31 Ekim 2012 Çarşamba

Pastane Poğaçası

Küçük Zeynebimiz gece gece pastane poğaçası ister de annesi hayır der mi?
Keşke, dese belki ama ııı ııııh, diyemem ben!
Ama hamuru kendisinin yoğurması şartıyla girişildi bu işe.



Tarifimiz için kaynağımız defneylebirlikte idi. Kendisine en derin sevgilerimizi iletiyoruz.
Şööle yapıyoruz efenim,
Bir çay bardağı ılık suya bir tatlı kaşığı şeker koyup eritiyoruz ve kuru mayayı ekleyip 10-15 dk kabarmasını bekliyoruz.
Hamur yoğurma kabına yaklaşık iki su bardağı kadar un ekliyoruz.
Ortasını havuz gibi açıp mayayı koyup karıştırıyoruz.
150 gram kadar becel margarini,2 yumurtayı (birinin sarısını üstüne sürmek için ayırıp),tuzu ekleyip yoğuruyoruz.
Un gerekiyorsa biraz daha ekleyebilirsiniz.Tüm mayalı hamurlarda olduğu gibi yumuşak bir hamur elde etmeliyiz.
Daha sonra 30 dakika mayalandırıyoruz. Mayalandıktan sonra hamurdan parçalar koparıp peynirli harcımız ortasına koyup kapatıyor ve yuvarlıyoruz.
Üzerine 1 tatlı kaşığı sıvı yağla karıştırdığımız yumurta sarısını sürüp üzerine çatalla izler yapıyoruz.
Bu şekilde de tepside 1-2 saat mayalanmaya bırakıyoruz.
Önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında kızarana kadar pişiriyoruz.Sonuç gerçekten harika idi.


Ben daha "durun tepsinin resmini çekicem, makine nerede" felan derken ki durum gördüğünüz gibidir.
Bundan sonra evimize pastaneden hazır poğaça gelmemesi üzerine and içtik. İşte bu kısım iyi mi oldu benim için yoksa kötü mü pek seçemedim ama...
Kalın sağlıcakla ve mutlaka deneyin. ;-)

30 Ekim 2012 Salı

Küpe çiçeği yapımı

Bazı çiçeklere anlamlar yüklerim ben.
Papatya, umutlarımdır mesela.
Gül, maneviyatım.
Düşündüm de küpe çiçeğini ne kadar sevdiğimi, "benim ondan niye yok" dedim.
Malum önemli bir şeydir küpe çiçeği. Herkesin kulağına küpe olması gereken olmazsa olmazlar vardır, baktıkça o değerler hatırlanmalıdır, hatırlandıkça çiçekler coşturmalıdır gönüllerde, bundan sebep evin bir köşesinde bir küpe olmalıdır.
Malum canlısı için mevsim uygun değil.
Dedim ve evde olan iplerle acaba bir küpe çiçeğim olur mu dedim.
Bu çiçek çıktı ortaya,



Yapmak isteyen olursa resimler yol gösterecektir herhalde,


Küçük pembe kısmı elimde verevine kıvırdım ve yine verevine kıvırdığım büyük parçanın içine diktim. İp en alta geldiğinde, esas kısmın sap olan ince yuvarlağının içinden geçirerek tam ortasına monte olmasını sağladım.
Dış kısım renginden küçük tohumlar yapıp ucuna da zincir çekerek ipi biraz fazla kesip, ucuna iğne geçirip, aynı mantıkla diktim.





Sapın en uç kısmına minnacık bir halka yaptım belki bir deriye geçirip kolye yaparım diye ;-)
Gittim ben.

