacaklar çünkü ben pekçoğunuzun olmadığına bugün ikna olduğum kadar samimiyim.
Ateş etmeye devam edin zira dostların attığı gül en fazla yareler beni.

Sevgiyi unutmayanlar kadar sadeleşmesini dilediğim hayatın tüm özlemiyle, ben Ecece yazmaya devam edeceğim.
Sevgiyle kalabilmeyi yirmidört saat başarabilen ve sapla samanı ayırma becerisi gösterebilen herkese; sevgiyle...iyi geceler.

Öteden, beriden, benden

Öğle yemeğine çıkmadım canım hiçbişeycikler istemiyor.
Yazasım geliyor ama ne yazacağımı toparlayabilir miyim bilmiyorum.
Ama neyse ki, burası benim sayfam. Hatasıyla, kusuruyla, doğrusuyla, yanlışıyla benim!
Günlerdir süregelen mutsuz haberlerin doğurduğu bir bunalım hali mevcut tabi.
Bir yandan da süren bir hayat, sorumluluklar, ekmek davası.
Evlatlarım; benden sevgi, saygı, ilgi, şefkat ve yardım beklemekteler.
İşim; benden en mükemmel haliyle hizmet beklemekte.
Ailem; benden sıcak bir kalp, tatlı dil, güleryüz ile karışık sevgi ve saygı beklemekte.
Ülkem; benden aslan gibi yaşanan bir hayat,vatandaşlık görevlerini yerine getiren bir yaşam ve aslan gibi evlatlar yetiştirmemi beklemekte.
Rabbim; benden bütün bunlar için -sahip olduklarım ya da bir şekilde olamadıklarım için bile olsa- şükür beklemekte.
Ben ise, bunları hakkıyla ve hayırlısıyla yerine getirmeyi beklemekteyim hayattan ve pay düşenlerden.
Yine de ve herşeye rağmen "beterinden koru" diye yalvarmam gerekiyor Yaradanıma, ben de öyle yapıyorum.

Uzun zamandır, kolay kolay sinirlenmiyorum. Daha doğrusu kontrol ediyorum.
Tatlı dilin, hep gülen bir yüzün, yumuşak huyun hayata değer kattığını yaşamaya başladım. Bilirdim ama yaşayamazdım bir türlü nedense; uzun zamandır başarabildiğimi farkettim.
Dün bir yerde bir yazı okudum; "ulaşamayacağımı sandığım insanlar aslında eğilemeyeceğim kadar yerdelermiş" gibiydi son cümlesi.
"Allah Allah!" dedim kendime, bir insan bir insanı "ulaşılamaz da görür müymüş ki?"
Ya da kendini mi ulaşılmaz addeden varmış ki?
Neyse, gerisini bilmem ama etkilendim işte okuduklarımdan.

Daha önce hobisi olan insanları kıskandığımı yazmıştım.
Evet, devam ediyor bu kıskançlığım. Ya da kıskançlıktan ziyade imrenti demem daha doğru belki de.
Kendime gün içinde çanta falan taşımadaığım zamanlarda telefonumu, sigaramı(kahretsin ki evet), kalemimi koyabileceğim tığ işi bir el çantası mı desem ne desem bilmem birşeycikler ördüm.
Şimdi bunun sırası mı desem de kendime, aklıma geldiği için demek ki sırası diye düşündüm, ne de olsa önce kendimize dürüst olmalıyız di mi?
İşte;


İşte böyle...
Şimdi çalışma zamanı, öğle mesaisi başlamak üzere, kalın sağlıcakla...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Teslimiyet

Kaybettiğimiz insanlarımız için Yaradanım'dan mağfiret diliyorum.
Ailemi, kendimi, tüm insanları, sahiplikleri ile onur duyduklarımı Allah'ıma emanet ediyor, O'nun yüce himayesine bırakıyorum.
Adı ister afet, ister insan hatası, ister terör ne olursa olsun bizlerin vakitsiz diye algıladığı tüm ölümler için feveran ediyoruz, belki de günah işliyoruz.
Hırçınlıklarımıza, öfkemize ad ve anlam bulmaya çalışırken belki de haddimizi aşıyoruz.
Çünkü bizler hakikaten aciz yaratıklarız.
Halbuki;
Aczimizin suçlusunu arayacağımıza her gün bir parça daha olması gerektiği gibi davranmayı, çalışmayı, konuşmayı, susmayı ...öğrensek...Ve var olan gücümüzü suçlu aramak için değil, suçlu yaratmamak adına kullanabilsek...

