29 Şubat 2012 Çarşamba

Sımsıcak

Bodrum'da hava, hiç bu kadar soğuk olmadı. En azından 18 yıldır.
Su birikintileri donmuş, gece de fırtına vardı zaten. Belediyeler sürekli uyarı yaptı.
Burası böyleyse, muhtemelen Türkiye donuyor.
Hava soğuk olsa da, karlar fırtınalarla yarışsa da bugün;
Dilerim içimizin sımsıcak, duygularımızın ıpılık olduğu bir günü yaşarız hep birlikte.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Bodrum Sevdamız

Hafta sonu Bodrum şahaneydi.
Cümle yanlış oldu, Bodrum bu hafta sonu da şahaneydi.
Seviyorum burada yaşamayı, yaşlanmayı. Mis gibi havayı içime çekmeyi.
Aslında Bodrum, yaz tatili ile özdeşleşmiş gibiyse de biz 12 ay oturanlar Bodrum'un baharlarını ve kışını daha çok severiz. Kömür yakmak yasaktır burada, dolayısıyla hava kirliliği denen bir kavramdan bahsetmek imkânsızdır. Havadaki oksijen miktarının, Kaz Dağı'nın eteklerindeymiş gibi fazlaca olduğunu söylemişti bir akademisyen. Hakikaten ne demek istediğimi, yaz ayları harici Bodrum'a geldiğinizde anlayacaksınız.
Öyle doludur ki Bodrum, tarih kokar her bir yeri.
Dokunduğun bir taş duvara daha önce kimlerin de dokunmuş olabileceğinin hayali, alır götürür insanı yüzyıllarca önceki medeniyetlere, insana...
Giritli göçmenlerin Bodrum'a getirdikleri yemek kültürü ise, tamamen ot ve deniz ürünlerinin "amanallahım" dedirtecek türde olduğu müthiş bir katkıdır bence, gelirseniz şahane ot kavurmaları ve salatalarını, normalde hiç hesaba almadığınız balık türlerinin bile nasıl parmak yedirttiğini denemelisiniz derim.
Diyorum ya, seviyorum burada yaşamayı. 18 yıldır hem de. Evlatların yaklaşmakta olan eğitim meseleleri sebebiyle bir gün buralardan gitme ihtimalim de olsa, burada her zaman bir evim olsun istiyorum. Bu küçük yerde yaşamaya çok alıştım. Büyük şehirlerdeki dev binalar iki gün ilginç geliyor, üçüncü gün üstüme üstüme yıkılıyor gibi hissediyorum. Biz herşeyi neredeyse göz hizamızdan görmeye alışmışız...
Kızlarım çok güzel zaman geçirdiler. Hatta Zeynep nirvanaya ulaştı, meditasyon yaparak :-))



Her köşesi başka güzel olan yurdumun, her güzel köşesinde yaşayan herkese sağlık ve huzur dolu bir hafta diliyorum.

24 Şubat 2012 Cuma

Çocuklar da taş boyama yapabilir/miş

Zeynep ve Elif'in eserleri;
Taşları topladık, onlar da bunları ürettiler; buzdolabı magneti.
Bizi çok şaşırtıp aynı zamanda da mutlu ettiler. Çizgilerinin epeyce geliştiğini gördük.
Paylaşmak istedim sizlerle.











23 Şubat 2012 Perşembe

Eurovision 2012

Bayıldım doğrusu.
Can, samimi samimi salındıkça ve etekleri semazen misali açılınca çok keyifle izledik akşam.
Yürekten başarılar diliyorum.


Pek yakın zamanda, beste şunundu, söz ötekinindi, koreografi bunundu vs vs. kavgalarını beklemekle birlikte,
Keşke Can bu enerjisini ve tavrını hiç bozmasa.
Benim 1. oldu bilem.
Hele bazı yerlerde efe efe "haydeeeeee" demiyor mu, bitiyorum ;-)

22 Şubat 2012 Çarşamba

Rica

Allahım ne olur!
Ne olur!
Şu saniyeden itibaren herkesi, tüm blog arkadaşlarımı, tüm insanları  musmutlu edecek şeyler verebilir misin?