29 Ekim 2012 Pazartesi

29 Ekim gazı

Ruhunu teslim edeli 20 sene olan babaannem anlatırdı.
Genç kızın biri oturmuş, hüngür hüngür ağlamaya başlamış.
Sesini duyan ev ahalisi, konu komşu toplanmış gelmişler genç kızın başına.
-Hayırdır evladım, n'oldu, nedi ağliin sen?
-Oyyyy oyy, ben ağlamiyim de kimler ağlasın! Oyyy oyyy ne talihsiz başım var...
-Hayırdır kızım, n'oldu, bi anlat hele! Kendinden geçeceksin höyküre höyküre ağlamaktan!
-Şimdi, demiş kız.
-Bi düşünün hele!
-Neyi düşünek kızım?
-Şimdi ben bekarım ya,
-Eeee heee,
-Şimdi benim göğnüm bir yağız delikanliye düşse, sona onun da bağa göğnü düşse evlensem, çoook da mutlu olsam, bi oğlum olsa adını da Salman koysam...
-Eeeeeeeee?
-Salman yürümeye başlasa, ana beni piknağa götür dise, ben de herifi ikna edip götürsem çocuğu piknağaa...
-Eeeeeeeeeeee?
-Ora dere kenarı bi yer olsa, etrafında da otlayan kuzular olsa...
-Eeeeeeeeeeeeeeee?
-Salmanım kuzularla oynayam diye koşsa dursa dere kenarında... Bi denesini çok beğenmiş olsa, onu sevmeye yanına gitse, sevem derken dereye düşse n'oluurrrrr? Vayyyyy başıma gelenler anaaaaaaam!
-Kız dur bi hele, n'olur ki çıkıverir dereden Salman!
-Yok yok nerden çıkcek? Salman yüzme mi bilir a dostlar? Salman derede çırpına çırpına boğulur da ölür gideeeeerrrrr! Ardından bubası atlar, o da yüzme neyin bilmez ki o da çırpına çırpına boğulur gideeeerrrr!
-Eeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee?
-Eeeee si mi adostlar? Pikniğa diye gidip iki cenaze verip gelir de bu kız, himdi oturup ağlamaz mı halınaaaaa? Oyyyy oyyyyyyyyyyyyyyyy! Vay Salmanım vayyyyy! Daha anan doyamadıydı sağa yavrımmmm... Daha anan bubağa da doyamadıydı yavrımmm! Oyyy oyyy, ben nası dayanem Allahımmm!

Ahali ne diyeceğini şaşırır. Kız bekardır. Ne evlilik vardır, ne çocuk. Ne pikniğe gidilmiştir, ne ölüm gerçekleşmiştir. Sessizce ayrılırlar ordan, anacığına "geçmiş ossun, gızın halı hal diyel" diyerek...
Hikayenin adı "vay Salmanım vay" diye geçer bizim oralarda.
Babaannem fol yok yumurta yok durumlarında bilhassa ve bıkmadan anlatırdı bize.

Misal o misal.

Olay çıkarsa şu şu şu önlemleri alırız ve asayişi aslanlar gibi sağlarız diyebilecek yetkide olanlar, -bi ihtimal- olay çıkacak diye millete bayram yapmayı yasaklarsa, durumları Vay Salmanım vay'dan daha öte değildir.
Toplaşan halk kendi halkındır, kime gaz sıkarsın, kime tazyikli su sıkarsın, sen kendini ne sanırsın? Yoksa sıktığın gaz kendi gazın mıdır hani hazımsızlıktan kaynaklanan?
Bu millet bunca sene hangi 29 Ekim'de olay çıkarmış Hacccıı?

Bu şartlar altında dahi, bugün bu bayramı kutluyor olmak anamızın ak sütü gibi ak ve helaldir bize oysa.
Millî bayramdır adı.
İnce ayarımızdır, hassastır.
Namustur.
Ve de şereftir.
Kutlu olsun ey halkım, en güzel bayramın! Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak!
















28 Ekim 2012 Pazar

Cath Kidston, Punch, Pankek vesaire

Garip bir kuş gibiydim felan filan ama bayram tatilini bu şartlar altında kendimce gayet verimli geçirmekle kendimi kutladım.
Sabanan missler gibi pankek yapmışım ev ahalisine, afiyetle yenmiş.


