7 Ekim 2011 Cuma

Teşekkür

Tır çarpmış gibiyim.
Ve, günlerden cuma olduğu için sana çooook teşekkür ederim Allahım.
Ayrıca, yarın kuvvetli sağnak yağış varmış, yeni sildiğim pencerelere yağan o tatlı(!) yağmurun sesini dinleyerek yatarım inşallah.

6 Ekim 2011 Perşembe

Hobiler, fobiler, falan filan

Kıskanç olduğumu farkettim.
Evet.
Ben, hobisi olan insanları kıskanıyorum.
Eskiden örgü örmeyi, dikiş dikmeyi, reçel yapmayı, kitap okumayı hobim zannediyordum.
Ama anladım ki değil.
Çünkü hobi "yaratmayı başarabildiği zamanlarda (adına boş zaman denmesini de doğru bulmuyorum) sana keyif veren uğraşlar" demek bence.
Mesela, "ben bir yelek öreyim ya Hu" deyip, 4 çile yün alıp, her yarattığın zamanda eline alıp 3-5 sıra gitsen gelsen ve bu seni dinlendirse oh şahane bir hobi işte.
Ama ben de böyle mi? Başlangıç amacım yazdığım gibi olmasına rağmen hiç bir zaman bunu böyle sonlandıramadım. İp şişe geçtiği andan itibaren bende "bir an önce bitirmeliyim" gibi bir his oluşuyor, sallamaktan kolum, oturmaktan bi taraflarım ağrıyor, ha gayret de gayret öyle bir strese giriyorum ki anlatamam. Al işte hobi, oluyo bana fobi.
Bir kaç yıl önce, teyzeme özenerek gittim bir dünya yağlı boya malzemesi aldım, ben resim yapacağım diye. Bir heyecan başladım güya, sonra çiçek resmi mi yapsam, böcek resmi mi yapsam, denizi mi çizsem, gökyüzünü mü boyasam vs vs diye aldı beni bir sıkıntı. Zar zor karar verdim başladım, anaaaaaaaaaa o da ne, dal çiziyorum bir tane de üstüne yaprak koyveresim var, olmazzzz konmuyoooooor. Neden; önce çizdiğin dalın bir kuruması lazım 3 gün. Kim dayanır onun kurumasını 3 gün beklemeye? Yok dedim bu böyle olmaz, kurumayı hızlandırır dediler bissürü paraya bir sıvı aldım, sonuç hüsran. Çocuklara ayıp olmasın, kötü örnek olmayayım diye üç beş resmi Allah canımı al diye diye bitirdiysem de anladım ki "cıkkk" bana göre değil resim.
Düşünüyorum "ben sabırsız bir insan mıyım?" diye. Evet söz konusu -iş- ise sabırsızın tekiyim ama anlatamıyorum kendime "bu iş değil leyn hobi hobiiiiiii" diye.
Bir tek ben mi böyleyim diye düşünüyorum çok zaman ama sanmıyorum, dolayısıyla benim acilen çözmem gerek bu konuyu.
Geçenlerde ofisten birileri ile paylaştım dedi ki; e kızım sabahtan akşama çalışıp, sonra eve gelip evlatlara yemek hazırlığı vs derken zamanın, sabrın ve enerjin kalmıyordur da ondan böyle düşünüyorsundur" dedi.
Ama böyle olduğunu da düşünmüyorum zira annem de çalışan bir kadındı ve biz neredeyse üniversiteye gidene kadar (ki o Nuh zamanında tekstil sektörü ya bu kadar gelişmediydi) tüm giysilerimizi annem dikerdi. Örgü gırla giderdi, evimiz hiç yemeksiz ve pastasız kalmadığı gibi, temizlikçi felan da gelmezdi.
Ve en önemlisi, annem her zaman gülümseyen bir yüzle yapardı bunları.
Allahım beni annem gibi yapma imkânın var mı?

30 Eylül 2011 Cuma

Seni sevmekten ne zaman vazgeçtim?

Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak… veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.

Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden “sen” olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim.
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgecmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.

Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.''



"Frida Kahlo"



29 Eylül 2011 Perşembe

Yarenlik

Ah be gönlüm,
Gittiğin yere ne ben gelebiliyorum,
Ne de sana "gitme!" diyebiliyorum.

Ecece

28 Eylül 2011 Çarşamba

Karakalem duygusu


Bir süre ses etmeme kararı aldım,
İliklerime işliyor zira her bir cümle.
Teşekkürler Ahmet...

26 Eylül 2011 Pazartesi

Grisi yoktur aşkın

Ya tam açacaksın yüreğini,

Ya da hiç yeltenmeyeceksin!

Grisi yoktur aşkın,

Ya siyahı, ya beyazı seçeceksin.


23 Eylül 2011 Cuma

Ey Sevgili!

Aşk dediğin beklemektir Ey Sevgili!
Kays gibi Mecnun olana kadar, Hz. Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadar beklemek bekleye bekleye gözden olmak, sözden olmaktır.
Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir, eğer beklenene değecekse. Bilesin!


Aşk; yanmaktır Ey Sevgili!
Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.
Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..
Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!


Aşk; bedel ödemektir Ey Sevgili!
Bülbül, gonca gülü görebilmek için her seher uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini gülün dikenine asmak, kanını akıtmak zorundadır. Ya ben yüreğimi nereye asayım Ey Sevgili.
Çünkü Aşk bedel ister, külfetsiz nimet olmaz.
Beklemek bedel ödemekse eğer hâlâ ödüyorum o bedeli. Bilesin!


Aşk; vazgeçmektir Ey Sevgili!
Mecnun gibi aklından, Kerem gibi bedeninden vazgeçmek. Yardan gayrısından, cümle cihandan vazgeçmek.
Yemeden, içmeden, uykudan uyanıklıkdan ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince.
Senin için senden vazgeçmişim. Bilesin!


Aşk; bilmektir Ey Sevgili!
Bir tek yârı bilmek, onu candan daha aziz bilmektir. Ondan gayrı bildiklerinin hiçbir şey olduğunu dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.
Onun selamı ile gelen bela olsa EyvAllah (c.c.) diyebilmektir.
Kızmana, gülmene, gelmene, gitmene hepsine EyvAllah. Bilesin!


Aşk; susmaktır Ey Sevgili!
Onun güzelliğini, iyiliğini tarif etmeye gücün yetmediği an susmaktır. Kelâmın, kalemin, sözün tükendiği yerde, manayı sessizliğe yükleyip susmaktır.
Artık sustum Ey Sevgili. Bilesin!
Aşk dediğin susup beklemektir,
Aşk dediğin....




Mevlana

22 Eylül 2011 Perşembe

Kısa

Bir gün öleceğimi bildiğim halde yaşamaya devam ediyorsam,
Kaybedeceğimi bildiğim halde savaşmama engel olan ne olabilir ki?
Tabi ki hiçbirşey...