Lütfen bak!

Dayan Gamze!

Gamze'nin anne ve baba tarafından akrabalarından uygun ilik çıkmamış.
Gönüllü sayısında da istenen rakama ulaşılamamış. 
Çok üzüldüm doğrusu.
Kan vermek için hastaneye gittiğimde, "1 gün içerisinde ulaştırabilir miyiz?" korkusu vardı. Hastaneden yardım istedim ama sanırım organize olamadılar. Yine de kendi kendimize deneyelim dedik ve üç arkadaş kan vermek için gittik.
Bazı sorunlar nedeniyle benden kan alamadılar. Kanın içindeki bilmem ne seviyesi istenen oranda değil gibi bir sonuç algıladım, ilaç verdiler 10 Mart'ta tekrar kontrol olup kan vermeyi deneyeceğim. 
Belki benim durumumda bir sürü insan vardır, dayan Gamze!

Hangimiz Gamze'nin yerinde olmak isterdik?
Kim başına benzer bir hal gelmeyeceğinin garantisini yaşıyor ki?

Ayaklarım sadece bu sebeple götürmüştü beni.
Biliyorum, sizler de duyarsız kalmayacaksınız. Şayet bir sağlık engeliniz yoksa. Buna yürekten inanıyorum. Keşke daha çok gücünü kullanabilsek medyanın. Ne bileyim canlı programlara bağlanmayı denesek ve hepimiz bundan bahsetsek, daha çok duyursak! Neler yapabiliriz boş durmanın ve dua etmenin ötesinde? Çalıştırsak saksılarımızı da geç kalmasak. Herkes birşey önerse, eminim harika şeyler çıkar buradan.
Vesaire, vesaire yapılabilir benim de aklıma gelmeyen.. Gönlüm coştu, içim buruk, yüreğim umutlu.
Dayan Gamze!




Kızımın merak ettikleri

Zeynograf (yani benim minnak kızım) mim ne anne, mim ne anne derken dün akşam anlattım.
Sonuç, mimlendim ;-)

E mutlaka cevaplamam gerekir tabi ;-)
Yoksa, yoksa, yoksa akşam ben bilirim neler olacağını ;-)


1.En sevdiğiniz renk ne ve niçin?
   Turkuaz. Çünkü beni huzura sevkediyor, içimi açıyor.

 

2.Kimsenin bilmediği özellikleriniz nelerdir? 
   Çok şeffafım aslında. Bilinmeyen ne tarafım olabilir, hiç düşünmemiştim. Ama; iş ortamındaki arkadaşlarımın aslında çok duygusal olduğumu bildiklerini zannetmiyorum.  


3.En sevdiğim ve sevmediğim özelliklerim neler?
   Bir önceki mimde yazmıştım şekercim.


4.En korktuğun şey nedir?
   Yalan. Onunla asla başedemem, etmek de istemem.


5.En sevdiğim tatlı ne?
   Şambali.


6.En sevdiğin hayvan ne?
   At, köpek.


7.Yaptığım en çılgınca şey ne?
   Hiç çılgınlık yapmadığım üzerine konuşunca Zeynebin teklifini geri çevirmeyip, sinemaya gittim ;-) Gidilmemesi gereken bir zamandı ;-))


8.Issız bir adaya düşsem yanıma alacağım 3 şey ne olabilirdi?
  Allah düşürmesin. Teferruatı boşverelim, eksik hacet dilemeyelim. Sevmem ben ıssız, mıssız ;-))


9.En sevdiğin ünlü, koku ve şeker nedir?
   En sevdiğim ünlü Türkan Şoray olabilir, gözlerimi benzetirlerdi sölemesi ayıp ;-)
   Koku, beyaz sabun kokusu.
   Kestane şekeri.


10.Çocukken üzüldüğün en saçma şey nedir?
     Allahın cehennemi niye yarattığına çok üzüldüğümü hiç unutamam.