Dün yine Öykülerle beraber Yalıkavağa pikniğe gittik.
Fekat rüzgâr bir ara kendini Maykıl Şumaher ile yarıştırmaya kalkınca yemeklerimizi yediğimiz gibi Türkbükü'ne Öykücüğümüzün evine gittik. En nihayetinde bu fakir daha birkaç ay önce dış kulak enfeksiyonundan hüngür hüngür günlerce ağlamış bir fakir, korkar öyle rüzgardan müzgardan. Eliflerde, Piley steyşında daha doğrusu muuuv'da bi oyunlar vardı ki biz büyükler çocuklara birer tur oynattırıp kendimiz oynamak için neler yapmadık. ;-) Bu arada konuştuğumuz konuda şu oldu ki Hakan ve Elif ile, alem neler neler yapıyorken biz hala yok bayramı mı yasaklasak yok bilmem ne mi yapsak diye halkı galeyana getirecek her tür iş ile iştigal ederken elin Capon'u, Amerikalısı yapmış yapacağını, behey behey behey! Ama yine de bir ara içim coştuysa da bu aleti kesin almamam lazım diye düşündüm. ;-)))

Tatilden istifade punch işi masa örtümü bitirdim. Kenar köşelerini ise bile özene bözene yaptım valla. Biraz önce ütüledim aman bi hoşuma gitti, sormayın gitsin. Eeee ne de olsa kuzguna yavrusu güzel görünür ya ;-) Misal o misal işte.
Punch (panç) işi nakışın püf noktalarından size burada bahsetmiştim zaten. O yüzden detayları bırakıp görsellere geçiyorum. Ama yine de sorularınız olursa eğer ilk fırsatta cevap ve şablon verebilirim. Köşelerine bir takım süs işlemeler düşünüyorum ama sonra acaba sade mi kalsa diyorum,






Sonacıma gelelim uzuuun zamandır hayran hayran seyredip de başlamak için sabırsızladığım Cath Kidston işlerime. Bu harika şeyleri Derya sayesinde çok sevdiğimi itiraf etmeliyim. Hani var ya bizim Derya, Çınar'ın annesi, Derya Kuzusu. Buradan sana çoook teşekkür ederim Deryacım.

Cath Kidston bir İngiliz markası ve ne yazık ki Türkiye'de sık rastlayabileceğimiz türden bir marka değil. Mesela benim hiçbirşeyim yok aramama rağmen. Özelliği kanımca odur ki; desenlere bakmak huzur ve mutluluk veriyor. Sanmam ama hala bilmeyen varsa ahanda hemencecik o sağ tarafta gördüğünüz desenler CK'dır kısaca. ;-)
Neyse, şimdi yorumlara açık olan sevgili Cath Kidston örtüm;





Acayip çok hoşuma gitti işlemek.
Hele hele o CK puantiyeleri yok mu, sabaha kadar işleyebilirim...
Neyse işte şimdilik göstereceklerim bu kaa.
Görüşürüz.


25 Ekim 2012 Perşembe

Bayram kutlama şeysi

Manevi boyutu hayli fazla olan bu bayramda da,
Anneciğimin buğulu ve bensiz sesi yine içimi titretti.
Kızlarıma sarıldım.
Dayıcığıma ve oğlucuğuna sarıldım ve de bitti.
Her güzel şey gibi.

Siz blogdaşlarıma; bitiremeyeceğiniz kadar güzel ve sağlam birlikteliklerle dopdolu bayramlar diliyorum.


23 Ekim 2012 Salı

Bodrum'da ilk yağmur falan filan

Dün Bodrum ilk sonbahar yağmurunu gördü.
Her yer toprak kokusu doldu, kendini bayram misafirlerine hazırlıyor olsa gerek.


Her ilk yağmur akşamı olduğu gibi eve dönünce elceğizlerimle yaptığım un tarhanası çorbası pişirdim.
Dibine tarhananın kendisinden bir yemek kaşığı alır, iki diş doğranmış sarmısakla, zeytinyağında şöyle kokusu çıkana kadar kavurup suyunu öyle ilave ederim ben. Kavrulmuş un kokusunun neredeyse her çorbaya acayip yakıştığını düşünürüm. Pişmeye yakın bir bardak süt de mutlaka katarım. Üzerine de karabiberle, kırmızıbiber de oldu mu ohhhh, afiyetle yensin işte daha n'olsun dimi yani ;-) Hele de yanında ev yapımı tavuk döner ve pilav da varsa akşam yemeği işi tamamdır bitmiştir.