11 Eylül 2011 Pazar

Alkol Etkisi

Telefon çaldı.
Neredeyse ağlayacak gibi bir ses karşımdaki.
Detayları veremeyeceğim ama karşımdaki hiç tanımadığım bir insan bir takım sözlerle şikayetini dile getirmeye çalışıyordu. Şaşılacak kadar konuya vakıf bir görüntü çizmesine rağmen sinirleri gerçekten öylesine bozulmuş olmalıydı ki, neyi nereye şikayet ettiğini karıştırdığı oluyordu. Susturmadan dinledim, arada bir dinlediğime emin olması için "evet dinliyorum, öyle mi?" vs. diyerek. Arada sırada konuşma öyle yerlere gitti ki, hepimizi savcılığa şikayet edeceğini vs de söyledi hatta, yine de dinledim, tepkisiz. Konuşmasının ilk bölümünü tamamladığında;
-Buraya kadar anlattıklarım konusundaki fikrinizi merak ediyorum, dedi.
-Size yerden göğe kadar hak veriyorum, dedim.
Bir an duraksadı,
-Nasıl, anlamadım?, dedi.
-Size yerden göğe kadar hak veriyorum, lütfen anlatmaya devam edin, bana detay verin, dedim.
Sanki devamını unutmuştu.
-Siz bana hak mı veriyorsunuz?, dedi.
-Kesinlikle, dedim.
-Ama ben siz itiraz edip, bir sürü savunma tarzı cümleler kuracaksınız diye tahmin etmiştim, bundan önce aynı şeyleri onlarca kere yaptım ama her seferinde kendimi konuşmanın sonunda, bunca değişik insan aynı savunmayla aynı şeyi söylemeye çalışıyorsa ben Allahın belası bir yaratığım diye hissettim kendimi, dedi.
-Kesinlikle ve samimice söylüyorum, bırakın geçmişi, bugünden itibaren yakalamaya çalışalım "olması gerekeni" size hak veriyorum ama yardımcı olabilmem için devamını bilmeye ihtiyacım var, lütfen devam edin, dedim.
Birkaç cümleyi daha benim ısrarımla kurdu.
-Lütfen, sinir sistemim bozuldu, bana yardım edin!, diyerek kapattı telefonu.
Şikayeti yerinde değerlendirebilmek için, gece önce telefon açıp, müsait olup olmadıklarını sordum, büyük bir keyif ve memnuniyetle "bekliyoruz" dedi.
Ekibimle birlikte çaldık kapıyı.
Yine dinledim.
Ona geçmişte yardım edilememesinin yasal dayanaklarını anlattım, birlikte bir sonuca vardık ki, çözülemeyecek bir durum olmamasına rağmen, çareyi başka yerde arıyordu.
Yaklaşık iki saat boyunca ailenin kendini rahat ve güvende hissetmesi için elimden geleni yaptım. (Bu arada kızım kendi elleriyle yaptığı pudingi bana ikram etmeden uyumayacağını bildiren sms atıyordu, çünkü bu görev ansızın ortaya çıkmıştı)
Olayı yazmaktaki maksadım, elbette "bir şikayet nasıl çözülür?" ya da "insanları anlama sanatı" örnekleri vermek değil elbet. Haddime de düşmez zaten.
Ama anlatılması gereken ve ben her benzer olayda olduğu gibi hatırladıkça tüylerimi diken diken eden bir durum.
En büyük ihtiyacımız ve sorunlarımızın kuşkusuz en büyük çözüm kaynağı; etrafımızda şu ya da bu şekilde bizi dinleyen birilerinin var olmasını sağlamak, bu sayede önemsenmek, birey olmanın hazzını duymak.
İşi şikayet müessesesiyle ilgisi olan herkese önerim, naçizane 20 yıllık iş tecrübemle söyleyebilirim ki; (biz ekip olarak bu yöntemi uyguluyoruz)
*Karşınızdakini sözünü kesmeden dinleyin, göreceksiniz ki, şikayetin % 50'sini hallettiniz.
*Hak verin, göreceksiniz ki şikayetin % 30'unu daha hallettiniz.
*Empati yapın, ona yardımcı olmak için elinizde bir imkân varsa derhal onu kullanın, gidin, görün, dinleyin, durumu siz de yaşayın, göreceksiniz ki şikayetin %10'unu daha hallettiniz.
*Tespit ettiğiniz durumu havale edeceğiniz yere hakkıyla anlatabilin (buna katkıda bulunmak ve algınızı artırmak için bol bol kitap okuyun, blog yazın vs vs), göreceksiniz ki; % 5'ini daha hallettiniz.
*Tüm çabanızı göstererek sonuçlandırdığınız işin durumu hakkında, şikayetçiyi arayıp, samimice durumu anlatın. %5'i de böyle hallettiniz, oldu % 100.
Çıkan sonuç, her zaman istediğiniz ya da olması gereken sonuç olmamış olabilir, tekrar değerlendirilebilir durumlar sözkonusu olabilir, plağı başa sarmak gerekebilir, yorar mı? Başarıya giden hiçbir yolda yorgunluktan bahsedilemez bence.
Amaaaaaaa,
% 100 başardığınız birşeyler de olmuştur bu arada, işte zurnanın benim için zırt dediği nokta da bu;
Karşınızdaki insana, onun "değerli bir birey" olduğunu hissettirisiniz, gözlerindeki mahcup ama bir o kadar da zeferle parlayan ışığı görürsünüz, arada hatırınızda "iyi ki varsınız, siz olmasaydınız ne yapardım ben" vs türünden sözleri hatırlarsınız hayal meyal ve anlarsınız ki;
Evet siz de bir insansınız.
İnsanlık alemi için yaratılan ve herşey emrine amade sunulan o gerçek insanlardan birisinizdir siz.
Dünyada hangi bedelle ölçülür bu haz?
Şükreder ve azmedersiniz, bugün bir insan için daha yararlı olacak gücü ver Allahım; diye dua edersiniz.
Mutluluğun hücrelerinizde alkol etkisi bırakmasının sarhoşluğunu yaşarken.
Çocuklarım yokken, hiçbir insan kuluna yardımcı olamadığı düşündüğüm bir gün geçirsem kendimi kötü hissederdim, o günü boşa geçmiş görürdüm.
Çocuklarım olduktan sonra, boş geçen günlerim varsa eğer işte bunu onlarla yerine getiriyorum, şükür ki tüm etrafımda "iyi bir anne" görülmemin en büyük sebebi bu. Sırrımdı bu benim.
Evet ezcümle; bu hafta hepinize, mutluluğun hücrelerinizde alkol etkisi yapmasını diliyorum, başınız döndükçe pek çok insanın gözleri gülecek bunu biliyorum.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Senfoni Bodrum'da yazıldı bu kez...Hasretle...