 

21 Şubat 2012 Salı

Bir yaşıma daha girme ihtimalim üzerine

Doğum günüm felan değil.
Hafta sonu her fırsatta ördüm.
Adına battaniye diyemediğim, nereye kadarsa diye devam ettiğim,


seve seve ördüğüm "ben beğendim yaptım" modeli işimi, taa bu hallere getirmiş iken,


Az önce, biten krem rengi ipimin, yüncümde de bittiğini öğrenip dumur olmuş durumdayım.
Mesai saati bitimi, diğer yüncümü de talan edip, yine de bulamazsam ne yapacağımı merak eder haldeyim.
Ne zaman birşeylere bu kadar keyifle sarılsam bir şekilde onu elimden alan talihe mi desem, aptallığıma mı desem kötü kötü laflar söylerken, bir yandan da "Allah başka dert vermesin!" cümlesini mecburen kurmaktan dolayı da, kendimi köpkötü hissetmekteyim.
"Sipariş ver gelsin" diyorum adama "Ecehancım cemre düştü bu saatten sonra kimse yün örmez, seneye artık" diyor adam.
Bir cemreye bu kadan üzülceğimi tahmin bile edemezdim.
Dolayısıyla bir yaşıma daha girme ihtimalimin çok yüksek olduğu bir günü geçirmekteyim.

19 Şubat 2012 Pazar

Mim cevaplamaca

Sevgili Biricit beni mimlemiş.

E hadi başlayalım,

1. Ölmeden görmeyi istediğin bir ülke var mı? Neden orası?
Mısır piramitlerine çocukluğumdan beri bir esrarlı bir özlem duyarım. Belki birgün... İlgimi çekme sebebi ise, mühendislik tasarımındaki şimdi bile imkansız dediğimiz harikuladelik.

Giza - Mısır Piramitleri 

2. Kış mı? Yaz mı?
Bahar.

 

3. Hiç saçının tamamını boyattın mı? Pişman mısın?
Boyattım. Beğendiklerim de oldu beğenmediklerimde; lakin ASLA PİŞMAN OLMADIM.

 

4. Blog'umda en çok ne tarz konular görmek isterdin?
Samimice kaleme alınmış herşey fazlasıyla kıymetli benim için.



5. Yaptığın en çılgınca şey neydi?
Kahretsin ki, ben hep kontrollü idim. Adına çılgınlık diyebileceğim hiç bir şey yapmadım galiba. Tühhh bak üzüldüm şimdi ;-((

6. En sevdiğin tatlı nedir?
Şambali.


7. Hiç bıkmadan kullanabileceğin oje rengi?
Rakı beyazı, renksiz cila.


8. Hayvanları sever misin? Evde beslemeyi istedin mi hiç?
Çok severim ve beslediğim bir köpeğim var. Ayrıca işim gereği de 500 köpeğin yaşadığı bir bakımevini yönetiyorum. Bu konuda ilave etmek isterim ki; hayvan beslemek ciddi bir sorumluluktur. Geçici bir heves ise kesinlikle kapılmamak gerekir.

9. Düzenli olarak takip ettiğin bir dergi var mı? Varsa hangisi?
National Geografic idi ama bir süre önce kızdım ve bıraktım.


10. Sence Türkiye'de en yaşanılası şehir neresi? Neden?
Ayırdedemem. Çünkü her yerin kendine has bir dokusu var. Düşünüyorum da, ben bu ülkenin her yerinde yaşarım huzur olsun yeter.

11. İnsanların sende gördüğü, dile getirdiği en iyi ve en kötü özelliğin nedir?
Çalışkanımdır. (Eğer bu iyi bişeyse ;-)))
Kötü niyet algıladığım anda pire için yorgan yakarım ve bunu biraz da gürültülü yaparım galiba. (Eğer bu kötü bişeyse ;-(((   )

15 Şubat 2012 Çarşamba

Neslişah/Murat Bardakçı

Hafta sonu okumak için almıştım, dün akşam şöyle bir bakmaya, kokusunu duymaya ucundan bi başlayayım dedim.


