Hani bazen deriz ya,
"Hayatımı yazsam roman olur"
Kiminki olmaz ki be ya?
Koskoca bir söz: Hayat
herbirimizin farklı farklı yaşadığı,
herbirimizin aynı acılara maruz kaldığı,
herbirimizin ortak duygular yaşayabildiği,
herbirimizin nasıl başladığını hiç hatırlamasak, nasıl ve nerede biteceğini hiç bilemesekte sanki bir mecburen durumu -adını ömür koydukları- yaşadığı,
herbirimiz için çoğunlukla pişmanlık ya da çoğunlukla mutluluk muhteviyatından ibaret sandığı,
herbirimizin farklı sıfatla tanıma dürtüsünde olduğu,
herbirimize verdikleri ve aldıklarıyla -adını kader koydukları- zamanı tükettiği,
herbirimizin sevsek mi sevmesek mi diye düşündüğü,
herbirimizin ayrıldığı -adını ölüm koydukları- anası, babası, çocuğu, kardeşi, sevgilisi, karısı, kocası, teyzesi, halası, amcası, dayısı üzerinden şu ya da bu şekilde hâlâ bir bağ kurmaya çalıştığı,
herbirimizin tek kişilik dev bir tiyatro gibi oynadığı,
herbirimizin hergün yeni bir kısa metraj film çalışması yapar gibi özendiği,
herbirimizin bazen en tanıdık yanında bile yabancılaştığı,
herbirimizin süslü püslü laflarla kelimenin sözlük anlamının bile başını döndürdüğü,
herbirimizin kimi zaman üşüdüğü, kimi zaman yandığı,
herbirimizn bunca kalabalık arasındaki yalnızlığı,
herbirimizin yediği ekmek içtiği su sandığı,
offff...
Sen ne kelimelere ne de cümlelere sığarsın hayat.
Dolmuyorsun bir şekilde istenildiği gibi,
Doymuyorsun ne acıya ne de kahkahaya,
Ne masum bir yavruya acıyorsun,
Ne adınla ardında bıraktıklarına.
Çözemediler seni, çözülmezsin çünkü.
Kimi zaman çözdüm onu diyen olur, çözülen şeyin kendi tutsaklığı olduğudur bilmediği.
Vesaire, vesaire, vesaire.
Ama ben çözdüm seni.
En nihayetinde sen, tek dişi kalmış bir canavarsın.
28 Ekim 2010 Perşembe
27 Ekim 2010 Çarşamba
26 Ekim 2010 Salı
Elif'in fabrikası
Elif’e verilen hikâyecik: Bir fabrikatör fabrikasını tasarlarken, şu şu şu ürünler için şöyle şöyle şöyle bir yapılanma istiyor. Bu yapılanma içinde de falanca filanca özellikte personelle çalışmak istiyor. İlerisi için şunu bunu düşünüyor.
Elif’e sorulan soru: Siz fabrikatörün yerinde olsaydınız nasıl ve neler düşünürdünüz, neler yapardınız?
Elif’in cevabı: Aynısını yapardım herhalde. Ya da nerden bileyim benim yaşım 11. Hiç fabrika açmadım ki henüz, başka bir şey yorumum yok.
Zaman zaman anlatırım, Elif benim ilk göz ağrım, 6.sınıfa gidiyor.
Yukarıdaki hikâyecik-soru-cevap olayı Sosyal Bilgiler dersinde yaşanıyor, yazılı olarak.
Hafta sonu haftalık karnesi geldiğinde Sosyal Bilgiler Öğretmeni bir not yazmış:
Düşüncelerini tam olarak ifade edemiyor, sorulara kestirme cevaplar veriyor, yorum yapmıyor.
Dün baba okula gitti, öğretmenimizle fikir alış-verişinde bulunmaya karar vermiştik Pazar günü diye.
Öğretmen yorumunda haklı dedik duyunca ama konuyu kızımızla konuşmaya karar verdik. Öncesinde de uzunca bir nutuk attım, düşüncelerin karşındakine anlatabildiğin sürece anlam kazanır ya da kaybeder. İyi anlatmaya, iyi yazmaya ama en başta iyi anlamaya özen göstermelisin Elif dedim.