Güzel bir "yer gök aşk" akşamı için gerekli hazırlıklar bittikten sonra, şahane sanatçı Işıl Yücesoy'un hiç hoşlaşmadığım Hamiyet rolünün ekrandaki şu görüntüsü, dışarıdaki yağmura eşlikte ettirdi ya beni, pes.
O anda Ali Ömer'e "n'olur git ve Havva'dan özür dilediğimi, kıymetini bilemediğimi, beni affetmesini istediğimi söyle yavrum" diyordu.


Hayat işte. Sen onca kötülüğü yapıp, bir de kesene kalır mı sandıydın Hamiyetim canavarım...

Ay sonra bir de şu görüntü vardı; Sultan Hanımınan Reşit Bey'in. Reşit evlenme teklifi edince yağniii Sultan Hanımın süzüm süzüm süzüldüğü görüntü.


Hayatın içinde kaybettikleri zamanları arayanların o naif telaşıydı gördüğüm.

Gülyüzlüm kitabını bitirmeme az kaldı. Büyükler için yazılmış Kemalettin Tuğcu tadındaydı diyebilirim. Valla her sayfada çocukluk günlerime dönüp, "salya sümük okuduğum o içli kitaplar mı bizim neslin bazılarını bu kadar duygusal yapan sebep" diye düşünmeden de edemedim.

Şimdiii...
Bundan sonra mandalinalarımız olmaya başlar. En kokulusundan, dalından koparıp yemecesine. Kilin deriz burada o cinse ve hiç bir yerde olmaz buradan başka ve buradan gitmedikçe.


Bu sene mandalina da kurutacağım fırında. Geçen seneki portakal kurularımı ben ve arkadaşlarım çok sevmişti. Nasıl dı için tık.tık

Yarın tatil ilan edildi edilmesine de bu ne demek? Ecehan evde bayram temizliği yapacak. Sanki çok gelenim gidenim varmış da ben burada yalnız değilmişim gibi. Arkadaşlarım desen ya kalabalık aileler birbirlerini zor görüyorlar ya da burada değiller. Olsun ama ben annemden gördüğüm tüm alışkanlıkları seve seve devam ettirmekten yanayım. Kimse gelmese de evim de bayrama hazırlanmalı.
Punch işi masa örtümün köşelerini bitirdim. Ortası boş kalması diye şimdi de orta motiflere başladım. Bayramda bitiririm.
Cath Kidston işi için hazırlıklarım bitti ama şu punch'ın bitmesini bekliyorum belki onu da bayrama bitiririm.
Dün gazetede gördüğüm kitap ilgimi çekti ondan edinmeliyim ve okumalıyım belki bayramda bitiririm.


İyi yada kötü olmak kendi tercihimiz midir? diyor. Etkilendim ben şimdiden.
Şimdilik ben kaçar.




22 Ekim 2012 Pazartesi

Etamindi, kanaviçeydi, sulu boyaydı, vesaire

Sıkkın bir hafta sonundan ve binler tane gözyaşından sonra şimdi artık iyiyim. (Hoş zaten başka çarem de yok)
Bilmem ki belki de olması gereken gerçekten, insanları önce düşman görmek gerekir. Tanıdıkça düşman hanesindeki bir sıfırı silersin ve hiiiç üzmezsin kendini.
Öyle ya; her yerde insan her olayda insanlık aramanın alemi de yoktur belki.
Neyse, bugüne kadar sayısını unuttuğum kadar üzüldüm ben.
En en en masum, en saf, en güzel duygularımla yeni mi oynandı ki sanki!