Neslişah Sultan'ın anlattığı tarihî belge niteliğinde kabul edilebilme ihtimali olan bilgileri roman tadında derlemiş Bardakçı.
Bu tür kitapların her zaman başına geldiği gibi, prensesin yakınları kitabı topa tutunca "mutlaka okumalıyım" diye düşünmüştüm.
İtirazlar, hanedana ve hanedana katılan ailelere, bazı sayfalarda hakaret edildiği ve bazı tarihlerin 3-5 yıl farkla yanlış yazıldığı yolunda idi.
Doğrusu, böye bir romanda tarihleri ezberlemediğim için, bana bahsi geçen olayın genel olarak ne zaman gerçekleştiği bilgisini vermesi yeterli. 1 Aralık olmaz da, 13 Aralık olur beni bozmaz, bana göre tarihi de yanıltmaz.
Ve da hi, hakaret konusunda ise, ben hakaret gibi algılamadım o sözü edilen satırları.

Üstelikte kitaptaki bilgiler Neslişah Sultan'ın ağzından çıkma. Bu konuda Bardakçı'yı niçin suçlamışlar onu da anlamadım. Adam yalan yazmamış ki! Neslişah Sultan da yalanlamamış ki yazılanları.

Ayrıca bu tür kitaplar zaten bir tarih kitabı değil; niteliğini taşıyabilir ama tarih kitabı değil ve bu ayrımı yapmak okuyucu açısından çok önemli olmalı diye düşünüyorum.

Tıpkı Muhteşem Yüzyıl dizisi gibi. Adı üstünde dizi bu, belgesel değil. Kısmen gerçek kısmen kurgu içerecek ki, aklı fikri dizi, film olan bizlerin dikkatini çekecek. Yalan mı?

Öylesine elime aldığım kitapta 106 sayfa okumuşum, farkında bile olmadan.
Yani ben çok hoşlaştım, bilmediğim, unuttuğum tarih bilgileri yine, yeniden çok ilgimi çekti.
O yılları, bizzat yaşamış bir insanın bir kadının anılarından yola çıkarak düşünmek de pek hoşuma gitti. Böylece, sıkıcı ve anlaşılmaz cümlelerden uzaklaşıp, bilmediğimiz, öğrenmediğimiz, öğretilmeyen, anlatılmayan yada bir şekilde yanlış öğrendiğimiz, üzerinde hiç durmadığımız ama adına "geçmişimiz" dediğimiz yakınlığı duymaya başladık.
Geçmişimizi hiç bilmediğimiz için mi geleceğimizi kurgulayamadık'ı düşünmeye başladık.
Bunun neresi kötü?
Yanisi;
Okumayan varsa benim gibi hâlâ; şiddetle tavsiye ediyorum, etkileneceksiniz, kimi yerlerde "haaaadi canım", kimi yerlerde "vay be!" diyeceksiniz, eminim.



12 Şubat 2012 Pazar

Gamze&Atakan


Gamze İçin 1 Tüp Kan

İzmir’de bir bankacı imiş, 28 yaşındaki Gamze Akbaş.
Lösemiye yakalanmış ve acil ilik nakli olması gerekiyor. 
3 yaşındaki oğlu Atakan için.
Gamze için gerekli tüm işlemlerin ayrıntılı açıklamalarını Gamze için açılan blogda bulabilirsiniz. 
Ben yarın Bodrum'daki hastaneye gidip buradan kan gönderirsem, sağlıklı şartlarda İzmir'e ulaşabilme yollarını araştıracağım. Aynı şehirde yaşamasakta hepimizin yapacağı bir şeyler mutlaka vardır ve el birliği ile yapacağız.
Atakan, artık hepimizin çocuğu.
Sadece küçük bir çaba, iki tüp kan Atakan'ı Gamze'yi ve eşini ilk resimdeki günlere götürebilir.
DENEMELİYİZ.

9 Şubat 2012 Perşembe

Boncuk İşi Tablo Serüveni 2

İlk işi hem ben, hem de görenler çok beğenince devam edeyim dedim;



Duvarımda şöyle oldular;




Kaligrafi ve hat kursumun değişik meyvelerini topluyor olmaktan mutluyum.




Çerçeve yapılması için götürdüğüm Baumax'ta, görenler çok beğenmiş ve sipariş vermek için ısrarla telefon numaramı istemişler. Ay bir sevindirik oldum, bir sevindirik oldum eh yani. Ama ben, ama ben hem ne fiyat diyeceğimi bilemedim, hem de zaman bulur muyum onu bilemedim ;-) Öneriniz varsa yazar mısınız? 