21 Ekim 2011 Cuma

İnsan olmak çok zor!

Erken yatana tavuk, çok çalışana inek, aklını kullanana çakal, kıskanmayana domuz denilen bir ülkede insan olmak çok zor...demiş, Cemal Safî.

20 Ekim 2011 Perşembe

Sus!


Medya yöneticileri ve genel yayın yönetmenleriyle dün saat 11:00'de, Başbakanlık konutunda bir araya gelindi.
Görüşmede, son terör olayların değerlendirildiği ve terör olaylarının medyada kullanımı ile ilgili görüş alışverişinde bulunulduğu tahmin ediliyor.
Saat:13'ten sonra da; bloglarda ve elektronik posta ortamlarda "yas ilan edelim, pazartesi gününe kadar yazı girmeyelim" önerileri başladı. Uygulayanları da eleştirmiyorum, yanlış anlaşılmasın.
Lakin, bu önerinin nerden çıkmış olacağı üzerine benim de tahminlerim var artık.





                                                 

19 Ekim 2011 Çarşamba

ÖFKEMİ GÜNCELLEDİM!

Odamdaki klima açık, ısıtıyor.
Masamın üstündeki dizüstü bilgisayardan yazıyorum bunları.
Tüm gazeteleri alt üst ediyorum internetten.
Son Dakika:26 şehit, 22 yaralı yazıyor manşetlerde.
Ben sıcacık bir ofiste onların ölüm haberlerini okurken, onların bütün gece benim/bizim için belki soğuktan tir tir titreyerek, belki koşuşturmaktan sırılsıklam halde çatışma halinde olduklarını düşünüyor,
Utanıyorum.
Kadın halimle, u-t-a-n-ı-y-o-r-u-m!
Bu gece üç kez kalkıp, evlatlarımın üstünü örttüm.
Onları üşümesinler, huzurla yatıp kalksınlar diye Rabbime emanet edip yatıp uyudum tekrar.
Her genel duamda oldukları halde, geceleri özel olarak bizler için nöbet tutan Mehmetçiği de Rabbime emanet etmeyi akıl edemediğim için,
Utanıyorum.
Diyorlar ki; “metanetini koru, hakaretvari konuşma, öfkelenme, kızma, sadece dua et”
Yapamam.
Gözümüzün içine baka baka toprağa gömdükleri yiğitlerimin ardından, “elinize sağlık” der gibi kayıtsız kalamam, k-a-l-m-a-m.
Kalmaz da ne mi yaparım? En azından haklı öfkemi bir vatandaş olarak dile getirir ve tepkimi ortaya koyarım. “Koysan n’olucak?” demeyin, sen de koyarsan, o da koyarsa, siz, biz, hepimiz dillendirirsek bunu –belki, bir ihtimal- milyonların sesine kayıtsız kalmaz, kalmaması gerekenler.
Evet, giden geri gelmez ama en azından gidenler “uğrunda ölünecek bir vatan” için gitmiş olurlar, arkalarından, “…hain pusuda” diye başlayıp biten cümleler kurulmaz hiç değilse.
Hiç değilse, yarın, öbür gün, daha öbür günden korkumuz kalmaz.
Onun için bana bugün “öfkelenme” diyen herkesten ve insanlığımdan,
Utanıyorum.
İnsandır, tarihi yazan, değiştiren.
Ve sanıldığı gibi "makûs bir talih" değildir terör!
Haysiyetsizliklere, hatalara sessiz kalmak demek değildir "iyi yurttaşlık."
Koyun olmak demek değildir "vatandaş" olmak.
Bir olalım demek,"kışkırtmak" demek değildir.
Bir şehidimin anacığının acı haberi aldığı andaki görüntülerini veriyor resimler, kapının önünde ambulans bekliyor, o kadar aleni ki ananın başına gelecekler, düşünmüş getirmiş olmalılar. Ve evet, yanılmıyorla birkaç dakika sonra anacığım ambulansın kapısına yakın yerde toprak üstünde boylu boyunca yatırılmış, belli ki bayılmış,
Utanıyorum.