Dostoyevski de çekmiştir belki  acı da onun için, "aslında insanı en çok acıtan şey; hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır" demiştir...
Ya da belki de ve hakikaten üstat V.Hugo'nun dediği gibi; "telafisi olmayan şeylerin izahı da gereksizdir" artık.

Biz n'apıyoruz? Pek tabi ki dönüyoruz nakışa, dikişe, yemeğe, etamine.
Hiç değilse aniden çıkıp gitmiyorlar hayatınızdan. Her biri, hatıraları biriktirmek için varlar, silip gitmek için değil.

Belki çiçekler uçururum,


Belki de kelebekler...


 (Kaynak için tık)

Belki papatyalar boyarım burada gördüğüm gibi, boynunu bükmüşleri de es geçmeden sulu boyayla,


Belki de balonlar uçururum mutluluktan...


Ez cümle, iyi ki artık iyiyim ;-)
Balonları uçurdum.
Duygularımla...

19 Ekim 2012 Cuma

18 Ekim 2012 Perşembe

Telaş

Bir pasta resmi görüyorum en şahanesinden aynısı yaparım, zannediyorum.
Bir etek görüyorum, çok cici; dikerim zannediyorum.
D&R'daki tüm kitapları aynı anda alasım, okuyasım var mesela.
Örgü, dantel, ahşap boyama, duvar boyama, etamin, kaligrafi, resim.....sanki hepsini yapabileceğimi zannediyorum.
Gitar da çalasım var, keman da. İkisi de var evde beni bekliyor. Bir günü. İlhamlı bir günü ;-)
Şiir de yazasım. Ve bir de kitap ayrıca.
Anlayacağın ne görsem;  yapmaya çalışıyorum.
Bitmek bilmeyen bir yetişememe duygusu kaynaklı galiba bu, açlık gibi, susuzluk gibi, hep meşgul olmak ister gibi ve de telaşlı telaşlı...
Bundan da istiyorum, (Kaynak)
Bundan da, (Kaynak)



Bundan da, (Kaynak)


Bundan da,(kaynak)


Tabi şu punch işi masa örtüsü biter bitmez Cath Kidston başlayacağım evelallah, inşallah.
Bu arada okumayı düşündüğüm onlarca kitap sırada bekliyor, geçen hafta uğradığım kütüphanemizdeki görevli arkadaş da beni bekleyen bir sürü kitap olduğunu, rafları yeniden düzenleyeceklerini müjdeledi.
Vesaire, vesaire, vesaire...
"Üstteki resimler netten alınma ama valla kaynağını unuttum. Görenler kaynak belirtemediğim için affederler inşallah." demiştim ki, Sevgili Atalet'in yol göstermesi ile kaynakları da buldum ekledim şimdi. Ben meğer gugıl amcada resim arama şeysini bilmiyormuşum.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Punch İşi Masa Örtüm

Yazın annemin makinede benzer bir nakış yapmaya çalıştığını görüp, """aaaaa bunun basit bir aleti var anne, makinede uğraşmana hiç gerek yok" demiştim.
Gözünü sevip sevmeyeceğimi hala kestiremediğim internet sayesinde o aletin resmini iyice inceleyip ve çok şükür ki buralarda bulabilip başladım araştırmaya.
Genellikle çok kalın yada kalın iplerle yapılmış bir sürü punch nakışı örnekleri vardı.
Ama benim ki hem pırıltılı, hem zarif hem de baktıkça içimi açan türden olmalıydı.
İsmek kataloglarından bulduğum desenleri birleştirip bir şekiller çiziverdim ve deneme yanılma yoluyla başladım işe.
Bu bir masa örtüsü olacaktı, krem rengi ipek şantuk kumaş aldım.
Deseni dört köşesine çizdim ve başladım batmaya çıkmaya.
İki köşe bitti, üçüncüye yeni başladım.
Bakın bakalım, hemen söyleyeyim resimleri büyütmek için üstlerine tıklamanız yeterli.