Bundan sonraki işim bunun da altına bir Mevlana figürü işlemek olacak.
Bakıp bakıp, kendimden geçeceğim.
Bu arada, asıl ilham kaynağım Creative Mind, sayfasında benden izin alarak ilk işimi yayınlamış. Ona da çok sevindim. Ve teşekkür ederim yeniden ;-) Onun da çok yaratıcı işleri var, ziyaret etmenizi öneririm.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Öğrencilere verilen (!) proje ödevleri

Bir adı da "performans ödevi" efenim bunların.
Ya bak bu konuyu bin kez yazmayı düşündüm her seferinde sinirime mağlup oldum.
Çocuğu olanlar bilirler.
İlköğretim kısmına verilen proje ödevleri yazmak istediğim.
Güya şöyle bir döngüymüş bu;


Çok güldüm ;-))) (Mecazen yani)
Güya ödevi öğrencilere veriyorlar ama aslında bu ödevler tamamen velilere verilmiş oluyor. Öğretmenlerimizin hepsine söyledim, "onların yapmalarına imkân yok bunları, notları bize veriyorsunuz", dedim.
Haaa dedim de ne oldu? Hiiiiçççç.

Elif'in sömestr bitmeden önceki Fen Bilgisi proje ödevi "mancınık yapımı" idi. Notlar da en uzağa atan esere(!) göre verilecekti. (Göreceğiniz mancınık bizimki değil, az sonra anlarsınız.)


Allahaşkına 7.sınıf talebesi bir kız çocuğu nasıl mancınık yapsın?
Ya da ben, ben nasıl yapayım?
Taslak çizimi baba tarafından yapıldı.
Marangoza baba gitti, ölçüleri verdi, çıta kestirdi. (Orada üç veliyle daha karşılaştı)
Matkapla delikleri baba açtı, vida vs gibi bilumum hırdavatı baba aldı.
Sprey boyayla anne boyadı.
Verilen ödevin boyutları şöyle olsun diye bir ayrım yoktu.
Uygun bi top ayarladık, denedik gecenin bi yarısı 3-4m. uzağa atıyordu sanki.
Ha bak, denemede Elif elini dokundurdu mancınığa;-)
Biz, stresin dip noktasını yaşadık ama.
Bi de ben boyarken yeni aldığım eşofmanı da hallettim şükür, aynı gece toz bezi yaptım kendisini, verdim bi parçasını Elif'e "arasıra sil, temizle mancınığımızı" dedim.
Çocuk aldı gitti. Eve geldiğinde gözlerinden ateş çıkıyordu.
Sayın velilerimizden bir tanesi, 1,5 m.ebadında bir mancınık, tenis topu gibi bir top kullanıp, denemede 15m. uzağa attığı için....
Elif ancak 7 alabildi, o da emeğe hürmeten herhalde. Çünkü bizim minnak top anca 1 m.'ye gidebilmiş. ;-( Yani resmen dibine düşmüş.
Deneme yaptığımız gece rüzgâr hızının 80 km/sa olduğunu sonra hatırladık tabi ;-)
Elif, kendisine çok güldükleri için,  okulun en yakınındaki çöp kutusuna atmış mancınığı. (Resim bu yüzden yok yani.)
Şimdi; gidip itiraz etsen olmayacak,
Sussak gene olmayacak, hele ki çocuklarına, personeline, tüm aile efradına "boşver" demeyi yasaklayan biri olarak, bizim mancınığın topu düştü mü ciğerimin ortasına! Bi sinir oldum, bi sinir oldum, varın tahmin etmeyin.

Şimdi biraz nefes alın; eğer hâlâ okumaya devam edecekseniz tabikisi.
(Ben de çocuk iki tane ya, bi biri bi ötekinin mutlaka bu tür ödevi oluyo. O yüzden ben X2 katı kadar muzdaribim)
Bundan önce de Zeynep'e bi hayvanat bahçesi maketi yapmışlığımız vardı. İçinde Afrika hayvanları olan. O fili nası aradık nası aradık da bulamadık bi ben bilirim bi de Allah!  İki gün belki üç gün saatlerce hep birlikte uğraştık da en sonunda da Zeynep "e bu hiç Afrika hayvanat bahçesi olmadı ki!" dediydi de, tövbe ya sabır çektiydim bir tespih.