O ambulansı oraya götürmeyi düşünen akıllar, o canları keklik gibi, derme çatma binaya yolladıklarında başlarına geleceği düşünemedi mi, diye u-t-a-n-ı-y-o-r-u-m.
Bana kimse, vatanı korumak için böyle olmalıydı, o askercikler orada keklik gibi beklemeliydi” demesin. Biz yıllardır öğrendik ki, bir vatan böyle korunmaz, korunmuyor!
Diyorlar ki, “heronlarımız var, BBG evi gibi seyrediyoruz hainleri, bilmem kaç trilyonluk bütçe aktarıyoruz, şehitler ölmez vatan bölünmez, misliyle alacağız intikamımızı, ramazan diye vurmuyoruz mübarek ay geçince bakın görün, terörle mücadelemiz kararlı bir şekilde sürecek” vesaire, vesaire, vesaire.
Kararlı olmak konusunda yaptıkları tek şeyin, evlatlarımızı keklik gibi avlattıkları olduğunu görüyor, yaşıyor, utanıyorum.
Ne garip değil mi, yerin adı bile KEKLİKTEPE!
Beynim karıncalanıyor, damarlarım zonkluyor.
Ölen öldü, ya yaralılar?
Kim garanti edebilir ki onlara? "Yaşasalar bile gerçekten yaşayacaklarını"
İçlerinden biri yaşasa ve ben yarın onunla gözgöze gelecek olsam ne demeliyim? “Geçmiş olsun” mu?
İşte ben ne diyeceğimi bilemeyecek olmaktan bile,
Utanıyorum.
Gece gece kalkmışlar, benim toprağımda, benim yiğidime saldırmışlar, ortalık kan revan, analar evlatlarından önce toprağa girmiş; ben yine de öfkelenmeyeceğim öyle mi?
Hadi ordan!
Tam aksine bugün; öfkemi güncelledim!
Bu ülkenin başına kim bela olduysa, olacaksa onlara hem de nasıl öfkeliyim!
Pencereme bayrağımızı astırdım.
Şu saatlerde önceki gün şehit olan 5 polisimiz uğurlanıyor.
Arka araçta bir de ufacık çocuğu kurban vermiştik hatta.
Yine hain pusu idi, yine terördü adı.
“Devre dışı kaldığımız alanlardan biriydi o yer” diyor biri. Bre babam, devlet olarak senin devre dışı kaldığın yere benim yiğitlerimin ne iş vardı? Diye sormaz mı ana olan?
Ne demek? “Bize bu acıları yaşatanları Allah en kısa sürede helak etsin. Başka söyleyecek bir şey yok. “ Bu lafı ben bir sade vatandaş olarak edebilirim ama bir devlet erkânı edebilir mi? Ediyorlar işte,
Utanıyorum.
Ben bu dağın yeli değilim!
Ben askerimi, terör filminin bir figüranı etmeye kıyamayan anayım ana!
Ben, şehidimin bir dakikalığına kahraman ilan edildiği bu ülke için, dişimle, tırnağımla, arımla, namusumla ter dökerek didiniyorum. “İyi ki oğlum yok, oğlu olan düşünsün askeri de askerliği de” demeyi kansızlık sayarak yaşamaya çalışıyorum hem de.
Buna rağmen;
1 İsrailli için 1000 Filistinliyi salıverdiklerinde dün. “Vay be!” demiştim, Bire bin!
Şimdi düşündükçe, İsrail’in nasıl İsrail olduğunu çok daha iyi anlıyorum. Anladıkça da,
Daha çok utanıyorum!
Odamdaki klima açık, ısıtıyor.
Masamın üstündeki dizüstü bilgisayardan yazdım bunları.
Son Dakika:24 şehit, 18 yaralı yazıyor manşetlerde.
Melun ve fakat beklenen saldırının üzerinden neredeyse 10 saat geçmiş, daha kaç ölümüz kaç yaralımız varmış ondan ve durumlarından ve isimlerinden bile emin olamamışken hâlâ,
Ve önümüzdeki birkaç gün içerisinde öfkemizi yenip, kimin daha iyi dans ettiğine pür dikkat kesileceğimizi adım gibi biliyor,
Bildiklerimden utanıyor, daha çok öfkeleniyor ve kapatıyorum…