25 Mart 2012 Pazar

"Beni unutmayın" desem...

Yeniden "merhaba" demek, yaşamanın, nefes almanın, duymanın, dinlemenin en güzel şeyi olsa gerek.
Halimi hatrımı soran, dua yollayan tüm arkadaşlarıma tekrar teşekkür ederim.
Allah hepinizden razı olsun.
Tam olmasa da, "şükürler olsun" diyecek hale geldim sayılır. Ağrılarım epeyce dindi ve kulağım bir miktar duymaya başladı.

Çok yorgun, çok mutsuz, çok huzursuz ve çok umutsuzum bunun yanında.
Dilerim ki hiçbiriniz, hiçbiriniz böyle bir ruh halinde olmazsınız.
Yüklenemeyeceğim kadar ağır yükler taşıdığımı hissediyorum, taşıyamayacağım kadar yükü Yaradanın vermeyeceğini de bilerek.
Umutsuzluktan nefret ettiğim halde, samimi olarak hislerim bunlar maalesef.
Daha güzel, daha huzurlu günlerde birlikte olmak dileğiyle...
Kimin ne kadar umrundayım bilmiyorum. Doğrusu artık bunu düşünmek dahi istemiyorum.
Sadece güzel, neşeli günlerin tatlı anıları kalsın üzerimde yeter.
Beni unutmayın. 


 

17 Mart 2012 Cumartesi

Dış Kulak İltihabı

Salı günü itibarı ile feci bir dış kulak iltihabı vak'asıyla karşı karşıyayım.
İki doğum yaptım, böbrek spazmı geçirdim daha önceleri ama en baba acı neymiş şimdi onu yaşıyorum.
Korkunç ötesi, ağrılı, acılı, tamamen tıkalı bir kulak ile ne yapacağımı bilemez hallerdeyim.
Kış kış nereden buldun bu hastalığı? dedi doktorum.
Bilmiyorum bile diyemedim hep ağlıyorum çünkü.
Allah kimselere -varsa düşmanlarıma bile- böyle bir hastalığı yaşatmasın.
En çok da yavrularımıza.
Dualarınıza ve bir parçacık uykuya derinden ihtiyaç duyuyorum.
(Dua istemek; bu yazıyı benim cümlelerimle kayda geçiren kızlarıma aitti. Sağ olsunlar.)

11 Mart 2012 Pazar

Mozayık süslemeli şiş kutusu

Eeeeee, dünyanın boyasını malzemesini almışım,
Mozayık macerası bir kutucukla bitmezdi tabi ;-) Başlıca sebeplerin bir tanesi bu da olsa, örgülerden vesaire sonra rengarenk boyalarla uğraşmak bana antidepresan kullanmayı bıraktırdı desem?
Ondan sebep;
- Bahar geliyor ondan mı ne?
- Offf n'oluyo bana ya hiç bir şeyden zevk alamıyorum ben yine,
- Sıkılıyorum, çok sıkılıyorum ve değişik şeyler arıyorum yapmak için,
- Galiba yapacaklarım bitti,
-Üstümdeki rehavete katlanamıyorummmmmmm, diyenlere s e s l e n i y o r u m.

Deneyin, derim.

Malzemeler pahalı değil ve bir kursa gitmişliğiniz yoksa bile inanın yaratıcılığınızı kullanmak zorunda kalmak size çoook iyi gelecek. Ayrıca akrilik boyalar çarçabucak kuruduğundan bir sonraki aşama için -yağlı boya resim işinde olduğu gibi- benim gibi ananızın karnında bile dokuz ay bekleyemenlerdenseniz, ahanda valla bak denemelisiniz. ;-)

Neyse; daha önce anlattığım için bu kez sadece resim göstersem olacak galiba ;-)

Bu kez gözüme şiş kutusu amaçlı satılan bir kutu takıldı. (Bak gördün mü resim gösterecektim ama yine susamıyorum) Onu önce ;-) (valla kendime gülüyorum şu anda) beyaza boyadım. Sonra mavi ve pembe ile uçuk uçuk renklerdirdim, gelişigüzel.
(Anacım anlatmak zorundayım çünkü bu sefer her aşamada resim çekmeyi unutmuşum nasıl bir kaptırmaksa kendimi ;-) )

Bir önceki kutuya yaptığım mozayık olayını tekrarladım. Ama bu sefer deniz dalgası efekti için mavinin değişik tonlarından boyadım mozayıkların içini.