Her veli toplantısında "çocuklara sakın ha sakın internet kullandırmayın" diyorlar, bana sorarsan evet benim de kullandırasım hiç yok zaten de, de'si var anacım; günlük ödevleri yaparken dahi bizlerin kafasının bir Meydan Larus gibi dolu olmasını bekliyorlar zahir! "Velinize sorun, öyle cevaplayın" demişler; çocuk gelmiş "anne mitokondri'yi anlatsana biraz" diyo. Çok şükür artık ders kitapları da bizimkiler gibi değil. Bizim zamanımızda önce mitokondriyi anlatır sonra sorarlardı. Şimdi ise "çocukları araştırmaya teşvik etmek" uydurmasıyla, bi satır açıklama yapmadan şakkadanak şakkadanak sorular soruyorlar. İmkansız evde internet kullanmamak yani. Ayrıca şimdi artık cilt cilt ansiklopedi felan da yok ki yani alalım bakalım. Kütüphaneler desen, gece vakti açık nöbetçi kütüphane de var da ben mi gitmiyorum derim ben de. Tut ki açtılar anacım ben şak diye Afrika'da hangi hayvan yaşar, mancınık nasıldı ya diye debelenirken internetten başka bişiy de kullanamam ki zaten. Tekrar altını çiziyorum, çocuğun varsa internetin mutlaka olacak noktasındayken biz, debelene debelene de ttnet'e mahkum muyuz, mahkumuz. Ahizesini kaldırmadığım telefona sırf bu ADSL bağlantısı için her ay para bayılıyor muyuz, bayılıyoruz. El mahkum el!

Amaaan, anlayacağınız dertliyim.


Bi de kalkımış, tabletle eğitime geçiyolarmış. Oh! Artık yazı da yazmasın çocuklar okulda, unutsunlar bi zahmet, ondan sonra da benden el yazılı performans ödevi beklesinler.
Haaa teknoloji kötü bişiy mi, tabi ki değil. De; önce çocukları, o teknolojiyi kullanacak hale getirmek lazım; muhtemelen bunu da bu ders kitapları ve bizim yaptığımız proje ödevleriyle zorrr (üç r ile bastıra bastıra okuyun güzel okuyucum) yaparsınız. Ya da ille de yapacaksanız bana da 20 tabletlik bi prozac yollayın, yoksa zıvanadan çıkıcam.


Böyleyken böyle.
Ey Milli Eğitim camiası!
Tüm samimiyetimle durumu size aktardım, gayrı vicdanım rahat. Daha da bi tane proje ödevine elini süren Ecehan.......devam edemiycem.

Durrr! Bişiy geldi aklıma, acaba bunun ticaretini mi yapsak? İyi para kazanırız valla. Hoş, benim bile aklıma geldiyse belki yapılıyordur da büyük şehirde. Haydaaaa.... Kapıya yazıcan, "her türlü performans/ proje ödevi yapılır"


Vallaha durum zaten bundan farklı değil, bilen bilir.

7 Şubat 2012 Salı

Çarpım tablosu x Trabzan: Nostalji

Annem der di,
Çarpım tablosuyla; ikili, üçlü trabzanı aynı anda öğrenmelisin! Öğrendim anne!
Bunu anneciğimin özlü sözü olarak kaydediyorum blog alemine.
1962 senesi Türkiye Atletizm Şampiyonu benim annem.
İyi koşarmış. Tevekkeli değil, yürümeyi bilmezliğimiz ;-) Bi de bize kızar," acele etmeyin, yavaş olun" diye, sanki genlerimizde var!
Annem O benim.
Ah annem; şimdi anlıyorum ne demek istediğini....
Evet, dediğin gibi, yaptığın gibi yapıyorum ben de. Mümkün olsa beşli trabzanı öğreteceğim ne dediğini dibine kadar anlamış olarak hem de...
Hepsi;
Her şey,
Ben,
Benden olanlar,
Sen ve canım babamın verdikleri.
Binlerce kez daha varolun, sağ olun e mi?
Amaaaaa; bu arada eğer biz yanında yoksak bir lokma ekmek yemeyen babamı da ne yerlere ne göklere sığdırabilirm. Canım babam, ilk aşkım her zaman sendin, ben toprak olduktan sonra bile bu; böyle kalacak...
Seninle dans etmekti hayat, nefes almak.
;


