Hafta sonu çocuklarla ne yapılır? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hafta sonu çocuklarla ne yapılır? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2011 Pazartesi

Öğrenme saati 04.12.2011

Hafta sonu çocuklarla yaptığımız öğrenme saati etkinliklerimize dün bir yenisini daha ekledik.

Elifimin konusu; "beyaz hayvanlar"dı.
Doğrusu ben bugüne kadar aslan ve kaplanların beyaz renkli olabileceğini hiç duymamıştım. Hani Kenan Işık sorsa aşağıdakilerin hangisi beyaz tüylü olamaz diye şıppadanak söyleyebilirdim aslan yada kaplan şıkkını.


Daha birçok şey öğrendik bu beyazlık hakkında, bir daha bir daha yazmayayım diye ilgisi çekenleri Elif'in sayfasına davet edeyim, kendisi de sevinsin ;-)

Zeynebimin konusu, -evde aşure de pişince hafta sonu- Aşure Günü nerden çıktı? konusu idi. Özellikle ablası çok merak etmişti, demek ki ben bugüne kadar anlatmamışım, Zeynep bu görevi üstlendi, iyi de oldu. Artık hiç unutmayacaklar eminim ve bir geleneğin daha kızlarım tarafından da bilinip, kısmetse büyüdüklerinde devam edeceklerini hissetmek bana ayrıca iyi geldi.
Benim de yeni öğrendiğim şey şu oldu ki; Hz.Muhammet (SAV) aşure gününü oruçla geçirmeyi buyurmuşlarken, Ramazan ayının oruçla edası emri gelince, "ümmetime yük olmasın aşure orucunu isteyen tutsun" demesi oldu.
Zeynep bize Muharrem ayının 10.gününe denk gelen bu günde oruç tutmanın faziletlerini de anlattı.
Oldukça iyi hazırlanmıştı onun için buraya kopyala yapıştır yapıp emeğini üslenmek istemedim Bu akşam bu geniş çalışmayı Zeynebin sayfasında göreceksiniz zaten.

Babamızın konusu "altın oran" idi.
Kısaca şöyle tarifledi bize çizerek:

Altın Oran; CB / AC = AB / CB = 1.618; bu oranın değeri her ölçü için 1.618 dir.

Rönesans sanatçıları Altın Oran'ı tablolarında ve heykellerinde denge ve güzelliği elde etmek amacıyla sıklıkla kullanmışlardır. Örneğin Da Vinci, Son Yemek adlı tablosunda, İsa'nın ve havarilerin oturduğu masanın boyutlarından, arkadaki duvar ve pencerelere kadar Altın Oran'ı uygulamış, bunu bilmiyordum.

Örneğin, 1970'lerde Roger Penrose, o güne kadar imkânsız olduğu düşünülen, "yüzeylerin beşli simetri ile katlanması"nı Altın Oran sayesinde bulmuş.
AOBesgen.jpg  AOBesgen1.jpg      

Beşgenin karşılıklı köşeleri birleştiğinde, 
AOYildiz.jpgoluyor. Bu yıldız altın yıldız. Bu yıldızın içinde bulduğunuz tüm üçgenler mesela onlar da altın üçgen oluyormuş böylece.




Resimde gördüğünüz piramitler, bazı tablolar, bu orana göre yapılmış. Tabi Allah'ın yarattıklarına baktığınızda da bu oranı görüyorsunuz mesela salyangoz kabuğu, mesela ay çiçeğine çekirdeklerin sarmal sıralanışı. Ve daha bir sürü şey. Ne büyük mucize!

Örneğin;

Leonardo da Vinci insan vücudundaki ölçüleri belirlerken altın oranı kullanmıştır.
Şöyle ki;


Parmak ucu-dirsek arası / El bileği-dirsek arası,
Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe / Kafa boyu,
Göbek-baş ucu arası mesafe / Omuz hizasından baş ucuna olan mesafe,
Göbek-diz arası / Diz-ayak ucu arasıYüzün boyu / Yüzün genişliği,
Dudak- kaşların birleşim yeri arası / Burun boyu,
Yüzün boyu / Çene ucu-kaşların birleşim yeri arası,
Ağız boyu / Burun genişliği,
Burun genişliği / Burun delikleri arası,
Göz bebekleri arası / Kaşlar arası.
...ve daha birçok oranlara baktığınızda Altın Oran'ı göreceksiniz. 