Punch işi için temel bilgiler şöyle,

Desen kumaşın arka tarafına çizilir.
Deseni içine alacak şekilde kasnağa geçirilir.
Punch aletine ip kutunun üzerinde anlatıldığı şekilde geçirilir.
Nakışın ön yüzündeki ip boyutunu ayarlamak için aletin üzerindeki iğne boyu ayarlayıcı kısım isteğe göre ayarlanır. İğne boyunun kısa olması ince iplikle, orta olması orta kalınlıkta iple, uzun olması kalın iple çalışmak için idealdir.
EN PÜF NOKTASI, alet kasnağa 90 derece dik olarak batıp çıkmalı ve ip serbest olmalıdır. Aksi halde yaptıklarınızın sökülmesi olasıdır.

Ters yüzünden de birkaç fotoğraf eklemek isterim,



Ben, önce bir kısmın kenar çizgilerini takip ederek başlıyorum.
Ne kadar çok batma çıkma yaparsanız o kadar sık ve bence daha güzel bir iş çıkarabiliyorsunuz. Hem o zaman nakışın sökülme ihtimali de kalmıyor haliyle.


Bu desenleri köşelere çizdim. Ortası için de çizmeyi düşündüğüm desenler var. Bakalım ne çıkacak ortaya.
Bir an önce hafta sonunun gelmesini bekliyorum.





16 Ekim 2012 Salı

Sonunda bir bakmışsınız hayatınız kaybolmuştur

Hani bazen insanlığımızın, duygularımızın, işe yaramışlığımızın, faydalılığımızın, üretkenliğimizin muhasebesini yapmayı unuturuz.
Bazen de bir şeyler olur, salt ben yaşamıyorum ki bu dünyada, benim de diğer insanlar için yapabileceğim bir şeyler yok mu ki? deriz.

Şimdi tüm dikkatinizle aşağıdaki yazıyı okumanızı istiyorum.


"Şimdi oturun bir düşünün hayatınızda ne gibi engeller var.
 Ben size bazı örnekler vereyim.

 Bazen okulumuzda bir işi başarmamıza arkadaşımız engel olur, bazen iş yerimizde yöneticimiz yükselmemize engel olur bazen annemiz, babamız okumamıza engel olur bazen ekonomik sorunlar birçok şeyi yapmamıza engeldir ama bunların hepsi aşılabilir ve çözümsüz değildir.

Şimdi birde size hiçbir çözümü olmayan ve aşamayacağımız engellerden bahsedeyim. Duyamamak, görememek, yürüyememek, konuşamamak, zihinsel yetersizliğe sahip olmak yada otizm, asperger, serabral palsi, down sendromu gibi rahatsızlıklara sahip olmak. İşte hayatınız boyunca bunları aşamazsınız asıl engel bunlardır ve bunlar sadece bu engellere sahip olanları değil ailenin her ferdini etkiler en çokta anne ve babaları.

Her şeyden önce ideallerinizden vazgeçersiniz o andan itibaren yalnız çocuğunuz vardır çünkü o asla hayatını kendi başına idare ettiremeyecektir onun arkasında hep sağlıklı bir insan olmak zorundadır.
Sonra yavaş yavaş arkadaş çevreniz sizden uzaklaşır aileniz bile yeterince destek olmaz çoğu zaman sizin yaşadığınızı yaşamayan asla anlayamaz sizi yeni arkadaşlarınız olmaz çünkü sizin engelli bir çocuğunuz vardır insanlar korkar kaçar.

Alışverişe, restorana, kahve evlerine gittiğinizde bütün gözler sizin üstünüzdedir çünkü sizin çocuğunuz sorun yaratandır. Birde bütün bunlar yetmezmiş gibi özel eğitim imkânları, sağlık imkânları yetersiz kalır bir sürü bürokratik işlem vardır önünüzde kısacası artık hayatınız çok zordur.
Başka çocuklar oynamak istemez çocuğunuzla siz ona sosyal ortam yaratmak için kendinizi parçalarsınız ve bütün bunların arasında kendinizi kaybeder unutursunuz.