(***Elif ile 3.sınıfta benzer bir durum daha yaşamıştık, hayat bilgisi dersinde sorulan (Atatürk ilke ve inkılâplarını öğreniyorlardı o sırada);
-Atatürk ülkemiz için neler yaptı? Sorusuna,
-O neler yapmadı ki! (Bu ünlem de vardı ama yazılı kâğıdında öğretmen göstermişti) şeklinde cevap vermişti. Ve kendisi hâlâ tam cevabın bu olduğunu düşünüyor ısrarla***
Elif her zamanki gibi dinleyip cevabın hâlâ ve bir fabrika kurana kadar da bu olacağını söyledi, biz şok.
-Bak kızım, sen onun yerinde olsaydın diye düşünüp çalıştıracaksın saksıyı ve başka düşünceler üreteceksin, bunu da güzel güzel anlatacaksın. Senden beklenen bu! Dedim.
Elif’in cevap cümlesi:
-Bak anne, ben 11 yaşımdayım. Daha önce bir işte falan da çalışmadım. Büssürü paramız olsa bende hayalimde sık sık fabrika kuruyor olsam ve size –hadi ben fabrika kurayım, müthiş fikirlerim var valla- desem, -aa tabi kızım, nasıl istersen- mi diyeceksiniz? Ya anne ben nasıl fabrika kurcam? Adamın kurası varmış e valla güzel güzel de düşünmüş işte, yapılanma mapılanma da yapmış benim hiç anlamadığım, parası da varmış zaten ki fabrika kuracak hale gelmiş, e şimdi ben ondan daha mı iyi düşünücem ki? Bi rahat verin kursun adam, bana da bi rahat verin o fabrikayı kurmak için de kazanmam gereken parayı bulmak için diğer konuya geçiyim, testlerimi tamamlayıp düzgün bir okula girmek için uğraşmaya devam edeyim. Ayrıca hep dediğin gibi anne, -daha iyi bir fikrin yoksa susmak güzel bir meziyet- değil mi hâlâ anne?
Ben, ne mi dedim?
Elif’e sorulan soru: Siz fabrikatörün yerinde olsaydınız nasıl ve neler düşünürdünüz, neler yapardınız?
Elif’in cevabı: Aynısını yapardım herhalde. Ya da nerden bileyim benim yaşım 11. Hiç fabrika açmadım ki henüz, başka bir şey yorumum yok.
Zaman zaman anlatırım, Elif benim ilk göz ağrım, 6.sınıfa gidiyor.
Yukarıdaki hikâyecik-soru-cevap olayı Sosyal Bilgiler dersinde yaşanıyor, yazılı olarak.
Hafta sonu haftalık karnesi geldiğinde Sosyal Bilgiler Öğretmeni bir not yazmış:
Düşüncelerini tam olarak ifade edemiyor, sorulara kestirme cevaplar veriyor, yorum yapmıyor.
Dün baba okula gitti, öğretmenimizle fikir alış-verişinde bulunmaya karar vermiştik Pazar günü diye.
Öğretmen yorumunda haklı dedik duyunca ama konuyu kızımızla konuşmaya karar verdik. Öncesinde de uzunca bir nutuk attım, düşüncelerin karşındakine anlatabildiğin sürece anlam kazanır ya da kaybeder. İyi anlatmaya, iyi yazmaya ama en başta iyi anlamaya özen göstermelisin Elif dedim.
(***Elif ile 3.sınıfta benzer bir durum daha yaşamıştık, hayat bilgisi dersinde sorulan (Atatürk ilke ve inkılâplarını öğreniyorlardı o sırada);
-Atatürk ülkemiz için neler yaptı? Sorusuna,
-O neler yapmadı ki! (Bu ünlem de vardı ama yazılı kâğıdında öğretmen göstermişti) şeklinde cevap vermişti. Ve kendisi hâlâ tam cevabın bu olduğunu düşünüyor ısrarla***
Elif her zamanki gibi dinleyip cevabın hâlâ ve bir fabrika kurana kadar da bu olacağını söyledi, biz şok.