O Demişti ki;


"Eylül, bana hüznü çağrıştırmayan bir sonbahar ayı.. Sükûnuyla ruha işleyen bir güzellik saklı içinde. Ayrıca sarışın afetimin iki isminde biri! Son’da da insanı mutlu edebilecek huzurun varlığını kanıtlar gibi!..


Ne güzeldir insanın kalıcı dostlarının olması.. görmesen de gitmesen de… hani o köy gibi!
Ne zaman telefonum çalsa bilirim ki bir dost köyüne çağırmakta beni.. Bazen söz verip tutamamanın ezikliğini yaşarım. Ya bedenin sağlığı bozulmuştur ya da cüzdanın varlığı!!
Bilmezler ama ben zaten her çağrıldığım yere giderim.. hatta hiç çağrılmasam da .. ve gitmemden biraz ürkenler olsa da!! .
Ne güzeldir hayâlde kavuşmak.. Hiç tanımadıklarınla bile kurulan muhabbet!!


Bu eylül isyan bayrağını açan gönlüme söz geçiremedim.. farkında bile olmadan baktım bavul hazırlamakta o gönülde hapsettiğim!.. Bütün bir Eylül.. Ege’den başlayıp mola vere vere sonra çocuklarla buluşup Akdeniz’in kuzey kıyılarının sonuna kadar uzanmaya karar verdim..
Her bir köyden(!) veya kadı'nın köy'üne döndükten sonra sizlere seslenmeyi hayâl ediyorum..
bir müzikle
bir şiirle
bir fotoğrafla
bir kuru merhaba ile…


Sizlerin, benim yazamadıklarımı da okuyacağınızdan eminim.."




Şimdiii...

İşte o fotoğrafların bir tanesi, gönderiyorum bu kıyağımı unutma ey blog...









Bakmayın görüntünün fuluuuğluğuna ;-) Herşey ama herşey çoook netti...

Sağolasın Gülsenim...Kocayüreklim...Ve sayende Nilgün abla, çok yaşa ve hep varol emi?

Parmaklarım daha fazla yazmak istiyor, lakin hâlâ kalbim çarpıyor...

-Yazma! diyor,

-Yaşa, tadını çıkar...