Vücudumuzun ve doğadaki her şeyin asla bir tesadüfle değil, akıl almayacak ölçüde bir düzenle yaratıldığını bilmek beni her zaman çok etkilemiştir. "Tanrı'nın olmadığını-haşâ-" savunanların, altın oranı bilmediklerini yada anlamadıklarını düşünmüşümdür hep.
Çocuklar ilk defa öğrendi ve müthiş etkilendiler, ben bilgilerimi tazeledim, iyi oldu. Umarım size de bir hatırlatma olmuştur.

Benim konum,
Helen Keller-Anne Sullivan'ın hikâyesi idi.
                              
Sizler bilirsiniz, hani 19 aylıkken geçirdiği bir ateşli hastalık sonucu kör, sağır ve dilsiz olan Helen'in, öğretmeni Anne Sullivan sayesinde Almanca, Latince, Fransızca ve Rusça'yı şahane bir şekilde öğrenen, bizlere ders verecek nitelikte bir yaşam öyküsünün sahibi Helen.
Bir gün, ormanda, parklarda gezintiye çıkan bir arkadaşına heyecanla sormuş:

“Haydi anlat, neler gördün ormanda?”

Arkadaşı Helen’in bu heyecanını anlamaktan uzak “Hiçbir şey” demiş: 
“Herkesin bildiği sıradan şeyleri gördüm." Helen aldığı yanıt karşısında büyük bir düş kırıklığı yaşamış ve arkadaşı adına çok üzülmüş.
“Ben New York'un müzelerinde dolaşırken dokunduğum eşyaları keşfetmekten inanılmaz bir heyecan duyuyor, sözcüklerle anlatılmayacak kadar büyük bir mutluluk yaşıyordum. Sen nasıl oluyor da görme engelli olmamana karşın çevrendeki güzelliklerin ayırdına varmıyorsun?" diye sormuş.

Helen kendisi yaşamı parmak uçlarında hissederek yaşarken, fiziksel engelleri olmamasına karşın “görmeden, duymadan” yaşayanlara şöyle sesleniyor:

“Yalnızca üç gün daha görebileceğinizi düşünün. Nasıl tüm ayrıntıları gördüğünüzü anlayacaksınız. Üç gün daha işitebileceğinizi düşünün. Her bir sesin, her bir notanın nasıl özlemle ruhunuza dolduğunu göreceksiniz. Yaşanacak üç gününüz kaldığını düşünün. Yaşamın tüm saniyelerini nasıl özlemle yaşadığınızı göreceksiniz."

Sonra konuya şöyle devam ettim,

Kimin öyküsü olduğunu söylemeden başladığım anlatımın sonunda sizce bu kimin yaşam kesitleri olabilir dedim;
Çocuklar bir sürü isim saydılar.
Onlara "hayır, size Mustafa Kemal'in yaşamından kesitler sundum" dediğimde, yüzlerindeki şaşkınlığı görmenizi isterdim. Tam bir şok...
"Demek ki!"dedim;
"Dünya çapında isimleri olan tüm büyük insanlar, nelerle nelerle savaşarak, tabiri caizse sürünerek gelmişler oralara, çalışmışlar, çok çalışmışlar ve asla pes etmemişler. Benzer performansı sizden de bekliyorum :-)"
Allah herkese önce sağlık sonra da çalışma azmi versin, versin ki ülkemin sırtı yere gelmesin!
Bizden bu kadar, hoşçakalın...

27 Kasım 2011 Pazar

Bu hafta neler öğrendik?