-Bak kızım, sen onun yerinde olsaydın diye düşünüp çalıştıracaksın saksıyı ve başka düşünceler üreteceksin, bunu da güzel güzel anlatacaksın. Senden beklenen bu! Dedim.
Elif’in cevap cümlesi:
-Bak anne, ben 11 yaşımdayım. Daha önce bir işte falan da çalışmadım. Büssürü paramız olsa bende hayalimde sık sık fabrika kuruyor olsam ve size –hadi ben fabrika kurayım, müthiş fikirlerim var valla- desem, -aa tabi kızım, nasıl istersen- mi diyeceksiniz? Ya anne ben nasıl fabrika kurcam? Adamın kurası varmış e valla güzel güzel de düşünmüş işte, yapılanma mapılanma da yapmış benim hiç anlamadığım, parası da varmış zaten ki fabrika kuracak hale gelmiş, e şimdi ben ondan daha mı iyi düşünücem ki? Bi rahat verin kursun adam, bana da bi rahat verin o fabrikayı kurmak için de kazanmam gereken parayı bulmak için diğer konuya geçiyim, testlerimi tamamlayıp düzgün bir okula girmek için uğraşmaya devam edeyim. Ayrıca hep dediğin gibi anne, -daha iyi bir fikrin yoksa susmak güzel bir meziyet- değil mi hâlâ anne?
Ben, ne mi dedim?
25 Ekim 2010 Pazartesi
Okuyucu olmak
Hani şu okumaya başlayayım dediğim kitap var ya, Fikriye Hanım.
Fatih Bayhan yazmış.
Israrla okumaya çalışıyorum ama maalesef o l m u y o r!
Yazar bir konudan bahsetmiş oluyor, iki sayfa sonra sanki ondan hiç bahsetmemiş gibi aynı şekilde bi daha anlatıyor, bi diyor ki üç kardeştiler öbür sayfada dördüncü kardeş falan çıkıyor.
Ben çok seçici bir okuyucu falan olmakla övünmüyorum ama bütünsel bir kurguyu yakalayamayan yazarların kitaplarından ayıp ama hoşlanmıyorum.
İşte bundan sebep mesela Gülsen'in (Hasretsenfonileri) kitabına hayranlığım, sürükleniyorum, heyecanlanıyorum, kalp atışlarım değişiyor okurken.
Demem o ki,
Kitap okumak çok çok hoş bir duygu ama şartı var;
Elele, gönülgönüle, güvenle okuyorsan o yazarı.
Demeden geçemeyeceğim bir şey de şu ki;
Mesela kitap tavsiyesi almak çok güzel benim için. Okuduğundan anladığına emin olduğun insanların tavsiyesi fevkalade kolaylaştırıyor bu işi, örneğin Lale'nin (Laleninbahçesi) kitap tavsiyesini çok önemserim hep. Onun kadar kitap kurdu olamasam da, kendimce çok çabalıyorum valla.
Ecece'nin kitap okuması hakkında da çemkirecek bişeyi varmış, vay anasını demezseniz :-) görüşlerim bundan ibaret.
Dur son bişey daha,
Anacım n'aparsam yapayım kızlara örnek olamıyorum bu kitap okuma işinde. Hınzırlarımın, kitabı elledikleri anda uykuları geliyor, çok zırt pırt yapmışsam eh o da zorla okuyolar iki satır, onlara da çemkirmeden geçmiş olmayayım, yiğidin hakkı yiğide, canlarım manlarım ama hoşuma gitmeyen taraflarını da deşifre ediyorum işte böle.
Sıcacık bir akşam diliyorum hepimize.
Not : Çok beğendiğiniz türkü klibi sevgili Tufan'ın (Gaziler) eseridir. Kendisi benim elim, kolum, ayağım en önemlisi çok değerli bir dostum olarak her zaman yardımcı olmaktadır bana, bu sayede teşekkürler Tufan Kardeşim.
Bu sefer valla gittim.
Ama sevinmeyin az sona gene yazmayı umuyom.
Fatih Bayhan yazmış.
Israrla okumaya çalışıyorum ama maalesef o l m u y o r!
Yazar bir konudan bahsetmiş oluyor, iki sayfa sonra sanki ondan hiç bahsetmemiş gibi aynı şekilde bi daha anlatıyor, bi diyor ki üç kardeştiler öbür sayfada dördüncü kardeş falan çıkıyor.