Lakin bu sefer malzemecim "buldum apppplaaa!" diye koşa koşa getirdiği o üç boyut etkisi yaratacak malzeme şeysini verdiğinden, bu kez 100 kat vernik değil de onu kullandım. Sonuç; bu da güzel. Ve vernikten daha hızlı kuruyor (1 - 1,5 günde)


Ve de, ta ta ta taaam; ;-)))


Sonra ordan burdan kestiğimiz kebelekleri (kebelek bilinçli olarak bööle yazıldı) altına da üstüne de dekupaj tutkalı sürerek yapıştırdım.
Biliyor musunuz? Ben günlerdir açıp bakıyorumda o bembeyaz tutkalın nasıl şeffaflaşacağına pek aklım da kesmeye kesmeye sürdüydüm alta da üste de.
Şeffaflaşıyormuş anacım. Korkulacak bir durum ve bu kadar ille de aklım kessin kontrol bende olsunluğa da gerek yokmuş yani. ( Bu etkinliğimizin ana teması da buydu) ;-)

Gari accık sussam iyi olcek;





Görseniz, elimize geçen her güzel resmi kesip alasımız felan geliyor. Peçete de aldık ama ben bu seferde o incecik peçetenin......amaaaan neyse işte gene bağladım piskopata, denerim olur biter ;-) olmazsa da olmaz n'apiym de mi ama yani?
Olur mu ki?

10 Mart 2012 Cumartesi

Kaligrafi Çalışmalarımda Gelinen Nokta

Güzeldir bilgi sahibi olmak pek tabi ki.
Ama ya bildiklerini iyi ifade edebilmek? Ne kadar önemlidir aslında ama eğitim sistemimiz çoğunlukla önemsememiştir konuyu.
Ben Milli Eğitim Bakanı olsam, ana sınıfından itibaren okuduğunu iyi anlayabilme, anlayabildiğini iyi aktarabilme hedefine yönelik, güzel okuma ve güzel yazma derslerini matematik kadar, fen kadar çok saat koyardım mesela.
Zaten aslolan da bu değil mi? Bunları yapamayan çocuklar, diğerlerinde de istenen düzeye gelemezler ki! Bana göre tabi, bu benim fikrim.

İş hayatına ilk atıldığımda 21 yaşındaydım ve konservatuvardan emekli bir şan hocası üst kat komşumdu. Nagehan Hanım.
Kendisine yalvarmıştım uzun süre; konuşma dilimi terbiye eder misiniz, bana güzel konuşmayı öğretebilir misiniz, sesimi doğru kullanmamı öğretir misiniz diye.
6 ay sonra benimle çalışmaya başladı.
Ondan da 6 ay sonra "tamamsın" dedi.
"Doğru yerde doğru tonlama, doğru tonda sıkıcı olmadan yerine göre ton değiştirerek konuşmanın ama tüm bunları bilgiyle yapmanın, insanları seni dinlerken mutlu ettiğini ve ikna ettiğini göreceksin" demişti.
Kendimi abartasım yok ama evet; ben çok fayda gördüm. Ve asıl önemlisi bu konuda bir çaba harcamış olmak bile beni her zaman çok mutlu etti. Hâlâ da ediyor.