Sonunda bir bakmışsınız hayatınız kaybolmuştur."
Bu yazı benim özel ve güzel dostlarımdan Elif Şenol'a ait. Bu yüzden çok daha anlamlı. Çünkü Elif'in yazdıkları öyle her birimizin izleyip yazdığı cinsten değil. 

Elif bu yazdıklarını yaşıyor. Ama dramatize etmeden, eli taşın altında taşıyor bu bayrağı.

Öykü'süyle...


Öykü'nün doğum esnasında oksijensiz kalması sonucu konuşma merkezi etkilendi, buda öğrenme bozukluğunu geliştirdi.
Şu an Öykü'nün tanısı yaygın gelişimsel bozukluk.


Öykü'nün ailesi hem anne hem baba tarafından bakıldığında tabiri yerindeyse "üstün zeka" diyebileceğim insanlardan oluşmakta ve gen haritası pırıl pırıl. 

Aslında Elif'in yazdıklarının üstüne yazacak cümle bulamıyorum.
Ancak şunu biliyorum ki, her birimizin her daim başına gelebilecek engeller olabilir. Şu anda bizlerin, çocuklarımızın engelsiz olması hep böyle gidecek anlamına pek tabi ki gelmiyor. 
Kafamızı kumdan çıkarmaktan bahsediyorum yani.
Taşın altına ellerimizi sokmamızdan.
Bir ev hanımının da, çalışanın da, herkesin ama herkesin yapacağı bir sürü şey var onlar için.













Elif bütün yazını Öykü'nün gittiği okulun ( YAHŞİ EĞİTİM UYGULAMA OKULU VE İŞ EĞİTİM MERKEZİ) aile birliği için açtığı stantda geçirdi. Orada hem çocukların hem de kendilerinin yaptığı el işleri, aksesuarlar, takı vs. şeyleri satarak kazanılan parayla özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar için gerekli eğitim materyalleri aldırdı hem de gözlere, kulaklara, bizlere "heyyy biz de varız!" mesajı verdi herkese.

Elif'in yazısını tekrar tekrar okuyorum.
Sadece kendi yavrusuna değil, herkese kucak açıp 50 derece sıcakta tüm çocuklar için neler yapmaya çalıştığını avuçlarım patlarcasına alkışlıyorum. Ama bu yetmez. Ses çıkarmalı, başka birşeyler yapmalıyız onlar için ama hiçbir şey yapamıyorsak standları için bir sürü şey yapabiliriz gibi geliyor bana. Yani, sadece "Allah yardımcıları olsun" demek yerine, karınca kararınca, minicik bir iş, minicik bir malzeme, minicik bir oyuncakla birlikte çok güzel şeylere imza atarız gibi geliyor bana.

Hadi bi düşünelim, bakalım neler çıkar? 
Ve o çıkanlar bize ne öyküler yazdırır...

















15 Ekim 2012 Pazartesi

Çiğ börekten çiğ süte...

Hayat devam ediyor. Evet devam ediyor.
Kimi zaman alarak, kimi zaman vererek, kimi zaman boşa sararak; ama evet en nihayetinde hayat devam ediyor.
Güzel bir hafta sonu yaşamak ve yaşatmak için tüm gücümle uğraştım.
Lizbon'a Gece Treni'ni bitirdim, keyifliydim.
Aşk'a şeytan karışır'a başlamıştım bile, keyfim katmerlenmişti.

Çok sevdiğim arkadaşlarım Elif-Hakan ve kızları Öykü ile pazar pikniği bile planlamıştım.
Keyifle hazırlıklar yaptım.

Çiğbörek için kıymalı-patatesli iç kavurdum.


Üşenmedim hamur hazırladım, tek tek açtım.





Ve sonuç;

Çok güzel de oldu.

Piknik Elif'in tavsiyesi üzerine, Yalıkavak'ta deniz kenarında bir yerde gerçekleşti. Hava güzeldi, yemekler güzeldi, çocuklar neşeliydi, e daha ne olsundu.
Elif buruktu, İzmir'de yaşayan dayısı kalp krizi geçirmişti. Sohbet iyi gelmişti gerçi, yalnız kalmasından daha iyiydi.