Ben çok seçici bir okuyucu falan olmakla övünmüyorum ama bütünsel bir kurguyu yakalayamayan yazarların kitaplarından ayıp ama hoşlanmıyorum.
İşte bundan sebep mesela Gülsen'in (Hasretsenfonileri) kitabına hayranlığım, sürükleniyorum, heyecanlanıyorum, kalp atışlarım değişiyor okurken.
Demem o ki,
Kitap okumak çok çok hoş bir duygu ama şartı var;
Elele, gönülgönüle, güvenle okuyorsan o yazarı.
Demeden geçemeyeceğim bir şey de şu ki;
Mesela kitap tavsiyesi almak çok güzel benim için. Okuduğundan anladığına emin olduğun insanların tavsiyesi fevkalade kolaylaştırıyor bu işi, örneğin Lale'nin (Laleninbahçesi) kitap tavsiyesini çok önemserim hep. Onun kadar kitap kurdu olamasam da, kendimce çok çabalıyorum valla.
Ecece'nin kitap okuması hakkında da çemkirecek bişeyi varmış, vay anasını demezseniz :-) görüşlerim bundan ibaret.
Dur son bişey daha,
Anacım n'aparsam yapayım kızlara örnek olamıyorum bu kitap okuma işinde. Hınzırlarımın, kitabı elledikleri anda uykuları geliyor, çok zırt pırt yapmışsam eh o da zorla okuyolar iki satır, onlara da çemkirmeden geçmiş olmayayım, yiğidin hakkı yiğide, canlarım manlarım ama hoşuma gitmeyen taraflarını da deşifre ediyorum işte böle.
Sıcacık bir akşam diliyorum hepimize.
Not : Çok beğendiğiniz türkü klibi sevgili Tufan'ın (Gaziler) eseridir. Kendisi benim elim, kolum, ayağım en önemlisi çok değerli bir dostum olarak her zaman yardımcı olmaktadır bana, bu sayede teşekkürler Tufan Kardeşim.
Bu sefer valla gittim.
Ama sevinmeyin az sona gene yazmayı umuyom.
Nerde kalmıştık?
Nerde kalmıştık?
Buyrun,
Yıldız Teknik’te 26 öğrenciye okul yasağı
YILDIZ Teknik Üniversitesi’nde türban karşıtı afişlerin indirilmesi nedeniyle geçen hafta yaşanan gerginlikle ilgili rektörlük tarafından açılan soruşturma kapsamında, 26 öğrencinin soruşturma bitene kadar kampüse girmeleri yasaklandı.
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16129061.asp?gid=373
Özgür Üniversiteler ha?!
Buyrun,
Yıldız Teknik’te 26 öğrenciye okul yasağı
YILDIZ Teknik Üniversitesi’nde türban karşıtı afişlerin indirilmesi nedeniyle geçen hafta yaşanan gerginlikle ilgili rektörlük tarafından açılan soruşturma kapsamında, 26 öğrencinin soruşturma bitene kadar kampüse girmeleri yasaklandı.
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16129061.asp?gid=373
Özgür Üniversiteler ha?!
Özgür Üniversite, Özgür Sibel
Özgürdür üniversite.
Rektörünü Cumhurbaşkanı atar(!)
Herhangi bir konuda toplu fikir beyan etseler, coplanırlar(!)
Öğrenciler “potansiyel suçludur.”(!)
Hiçbir sosyal etkinlikte göremezsiniz bakın isimlerini, var mıdır basketbol şampiyonasında, güreşte rekor kıran bir üniversite? Yoktur, ne arar(!)
Öyle bir bürokrasi vardır ki, muazzam tezleri Avrupa’ya kapak olmuş akademisyenler bir türlü bir üst statüye geçemezler, torpilleri yetmezse eğer(!)
Özgürdür ama değil mi gene de üniversiteler?
Sanırsın, çözmüştür bütün sorunlarını da fıstığı yeşili kalmıştır bir tek.
