Dün Filiz'le buluştum, hemen iş çıkışı, eve bilem gitmeden...
Ne tatlı geldi anlatamam... Hesapladık 3 yıl olmuş buluşmayalı...
Antakya Mutfağı olarak yeni açılan bir yere gittik, Marina'da. Bi tane de 35'lik süledik (sülemesi ayıp) kendimize. 5 saat su misali aktı geçti. Eve gittiğimde bi mesaj yazmış bana "bir dahaki buluşma için 3 yıl bekletme tamam mı?" diye.... Zaten gevşemiş, rahatlamışım bu mesaj nasıl güzel içimi okşadı tarif bile edemem.
Sonuç: arkadaşlarımla daha sık buluşmaya ant içtim :))
Ve fekat olayın heyecanı nasıl bir sardıysa tek kare resim bile çekmemişiz yine, adet olduğu üzre... Bir tek bu kısmı sevmedim...
Eskiden de şimdi de haliyle iş arkadaşlarımla günün büyük bölümünü geçirdiğimden mütevellit, sosyal ortamlarımız da yine aynı arkadaşlardan oluşmaya başladı. Sonrada eski iş arkadaşları, yeni iş arkadaşları olarak çeşitlendi bu kitle. Ama sonuç olarak dışarılarda buluştuğumuzda da sohbet konusunun, her bi şekilde de olsa, dönüp dolaşıp büyük yoğunlukla yine işe bağlanır olmasından bunalmıştım ben belkide. Sonra bu buluşmalar amaçlandığı gibi rahatlama, hoş bir dilim gibi geçmemeye başlayıncada otu boku bahane eder oldum hem kendime, hem onlara. Niye yazıyorum bunları, mesela yukardaki 3 yılı açıklamak için, ki Filiz eski iş arkadaşımdı ama hiç sıkılmadığım, saygı duyduğum, her yönden çok donanımlı bir arkadaşımdı. Filiz'le çıkıyorsun da bizimle çıkmıyorsun gibi söylenmelerde duyunca ben, şimdi tak diye evet bunun da etkisi oldu diyemesem de ne bileyim acaba belki de içimde bir yerlerde bir kısıtlanmışlık yarattım mıydı... Oluyor çünkü böyle şeyler...Yeri gelince hepimiz "amaaannn kim ne derse desin der geçerim" cümlesini kursakta, gerçek bu diil efenim, kendimizi kandırmaya da gerek yok. Bal gibi kim ne der, takıyoruz. Genetik kodlamamız böyle...Iyykk çirkin...Ama gerçekleşen bu... Doğru mu, tartışılır... Neyse fazla da analitiğe girmeye gerek yok şimdi zaten.
Geçenlerde bi hafta sonu Yalıkavağa gitmiştik, kahve içmeye... Çok beğendiğim Yalıkavak Marina, akşam üstü saatlerde manzarasıyla da gerçekten gözlere şölen sunan bir yerdir benim için. Bağlı duran yüzlerce teknenin önünden geçerken hep durup düşünürüm, "bunun sahibi acaba yılda kaç güncük geçiriyordur burada?" filan diye mesela. Çünkü kiminle konuşsam 12 ay maaş alan kaptanları var her birinin ama sahipleri yılda maksimum 10 gün geçiriyorlar toplamda. Nadiren 15 gün... Yazık valla ya, ülke ekonomisine safi zarar. Hayır madem 11,5 ay binmeyeksin o teknenin üstüne, ne diye alırsın manyak herif? Ya da ben her hafta 2 günümü en azından geçirebilir durumdayım, bana niye ondan vermezsin hey Allah'ım? (Elif bu aşamada hep şöyle der: hadi anne hadi, sen yine Allah'la tartışmaya girmeden gidelim biz burdan)
Neyse işte orası şurası;
Yarın küçük kızımcığım gelecek inşallah, ona yemek yapsam bu akşamdan çok iyi olacak. Ne yapayım biliyor muyum:hayır...
Hadi ben gittim...