Blog yazmaya da bu iletişim yönümü geliştirebilmek için başlamıştım, sonra görev gibi oldu ya da alışkanlık. Memnundum.
Derken bir eksiklik hissettim.
Klavyelere mahkûm oluyor olmak üzüyordu beni.
Çocuklar bile özel ödevlerinin neredeyse bir çoğunu bilgisayar çıktısı olarak götürmeye başlamışlardı.
Yok, bu böyle olmamalıydı.
Kalemle, mürekkeple oynamak gerekliydi.
Ama gene anladım ki; anne olarak ben örnek olmak ya da daha doğrusu örnek olmaya çalışmak zorundaydım. Severek, isteyerek bir zorunluluktu bu aynı zamanda.
Kaligrafi kursuna gitmeye başlamıştım. Yaklaşık 3 ay önce. Her cumartesi öğleye kadar 2 saat.
İki hafta sonra "bırakmalı mıyım acaba?" diye düşündüm.
Elif, "ne yani vaz mı geçeceksin?" dediğinde çok utandım.
Geçen hafta, öğretmenim durumumun oldukça iyi olduğunu söylediğinde gözlerim ışıldadı.
Bana kuşe kağıtlar verdi, "örneklere bak internetten ve aynısını yapmaya çalış, bütün hat ustaları önce kendisinden önceki ustaları taklit ederek başlarlar, bunun adı ustalaşmaya ve kendi üslubunu yaratmaya çalışmanın başlangıcıdır" dedi.
Çalıştım. Hem de çok. Teslim ettiğimde ne yorumlar gelecek onu da önemsiyorum. Çünkü yolumu bulmamı sağlayacak bu.
Çalışmalarımda durum şudur arkadaşlar;


Kenar süslemeleri 15. ve 16.yy'a ait tezhip sanatı motifleri. İçlerini sulu boya ile renklendirdim.


Usta'yı gölgelemek lazımdı bu durumda, bu yüzden gölgelendi. Alttaki imza ise kendisinin orijinal mührü imiş.


Gördüğünüz tüm renklendirmeleri sulu boya ve simli kalemlerle yaptım.



Bu haftaki çalışmalarda hem kuşe kağıt kullandığım için hem de renklendirme yapabildiğim için, çok mutlu oldum. İnşallah; sabırla, büyük bir motivasyon kazandırarak ve emek vererek bunu bana öğreten öğretmenimi de mutlu eder.

9 Mart 2012 Cuma

Gelsin Mozayıklar...

Bu kez Gülsen'in yayınladığı bir çalışmadan esinlendim.

Ahşap boyama malzemesi satan bir yerden takı koymak için bir bölmeli kutu aldım ve üzerini mozayık deseni çizdim.

Kullandığım malzemelerin çoğu Cadence marka.

Mozayıkların kenar konturlarını yapmak için sitelerde değişik malzemeler önerildiğinden ve o malzemeler burada bulunmadaığından "saldım çayıra mevlam kayıra" diyerekten bu iş için antik altın rengi boyutlu boncuk boya kullandım. Yani şunu;


Mozayık deseni haricinde kalan yerleri akrilik mocca ile boyadım (hoş boyadım boyamasına da ben onun üstüne ne bulursam ordan burdan da ilave ettim ;-)  )



;-))
Sıra geldi mozayıkların içini boyamaya. Zeynep kızımın rehberliğinde (ki bu işi o benden önce bir çerçeve süsleyerek yapmıştı) sulu boya ile her bir küçük kareyi ayrı renge boyadım. Çorba yaptım renkleri ve bir sürü renk elde ettim böylece.
Hemencecik kuruyan renklerin üzerlerine boyutlu cam etkisi yaratmak için bizim tercihimiz (başka seçenekte yoktu ya zaten) 100 kat vernik oldu. Herbir kareye tikatinen damlattım.




100 kat vernik, boyut oluşturduğu için ve de yapısı gereği zor kuruyan bir malzeme. Fakat sonuç mükemmel. Parçik parçik parlayan cam koymuşuz gibi oldu. Çok yakından bakılmazsa cam olduğunu söylememek i m k â n s ı z ;-)





Hemen belirtmeliyim ki;
Hiçbir kursa gitmişliğim yok.
Ne normal boyama ne de ahşap boyama vesaire. Tamamen amatör bir çalışmadır kendisi ve ondan sebep yaptığımdan beri eve her girdiğimde gözümün önüne getirdiğimden; henüz takılarla buluşamadı.
Ve evet, son iki şey daha...
1- Ne olursa olsun hiç fark etmez; severek yapılan her şeyin kıymeti aslında pahasız...
2- Bilmiyorum demek bence sadece "bilmemeyi tercih ediyorum" demekten daha öte değil. Yeter ki istesin insan. Mozayık maceramızın ana teması da buydu zaten ;-)
(Bu gibi etkinliklerle kızlarımın artık çoğu şey için "bilmiyorum" deme şansları kalmıyor. Öğrendiler ki, "isterlerse yapabilirler; her şeyi")

8 Mart 2012 Perşembe

Toprak ana gebe...