Sene 1989. Üniversiteyi yeni kazanmışım. Türkiye’nin her tarafından gelen bir sürü yeni arkadaş dolu etraf. Sibel, Kırıkkaleli. Babası memur, annesi ev hanımı, beş kardeşler. Devlet yurduna müracaat etmiş, çıkmamış. O zaman şimdiki gibi özel yurt murt yok. Ona gitti olmadı buna gitti olmadı, 5 gün misafir öğrenci olarak kal dediler, kaldı. Okuldan fx 5000 serisi ya da benzeri hesap makinesi istemişlerdi ve epeyce bir paraydı o zaman, n’apsın kız, nerden alsın, tabi babasına söyleyecek mecburen hepimiz gibi. Ama bir sıkılıyor bir titriyor sorma, korkuyor babasından istemeye. Ben anlamıyorum tabi babadan niye korkulur ki bir şey isterken diye. Neyse, etti babasına telefon. Babası bağırdı çağırdı –daha gittiğinin 2.günü sen beni yolmaya mı gittin oraya, ne bok yersen ye- dedi, kulaklarımla duydum, gözlerimle gördüm. Ağladı Sibel çok ağladı. Ertesi gün, bir takım kızlar geldi adları “abla” idi. Sibel’e evleri olduğunu, isterse para falan ödemeden kalabileceğini söylediler. Korktu Sibel, olmaz dedi. Okula gidecektik tam o sırada, ben yürürüm dedi, olmaz yürüyemezsin çok uzak dedim. Aklıma geldi ben ısmarlayacağım dedim, çok zor kabul etti. Beş gün geçti, yurt müdiresi Zehra, “hadi canım anca gidersin” dediler Sibel’e. Çok ısrar etti, yemin ederim ki yalvardı, yalvardık, çünkü bir sürü boş yatak vardı yurtta. “İmkânsız” dediler. O ablalar(!) bahçedeydi. Son çare babayı aradı yine, böyle böyle dedi, beni bir eve çağırıyorlar, tanımıyorum ama… “Ben sana söylemiştim, -rospu olmaya gidiyosun sen demiştim, dinlemedin okuycam dedin ne bok yersen ye” dedi o karşıdaki şerefsiz ses. Sibel’in gidişi hayatımda hiç unutamadığım, evlat yetiştirirken de unutmamaya çalıştığım kötü bir hatıradır. Sibel babasından para istemedi sonraki yıllarda, hatta kardeşleri ondan para istediler mektuplarını beraber okumuştuk. Babası diyormuş ki; ablanız ;_rospu olmaya özgür iradesiyle karar verdi, kendi düşen ağlamaz. Sibel, hep muazzam bir arkadaş olarak kaldı, orda olduğum dört yıl boyunca devletin 10 metrekare ama altı kişilik yurt odasında kalmak için çok savaş verdi, olmadı, almadılar. Unutamam çünkü vicdanımın nakavt olduğu bir anıdır, acıdır, acıtır. Ve ogün bugündür takıntılıyım bu iki kelimeyi yanyana görmeye, duymaya.
Şimdi,
Sanki her özgürlük verilmiş, üniversiteler özgürlükten göbek atarmış, öğrencilerin her zorunlu sorunu halledilmiş ve sadece bu sorun kalmış gibi,
Sen saçını korumayı bırak, üniversite talebelerinin iffetini korumaya çabaladıklarını anlamış ve gereğini yapmışsın gibi,
Bir de demiyorlar mı, türban üniversitelere özgürlük getirecek filan,
İfrit oluyorum, yetersiz/yersiz buluyorum.
Eski Üniversite Öğrencisi
Rektörünü Cumhurbaşkanı atar(!)
Herhangi bir konuda toplu fikir beyan etseler, coplanırlar(!)
Öğrenciler “potansiyel suçludur.”(!)
Hiçbir sosyal etkinlikte göremezsiniz bakın isimlerini, var mıdır basketbol şampiyonasında, güreşte rekor kıran bir üniversite? Yoktur, ne arar(!)
Öyle bir bürokrasi vardır ki, muazzam tezleri Avrupa’ya kapak olmuş akademisyenler bir türlü bir üst statüye geçemezler, torpilleri yetmezse eğer(!)
Özgürdür ama değil mi gene de üniversiteler?