Hafta sonları yaptığımız evcek yaptığımız bir etkinlik var.
"Öğrenme Saati"
Herbirimiz 15 dakika içinde, bize ilginç gelen konu hakkında diğer aile bireylerimizi bilgilendiriyoruz.
Konu seçimi kendimize ait, ne ilgimizi çekiyorsa, güncel olabilir, olmayabilir; "mutlaka aklımızın bir yerinde bulunmalı" dediğimiz türden.
Farkettim ki daha önce burada bundan hiç bahsetmemişim.
Bizim çok faydalı ve ailece güzel bir paylaşım olarak gördüğümüz bir etkinlik haline geldi, deneyen olabilir ve bundan haberimiz olursa çok da hoşumuza gider doğrusu.

Elif'in konusu "köpekbalıkları" idi. Çok güzel hazırlanmıştı çünkü bu, onun özel ilgi alanı.

Aklımda kalan ilginç şeyler şunlardı;
*Köpekbalıkları ters çevrildiğinde bayılırlarmış. Tekrar çevrildiklerinde baygınlıkları hemen geçer ve etkinliklerine devam ederlermiş.
*Burunları çok hassasmış.
*5 sıralı bir diş yapıları var. Bir diş kırıldığında en geç 1 hafta içinde yenisi oluşmuş oluyormuş.
*Yüzlerce türü olmasına rağmen, çok azı insanlar için tehlikeliymiş. (Ben hepsi bizi yer zannederdim mesela)
*Dünyadaki en büyük köpekbalığı "balinaköpekbalığı" ve asla et yemezmiş, bir gün içinde tonlarca planktonla beslenirmiş.
*En tehlikeli köpekbalığı, "büyük beyaz"mış. Ve sadece büyük beyazların dişisi erkeğinden daha büyük boyutta imiş.
Anlatırken zaman zaman Elif'in gözlerini ayırarak ve heyecanla anlatması müthişti.

Zeynebin konusu "tavşanlar" idi. Bebekliğinden beri tavşanları çok sevimli buluyor.

*Gözlerine ışık tutulduğunda donakalıyorlarmış. Çünkü "etkinliklerini gece sürdüren memeliler" sınıfında olduklarından, gözlerindeki retinada çubuk şekilli görme hücreleri daha fazla imiş. (Gündüzcü memelilerde ise retinadaki konik görme hücreleri daha fazla) Çubuk şekilli bu hücreler ani ve yüksek bir ışık kaynağı ile karşılaştıklarında geçici körlük oluşturdukları için tavşanlar da kendilerini tehlikelerden korumak amacıyla  donakalıyormuş.
*Tavşanlar her doğumda 2-8 arası yavru doğuruyorlarmış. Hamilelik süreleri 30-40 gün arası. Normalde otobur olmalarına rağmen, yavrularını yeteri kadar  besleyemediğine inanan anne tavşan, en zayıf yavrusunu öldürüp diğerlerine besin yapıyormuş.(Iyyyk)
*Ortalama ömürleri 6-7 yılmış.
*Yediklerini iki kere sindirirlermiş.
*Tavşanlar "kemirgen" ailesine değil, "tavşangiller" ailesine aittirler ve genetik olarak atlarla akrabalıkları varmış.
*Tavşanlar sosyal hayvanlardır ve yalnız kalırlarsa depresyona girebilirlermiş.
Resimlerle zenginleştirilmiş, zaman zaman merak etsek de bir türlü araştırmadığımız türden bir konu olduğu için çok güzel bir sunumdu bizim için. 