Bugüne kadar hiç farketmemiştim.
Dün, biraz daha ılınan havada bahçemizdeki çiçekleri sevmek için çıkarken;
-Dur!
...dedim kendime, ani bir hissiyatla.
.........
-Dur! Paldır küldür basma! Toprak ana gebe şimdi...


İrkildim.
Avuçladım elimin altındaki toprağı;
... severek, incitmemeye özen göstererek, saygı duyarak, koklayarak...
Sordum:
-Sana dokunan çiftçinin hasat ettiği neydi?
-Mutluluk muydu yoksa? Mutluluk muydu yoksa, söyle Toprak Ana!
Tam o anda, üzerindeki  minnacık yuvadan bir karınca çıktı.
Isınmış gibiydi, bahara seviniyor gibiydi, bana "şişşşt, sessiz ol!" der gibiydi.
Sustum.
Toprak Ana gebeydi. Paldır küldür üzerine basmamak, bas bas da bağırmamak gerekiyordu.

Mother Earth, 2006. Germaine Arnatauyck, Etching and Aquatint Print.

Anladım.
Ondan ne kadar uzaklaşıldıysa o oranda artmıştı şiddet, bağnazlık, kavga, küfür.
İlginçti de.
Geri dönülen yer de hep oydu.
Toprak.

Eve döndüm.
Önceki gün biten plastik yoğurt kabını yıkamıştım, pikniğe gittiğimizde içine birşeyler koyarım diye.
Su doldurdum içine.
Elimle serptim suyu toprağa. Birdenbire dökemedim, canı acır mı diye. Usulca dokundum ona.
Anladı beni.
Evet evet anladı.


Bana anlattıklarına, bana öğrettiklerine, kıymetine, sevgine, hele hele de yağmurla ıslanmış kokuna, her zaman minnet duyacağım toprak ana.
Ta ki sana yeniden kavuşana dek.

Tüm kadınlara adanmıştır...
Ecece-2012

5 Mart 2012 Pazartesi

Ateş üşür, su terler...

Beni tanıyanlar dominant olduğumu söylerler.
Onlara göre ben, astığımı astık, kestiğimi kestik bir insanım.

Beni tanıyanlar benim her işi halledebileceğimi düşünürler.
Halledemeyeceğimi söylediğimde kıvırıyorum, yapmak istemiyorum sanırlar.

Beni tanıyanlar benden gün içinde öyle bir performans beklerler ki,
Günün 24 saat olduğunu ve bu istekleri yerine getiremeyeceğimi söylediğimde alınırlar.

Beni niye böyle tanırlar, ne zannederler diye son günlerde oldukça kafa yormaktayım. İnternette benden fazla takılıp, türlü türlü işleri becerebilen, benden on kat fazla program kullanabilen dost ve akrabalar ne zaman bir uçak bileti vs. lazım olsa beni ararlar, "bi bakar mısın, hangi saatlerde var, en ucuzu nerde var?" diye. "Hadi bilmesen bakarım da, niye ben bakayım ciğerim, senin elin armut mu topluyor" diyemem ben de. Bu bir yaradılış mı desem yoksa aile terbiyesi mi bilmiyorum. Gerçi demesine demem ama ses tonumla vs. belli ederim aslında. Hiç aldırmaz, bir dahaki sefere yine ararlar mesela.

Akrabalarım var mesela. 40 yıllık hayatımda asla iyi birşey söylemek için aramayan, her zaman talepkâr olan. Her kötü şeyi anında duyuran ama iyi bir şey olduğunda aklına bile gelmediğim. Onları da geri çeviremem çoğu zaman. "Zorda olana bir de ben mi yüzümü çevireyim, hem ben kimlere kimlere yardım ediyorum da şimdi bunları mı geri çevireyim" diye.

Arkadaşlarım var mesela. Yıllardır özenle, incecik ve nadide bir Bohemia kristalini taşır gibi özen gösterdiğim. Yorulduğumda, azıcık elimden bıraktığımda beni ilk onların vurduğu, ilk onların terkettiği, her şeyi bir anda unutmuş olan.