Sanırsın, çözmüştür bütün sorunlarını da fıstığı yeşili kalmıştır bir tek.
Sene 1989. Üniversiteyi yeni kazanmışım. Türkiye’nin her tarafından gelen bir sürü yeni arkadaş dolu etraf. Sibel, Kırıkkaleli. Babası memur, annesi ev hanımı, beş kardeşler. Devlet yurduna müracaat etmiş, çıkmamış. O zaman şimdiki gibi özel yurt murt yok. Ona gitti olmadı buna gitti olmadı, 5 gün misafir öğrenci olarak kal dediler, kaldı. Okuldan fx 5000 serisi ya da benzeri hesap makinesi istemişlerdi ve epeyce bir paraydı o zaman, n’apsın kız, nerden alsın, tabi babasına söyleyecek mecburen hepimiz gibi. Ama bir sıkılıyor bir titriyor sorma, korkuyor babasından istemeye. Ben anlamıyorum tabi babadan niye korkulur ki bir şey isterken diye. Neyse, etti babasına telefon. Babası bağırdı çağırdı –daha gittiğinin 2.günü sen beni yolmaya mı gittin oraya, ne bok yersen ye- dedi, kulaklarımla duydum, gözlerimle gördüm. Ağladı Sibel çok ağladı. Ertesi gün, bir takım kızlar geldi adları “abla” idi. Sibel’e evleri olduğunu, isterse para falan ödemeden kalabileceğini söylediler. Korktu Sibel, olmaz dedi. Okula gidecektik tam o sırada, ben yürürüm dedi, olmaz yürüyemezsin çok uzak dedim. Aklıma geldi ben ısmarlayacağım dedim, çok zor kabul etti. Beş gün geçti, yurt müdiresi Zehra, “hadi canım anca gidersin” dediler Sibel’e. Çok ısrar etti, yemin ederim ki yalvardı, yalvardık, çünkü bir sürü boş yatak vardı yurtta. “İmkânsız” dediler. O ablalar(!) bahçedeydi. Son çare babayı aradı yine, böyle böyle dedi, beni bir eve çağırıyorlar, tanımıyorum ama… “Ben sana söylemiştim, -rospu olmaya gidiyosun sen demiştim, dinlemedin okuycam dedin ne bok yersen ye” dedi o karşıdaki şerefsiz ses. Sibel’in gidişi hayatımda hiç unutamadığım, evlat yetiştirirken de unutmamaya çalıştığım kötü bir hatıradır. Sibel babasından para istemedi sonraki yıllarda, hatta kardeşleri ondan para istediler mektuplarını beraber okumuştuk. Babası diyormuş ki; ablanız ;_rospu olmaya özgür iradesiyle karar verdi, kendi düşen ağlamaz. Sibel, hep muazzam bir arkadaş olarak kaldı, orda olduğum dört yıl boyunca devletin 10 metrekare ama altı kişilik yurt odasında kalmak için çok savaş verdi, olmadı, almadılar. Unutamam çünkü vicdanımın nakavt olduğu bir anıdır, acıdır, acıtır. Ve ogün bugündür takıntılıyım bu iki kelimeyi yanyana görmeye, duymaya.
Şimdi,
Sanki her özgürlük verilmiş, üniversiteler özgürlükten göbek atarmış, öğrencilerin her zorunlu sorunu halledilmiş ve sadece bu sorun kalmış gibi,
Sen saçını korumayı bırak, üniversite talebelerinin iffetini korumaya çabaladıklarını anlamış ve gereğini yapmışsın gibi,
Bir de demiyorlar mı, türban üniversitelere özgürlük getirecek filan,
İfrit oluyorum, yetersiz/yersiz buluyorum.
Eski Üniversite Öğrencisi
24 Ekim 2010 Pazar
Halide Edip, bitti.
Yaz başında okumaya başladığım ama ara verdiğim Halide Edip (İpek Çalışlar) nihayet az önce bitti.
Garip bir ruh halindeyim.
Bildiklerim de vardı ama "hadi canım, aslı böylemiymiş yani?" diye kendime sorduklarım da.