Öyle işte.
Say ki duygusal bi akşam, hepsi bu.
Ve bu benim güneşim.
Onlar benim, onlar bana en yüce emanet... Çok şükür.
Bin kez daha dünyaya gelsem, milyon kez sorsalar anan-baban kim olsun diye,
Sadece ve sadec yine yeniden sizi seçerdim. Biliyorsunuz.

Çocuklar da yaş pasta yapabilir, enginar yiyebilir/miş

Maraton koşusuna çıkmış misali ördüğümüz sökülen bere şenliğini sanırım ve umarım ki; dün itibarıyla sonlandırdık.
Kızlarımınkiler hariç diğerlerinin hepsi hediye edildi.
Gece zaman zaman şiddeti 110 km/sa.'e ulaşan fırtına, sitedeki nerdeyse tüm ağaçlarla güreşe tutuşunca,
Ardından da fındık büyüklüğünde dolu yağınca bir tane de kendime öreyim bari dedim.
Rengine bayıldığım bir ip vardı. Alize Lame.
İnceydi tabi Maxi'ye göre.
Ben de ne yaptım, iki kat ördüm.
Sökülür mü sökülmez mi diye ladese tutuştuk, prenseslerimle.
Ve tabisi ben kazandım. ;-)
Ataların boşa gitmiş sözü yok anlayacağınız, azimle duvarı deldim sanki.



Hiç zorlanmadım sökerken. Hatta çift katlı olduğu içun sanki daha bi modelli durdu ;-)
Örmeyi düşünenler var ise, bu da bi seçenek olsun diye sorumlu blog sahibi görevimi ifa edeyim dedim böylece;
Yarışmacı arkadaşlarıma başarılar dilerim.

&&&

Çocuklar da örgü örebilir konusuna daha önce değinmiştik.
Şimdi ne diyorum?
Eeee ladesi boşa kazanmadık ;-)
Çocuklar da yaş pasta yapabilir.

Pudingi evde yaptık, anneannemizin tarifiyle.
Keki Elif yaptı velakin ben zamanında kıvırmadığım için rulo niyetiyle başladığımız yaş pastamızın arasını özür nazır eşliğinde ben kestikten sonra anlar da, muz ve puding koydular, üzerine de tekrar puding sürdüler.


O kadar seviniyorlar ki kendileri bir şeyler yaptıklarında, bu zevki onlardan mahrum etmemek adına yani valla sırf bu yüzden ;-) yaptırıp yaptırıp yiyoruz. ;-)
Talep yaratıyoruz ki, arz etsinler.

&&&

Çocukları mutfağa bağlamışken e ben de boş durmadım tabi, yani yukarda günahımı aldıysanız diye belirteyim dedim.
Dolaptan, elceğizlerimle temizlediğim enginarları çıkardım.


Garnitür hazırlayıp(malzemosları doğrayıp azıcık haşladıktan sonra), bir soğan eşliğinde zeytinyağında hafif kavurdum.


Kavrulan garniturumsuları enginar tabaklarına yerleştirdim;


Bir çay bardağı su eşliğinde enginarlar biraz yumuşayıncaya kadar pişirdim;
Sonra resim çekmeye zor yetiştim; ;-)


Zeynep; faydalı olduğu için yedi.
Elif; ben sevineyim diye yedi.
Bizim için hiç sebep olmasına gerek yoktu zaten ;-)
Balinayla yarışabilir duruma geldik, ehh az bi gayretle bizi yazın suda hiç yadırgamayacak zavallılar.
Daha n'olsun di mi?
Gittim ben.