Bank bulamayıp, sergi de getirmemiş olup araçlarımızda ne varsa üstüne oturacak, serdik oturduk. Yedik, içtik.
Dönüşte bizim eve geldik. Kahvemizi, çayımızı da içtik ve Elifler 20:00 sıralarında bizden ayrıldılar.
Kapıyı örttüğüm anda telefonum çaldı. Arayan arkadaşımdı, Nilay.
Kem dedi, küm dedi, "sana kötü bir haberim var" dedi, acayip derecede ürktüm.
"Orhan Bey'i öldürmüşler" dedi.
.....
......
Neeee?! Nasıl yani?!
"Biraz önce Muğla'dan bir arkadaş aradı, Antalya'da hastaneye kaldırılmış ama orada...."
"Ölmemiştir belki de, belki de asparagas haberdir Nilay, hı olamaz mı?"
"Canımmm, sanmıyorum haber internete de düştü ve açıklamayı yapan Vali Bey..."
...........
.......
İkimiz de tıkandık ve telefonu kapattık.
Orhan Bey iki yıl önce Muğla İl Özel İdare Su Kanal Hiz.Müdürüydü. O zaman bizim, şimdi Antalya Valisi olan, kendisini çok ama çok sevip, çok takdir ettiğimiz, neredeyse her gün andığımız Ahmet Altıparmak'ın ekibindeydi. Şimdi de Antalya İl Özel İdare Gn.Sekreter Yardımcısı.
Birlikte, yarımadanın katı atık projesini yürütmeye başlamıştık, proje koordinatörümüzdü o bizim.
Saatler, günler boyu bir arada olduk.
Birlikte İspanya'ya gittik.
Proje büyük bir ivme kazandı vs vs.
Bizim piknik yaptığımız saatlerde, ailesiyle gezmeye çıkacağı sırada evden "kavga eden bir grubu görüp" apar topar aşağı inerek onları ayırmaya çalışırken...
Bacağından, karnından ve kalbinden aldığı bıçak darbeleriyle ağır yaralanıp....
Kaldırıldığı hastanede tüm müdahalelere rağmen...

Hiç sigara içmedi.
Hiç alkol kullanmadı.
Çok dua ederdi hep, herkes için.
Çok girişken, çok çalışkan bir insandı.
Ve 41 yaşında 3 çocuk babası.

Dün akşamdan itibaren feci derecede üzgünüm. Bir kavga ayırmak gibi son derece insanî bir çabayla bir caninin vahşi bıçak darbelerine maruz kalarak aramızdan ayrılmasına duyduğum hissin adının üzüntü mü yoksa .....yoksasını da bilemiyorum işte.
Mekânı cennet olsun, nurlar içinde uyusun.
Geride kalanlarına sabırlar versin.
Böyle demekten başka ne gelir ki elden? Kim Orhan Bey'i tekrar geri getirebilir?
Annesi "kurban verdim oğlumu, bugün benim bayramım" demiş tabutun başında oğluna sarılırken.
Acı, çok acı...Allahım sabırlarını artır.

4 Ekim'de Hayvan Hakları Günü için etkinlik yaparken "can kıymeti bilen nesiller yetiştirmek için çabalıyoruz elimizden geldiğince" demiştim açıklamamda. Bugün o yazı tekrar gözüme çarptı.
Can kıymeti bilen nesiller...
Çok mu zor? Can kıymeti bilmek çok mu zor?
Çok mu zordu bıçağı 3 kez saplamamak?
Çok mu zordu, bir pazar gününü bir aile için cehenneme çevirmemek?

Hayat devam ediyor.
Kimi zaman alarak, kimi zaman vererek, kimi zaman boşa sararak; ama evet en nihayetinde hayat devam ediyor.
Ve
Kimimiz çiğ börek yaparken, kimimiz çiğ süt emmiş birilerinin kurbanı oluyoruz.
Acı.
Acıtıyorlar.
Acımıyorlar.