Babamızın konusu, Edison ve Nikola Tesla arasında yaşanmış kelimenin tam anlamıyla “Akım Savaşları” idi.
Edison'a "vay hain!" dedik ara sıra.;-,)
Edison'un adını kuşkusuz hepimiz bilmemize rağmen, Tesla adını hemen hiç duymadık.
Halbuki; Edison, akım savaşlarında doğrusal akım tarafını oluştururken, Tesla da alternatif akım tarafındaymış.
Alternatif akım ve elektriğin kablosuz taşınması konusunda hayli önemli buluşlara imza atan Tesla, kendisine inanacak ve sponsor olacak kişi/kişler bulmakta çok zorlanmış. Çünkü buluşlarının esası deneme-yanılma yollu deneyler yerine, teorik bulgulara dayanıyormuş.
Günlerden bir gün, Tesla büyük bir heyecanla çalışmalarından Edison’a söz etmiş. 
Edison, Tesla'ya  böyle teorik çalışmalarla vakit harcaması yerine onunla birlikte çalışmasını önermiş.
(Niyeyse Tesla'yı fazlaca kendime benzettim, bu zamana kadar bir fikrimi söylediğim herkes bana kendisiyle çalışmamı önerdi ;-)
Edison o yıllarda kurduğu şirket ile (General Electronics) şehirlere doğrusal akım kullanarak elektrik üreten santraller inşa ediyormuş. 
Fakat bu santrallerin ürettiği akım kısa mesafelere iletilebildiği için ve tam verimli çalışmadığından dolayı o yıllarda Amerika’da sık sık elektrik kesintileri yaşanmaktaymış. 
Tesla, Edison’un yanında çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra santrallerdeki sorunları çözmeyi başarmış. Ancak Edison’un kendisine söz verdiği ücreti talep ettiğinde Edison şaşırmış bir şekilde; “tam bir Amerikalı gibi düşünmeye başladığında Amerikan şakalarından da anlayabileceğini” söylemiş ve bir ücret ödememiş. Tesla derhal istifa etmiş. 
Oysa,
Florasan lambayı, neon ışıklarını, hız ölçeri, otomobillerdeki ateşleme sistemini, radarın temellerini, elektron mikroskobunu ve mikrodalga fırını Tesla’nın bulduğunu kaç kişi biliyor acaba?
Bugün Tesla’nın bu kadar çok tanınmamasının en büyük sebeplerinden biri Edison’un ona karşı bir karalama yürütmesiymiş. 
Ayıp etmiş valla Edison. 
Tesla, Ocak 1943’te beş parasız öldüğü zaman çalışmalarını not ettiği kağıtlara FBI tarafından el konularak bunların günışığına çıkarılması da engellenmiş. Edison'un çabalarının bir sonucu olarak.
Babamıza teşekkür ettik, Tesla Amca'ya rahmetler diledik, hakikaten çok ilginç geldi konu yavrulara da.

Benim konum, "Fazıl Say" idi.
Zaman zaman abidik gubidik insanların magazin malzemesi yapmaya çalıştığı, müziğin dahi çocuğu Fazıl Say.
Bilgileri esas olarak derlediğim yer Hasretsenfonileri'nin bu yazısı idi. 
“Fazıl”, meğer Fazıl Say’ın dedesinin adıymış.
Matematikçi Fazıl Bey ile felsefe öğretmeni Nüzhet Hanım, 1930/1940’ların çoğu aydın ailesi gibi, daha Ahmet doğmadan eve bir Alman piyanosu almışlar.
Ahmet Say, savaş yıllarında Yahudi bir “matmazel”den piyano dersleri alarak büyümüş. 
Annesi, ilerde ünlü bir piyanist olacağını düşlüyormuş. 
Babası ise “İki bilinmeyenli denklem çözemeyen, Thomas Moore’dan, Voltaire’den habersiz bir çocuk piyanist olamaz” diyormuş.
...
Bu konuyu seçme sebebim kesinlikle babanın bu düşüncesi idi. Ne bileyim beni çok etkiledi ve Fazıl Say'ın boşuna Fazıl Say olmadığını, genetik mirasının da ne denli güçlü olduğunu anlattı bana. Sevgili Gülsenim; sana çoook teşekkür ederim.

Anlatımlarımız bittiğinde, üzerine yorumlar yaptık, düşündük, eğlendik.
Şimdi, önümüzdeki haftanın öğrenme saati için,  herkesin ilgisini çekecek, faydalı olabilecek yeni konular aramaktayız.