Etrafımda mutsuz, asık suratlı insanlar görmekten nefret ediyorum. Depresyona giriveriyorum hemen. Dolayısıyla istemediğim bu hali değiştirmek için kendi kapasitemi de zorlayıp, her yere her şeye yetişmeye çalışıyorum. Bir anlık bile olsa bir gülüşe, bir anlık bile olsa bir huzura vesile olur muyum diye emek harcıyorum.

Ve ne acıdır ki; bunca gayretin üstüne yıkılmışlıklarım, en çok emek harcadığım başta olmak üzere vuruyor beni.
Acıtıyor.
Ağlatıyor.
Umutsuzlandırıyor.
Ama en sonunda, yine de aynı olmaktan, aynı davranmaktan vazgeçiremiyor.

"Umutsuzluğa yer yok, değişime sen de ayak uydur" diyorum kendime çoğu zaman;
Yapamıyorum.
Yapmayı tercih de etmiyorum. Elimde de değil zaten.

Geçtiğimiz hafta bir sertifika programına katıldım.
Verdikleri 10x10 cm. renkli kartonlara "çalıştığınız kurumda yaptığınız işi yazın" dediler.
"Tüm işleri mi?" diye sordum. "Evet" dediler.
Gülümsedim. ;-)
Benimle çok benzer durumdaki bir arkadaşım "Kimsenin yapmak istemediği her şeyi!" yazmış. Çok beğendim.
Gülümsedim ;-)
Tek kelime yazamadım.
Yazmamayı tercih ettim de denebilir.
Eğitim boyunca kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim. Öyle yüzeysel, öyle gerçek dışı sözler, talepler ve istekler konuşuluyordu ki!
Çoğu zaman sustum, 3 gün boyunca.

Ve yine bunca şeyin üstüne, benimle ilgili yaptıkları yorum "siz yönetici olmaktan ziyade bir lidersiniz!" oldu.
Anlamadım, gerçekten anlamadım. Bana kalırsa eğitimin en pasif kişisi idim. Çoğu yerde konuşacak tek kelime bulamadım. Bulamamayı tercih de ettim zaten.

Demem o ki;
Üstüme yapışmış bir yafta var. Ne yapsam, ne söylesem, ne kadar uğraşsam atamadığım ve beni yoran.
Ben kendimi birşey sanmazken, bu nefsi öldürmeye çalışırken, birilerinin - benden faydalanmak için olsa gerek - bana sürekli "aslanım!", "kaplanım!" demesinden feci rahatsızım. Bu bana samimiyetsizlik gibi geliyor ve üzülüyorum.
Çünkü biliyorum ki; mesele benim becerebiliyor, aslan, kaplan, çok zeki olmam felan değil, kendilerinin becermek istemeyişleri, tembellik etmeleri. Eh bi de öyle ya da böyle, karşılayan varsa taleplerini ne diye üzsünler ki tatlı canlarını di mi?
Yine biliyorum ki; çalışkan bir insanım. Üretmeyi çok seviyorum her yerde, her işte. Ve yine biliyorum ki; başıma gelen her kötü, üzücü, yıpratıcı şey de bundan geliyor. Gözlerimi kapıyorum, işimi yapıyorum ve bu batıyor.
Bu hislerim depresyonvari algılanmamalı.
Hani belki bazen;
Ateş üşür, su da terler;
Durum bundan ibaret.

2 Mart 2012 Cuma

Bakır, kalay vesaire

Bilsem ki; etrafımdaki bir sürü insan müsveddesine lanet etmek, seni incitmese;
Bakırcı olurdum.
Alayına, "kalay" olmak için.

Cemre nereye düştü?

Canım burnumda, oturduk bir arkadaşımla(Filiz), zorla çorba içmeye çalışıyorum,
İt gibi üşüyoruz tabi bu arada, (tabirimi mazur görün ama başka ifadesi yok),
Demez mi;
-Bence cemre, havaya mavaya değil resmen kötü yola düşmüş olmalı!
Hâlâ gülüyorum.
Belki espri güzel, belki de bahaneye ihtiyacım var.