Ne tatlı geldi anlatamam... Hesapladık 3 yıl olmuş buluşmayalı...
Antakya Mutfağı olarak yeni açılan bir yere gittik, Marina'da. Bi tane de 35'lik süledik (sülemesi ayıp) kendimize. 5 saat su misali aktı geçti. Eve gittiğimde bi mesaj yazmış bana "bir dahaki buluşma için 3 yıl bekletme tamam mı?" diye.... Zaten gevşemiş, rahatlamışım bu mesaj nasıl güzel içimi okşadı tarif bile edemem.
Sonuç: arkadaşlarımla daha sık buluşmaya ant içtim :))
Ve fekat olayın heyecanı nasıl bir sardıysa tek kare resim bile çekmemişiz yine, adet olduğu üzre... Bir tek bu kısmı sevmedim...
Eskiden de şimdi de haliyle iş arkadaşlarımla günün büyük bölümünü geçirdiğimden mütevellit, sosyal ortamlarımız da yine aynı arkadaşlardan oluşmaya başladı. Sonrada eski iş arkadaşları, yeni iş arkadaşları olarak çeşitlendi bu kitle. Ama sonuç olarak dışarılarda buluştuğumuzda da sohbet konusunun, her bi şekilde de olsa, dönüp dolaşıp büyük yoğunlukla yine işe bağlanır olmasından bunalmıştım ben belkide. Sonra bu buluşmalar amaçlandığı gibi rahatlama, hoş bir dilim gibi geçmemeye başlayıncada otu boku bahane eder oldum hem kendime, hem onlara. Niye yazıyorum bunları, mesela yukardaki 3 yılı açıklamak için, ki Filiz eski iş arkadaşımdı ama hiç sıkılmadığım, saygı duyduğum, her yönden çok donanımlı bir arkadaşımdı. Filiz'le çıkıyorsun da bizimle çıkmıyorsun gibi söylenmelerde duyunca ben, şimdi tak diye evet bunun da etkisi oldu diyemesem de ne bileyim acaba belki de içimde bir yerlerde bir kısıtlanmışlık yarattım mıydı... Oluyor çünkü böyle şeyler...Yeri gelince hepimiz "amaaannn kim ne derse desin der geçerim" cümlesini kursakta, gerçek bu diil efenim, kendimizi kandırmaya da gerek yok. Bal gibi kim ne der, takıyoruz. Genetik kodlamamız böyle...Iyykk çirkin...Ama gerçekleşen bu... Doğru mu, tartışılır... Neyse fazla da analitiğe girmeye gerek yok şimdi zaten.
Geçenlerde bi hafta sonu Yalıkavağa gitmiştik, kahve içmeye... Çok beğendiğim Yalıkavak Marina, akşam üstü saatlerde manzarasıyla da gerçekten gözlere şölen sunan bir yerdir benim için. Bağlı duran yüzlerce teknenin önünden geçerken hep durup düşünürüm, "bunun sahibi acaba yılda kaç güncük geçiriyordur burada?" filan diye mesela. Çünkü kiminle konuşsam 12 ay maaş alan kaptanları var her birinin ama sahipleri yılda maksimum 10 gün geçiriyorlar toplamda. Nadiren 15 gün... Yazık valla ya, ülke ekonomisine safi zarar. Hayır madem 11,5 ay binmeyeksin o teknenin üstüne, ne diye alırsın manyak herif? Ya da ben her hafta 2 günümü en azından geçirebilir durumdayım, bana niye ondan vermezsin hey Allah'ım? (Elif bu aşamada hep şöyle der: hadi anne hadi, sen yine Allah'la tartışmaya girmeden gidelim biz burdan)
Neyse işte orası şurası;
Yarın küçük kızımcığım gelecek inşallah, ona yemek yapsam bu akşamdan çok iyi olacak. Ne yapayım biliyor muyum:hayır...
Hadi ben gittim...
Eylül 2012'den beri buluşamadık ya biz de:(
YanıtlaSil