En çok da, bu zamana kadar yüzeysel ve aslında yanlış bildiğim şeyleri orda burda laf açıldıkça biliyormuşcasına ahkam kestiğime canım sıkıldı.
Bunca zaman, bunca insan da mı bilmiyordu benim bilmediklerimi? Hayret ki ne hayret.
En çok da Halide Edip-Atatürk bağlamında okuduklarıma çok şaşırdım.
Falan filan.
Yeni pencerelerim açıldı, bu iyi tabi.
Tavsiye eder miyim?
Kesinlikle evet, biraz kalınca 508 sayfa ama iyi ki okudum dedim, keşke ara vermeseydim de baştan itibaren bütünlük kurmak için dönüp dönüp o eski sayfaları aramasaydım.
Neyse,
Halide Çavuş'a bi selam çakma zamanı çoktan geldi.
Hepimize iyi pazarlar...
Garip bir ruh halindeyim.
Bildiklerim de vardı ama "hadi canım, aslı böylemiymiş yani?" diye kendime sorduklarım da.
En çok da, bu zamana kadar yüzeysel ve aslında yanlış bildiğim şeyleri orda burda laf açıldıkça biliyormuşcasına ahkam kestiğime canım sıkıldı.
Bunca zaman, bunca insan da mı bilmiyordu benim bilmediklerimi? Hayret ki ne hayret.
En çok da Halide Edip-Atatürk bağlamında okuduklarıma çok şaşırdım.
Falan filan.
Yeni pencerelerim açıldı, bu iyi tabi.
Tavsiye eder miyim?
Kesinlikle evet, biraz kalınca 508 sayfa ama iyi ki okudum dedim, keşke ara vermeseydim de baştan itibaren bütünlük kurmak için dönüp dönüp o eski sayfaları aramasaydım.
Neyse,
Halide Çavuş'a bi selam çakma zamanı çoktan geldi.
Hepimize iyi pazarlar...
21 Ekim 2010 Perşembe
Kandırıkçı hıyarlar
Yok son bin yılın en soğuk kışı olacakmış da yok ebenin hörekesi.
Olacaksa olacak da sen nerden sallıyon "son bin yılın" falan diye?
Sıcaklığı derece derece ölçmeye, başlamışsın 1714'de.
Hadi dereceyi bıraktım, bir tek Galileo 1592'de ısıdaki değişiklikleri -derecelendirmeden o da- ölçmüş.
Hıyar,
Elinde sanki son bin yılın kayıtları varmış gibi,
Karşında da salak sandığın birileri varmış gibi,
Salla bakalım.
Olacaksa olacak da sen nerden sallıyon "son bin yılın" falan diye?
Sıcaklığı derece derece ölçmeye, başlamışsın 1714'de.
Hadi dereceyi bıraktım, bir tek Galileo 1592'de ısıdaki değişiklikleri -derecelendirmeden o da- ölçmüş.
Hıyar,
Elinde sanki son bin yılın kayıtları varmış gibi,
Karşında da salak sandığın birileri varmış gibi,
Salla bakalım.
20 Ekim 2010 Çarşamba
Teşekkür, şükür, falan
Ya, Allahım sana bişiy söyliycem,
Birden aklıma geldi, bunca zaman da niye düşünemedim bilmiyorum artık.
Şeyy,
Sana taaa geçmiş yıllardan beri ettiğim her duayı kabul etmediğin için teşekkürü bir borç bilirim, ay sağol valla.
Bir kulun.
Birden aklıma geldi, bunca zaman da niye düşünemedim bilmiyorum artık.
Şeyy,
Sana taaa geçmiş yıllardan beri ettiğim her duayı kabul etmediğin için teşekkürü bir borç bilirim, ay sağol valla.
Bir kulun.
19 Ekim 2010 Salı
Hadi benim olsana
B a y ı l d ı m...
Beyaz, bembeyaz, içi sedefli.
İlk defa bir saat bu kadar zevk verdi bakarken, hadi hayırlısss.
Seni bizim eve götürsem gelir misin?
Beyaz, bembeyaz, içi sedefli.
İlk defa bir saat bu kadar zevk verdi bakarken, hadi hayırlısss.
Seni bizim eve götürsem gelir misin?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