6 Şubat 2012 Pazartesi

AŞK nedir AŞK?

Okuyacaklarınızı, bu müzik eşliğinde hissetmenizi isterim; buyrun,



Seni arıyordum Şems! Ama dağıla dağıla.
Seni bekliyordum Şems! Ama savrula savrula…
Allah'ım beni Şems ile yarala! Öyle yarala ki akan gözyaşlarım cehennemi söndürsün. Ağlamaktan kör olup görmesem de cennetini. 
Sen varsın ya! 
Şems, Kimya'nın yüzüne doğru eğilirken, pencereden bir ışık huzmesi süzüldü odaya. Oda göz kamaştıracak bir şekilde ışıkla dolmuştu. Bir gül kokusu yayıldı odanın her yanına. Kimya başını pencereye doğru çevirdi. Hemen ayaklarını dizlerine, dizini ise karnına doğru çekti. Tıpkı bir bebeğin anne karnında durması gibi. Kimya yatağın içinde doğrulmaya çalıştı. Tebessüm etti. Dudağından; 
"Efendimiz... Efendimiz..." 
Başı yastığın sağ ucuna düştü."


Beşeri aşkta ilahi aşkı bulmuş bir sevgi damlası Kimya. Bu benim yorumum.
Okurken çoğu yeri defalarca okudum, "bu kadar olabilir mi, sahi" diye de kendime çok sordum. Bana her seferinde "evet bu kadar olur" dedirten cümleleri kurmama sebep olan AŞK'ın önünde eğildim sanki her satırda.
Birçok kişi kitabı çok sıkıcı bulduğunu söylediği için almıştım zaten.
İnanmamıştım AŞK'ın herhangi bir türünün sıkıcı olabileceğine.
Yanılmamışım.
Gönlüm uçtu, aklım fırladı, nefes nefese kalan yüreğime çoğu zaman gözlerimden akanlar da eşlik etti.
AŞK muhteşem. Nasıl, nerede, ne şekilde olursa olsun bir lütuf.
Soluksuz okudum. Mecazen değil gerçekten soluksuz okudum.

&&&

Biri beni incitir, üzerse onun için şöyle derim; "Allah sana uzun ömür ve çok mal versin"
..
- Yıldıznameleri okumakta, riyazyat, ilahiyat, felsefi sözler, astroloji, tefsir, hadis bütün ilimlerde mahirsin, bu nasıl oluyor? Okula gitmedin, dergâhlarda ikâme etmedin, mürşidin olmadı, bütün bunlara nasıl sahip oldun?
- Yürek devletimi kurdum. Yürekten maharetli mürşit mi var? Senelerce aramaktan yoruldum, meğerse aradığım bendeymiş, meğerse bulduğum sendeymiş. Hz.Muhammed Efendimiz okul mu okudu?
-Hayır.
-Okuma yazma biliyor muydu?
- Hayır.
- O halde mağarada işi neydi?
Anlatayım. 
Kuyu Yusuf'un okuluydu, Çöl İsa'nın, Musa'nın dergâhıydı. Mağarada Hz. Muhammed'in yürek okuluydu. İlim sadece hocalardan, kitaplardan mı akar? Bazen onlarca ciltli kitapların anlatamadığını bir deve anlatır. Allah Kur-an'da da deveye bakmaz mısınız?" diyor. Peki biz devede neleri okuyacağız? Mevlana işte senin hamlığın burada. Kitaplara fazla müptelasın. Oysa kainat kitaptır. Hz.Muhammed yürüyen kitaptır. Ağaç, ateş, su kitaplarının satırlarını da okusana!...

Çok düşünürdüm; Şems mi Mevlana'nın hocasıydı, Mevlana mı Şems'in hocasıydı, diye.
Anlıyorum ki; onlar çağlayan birer nehirdiler, bir yerlerde birleştiler, gürlediler; okyanus oldular. Ve anlıyorum ki, hangisinin suyu fazlaydı diye düşünmek hamlığında hamlığı.
Kendimi zaten hep bir hiçlikle tariflerdim epeydir ama hiçliğin ne demek olduğunu yeni anlıyorum ve kendimi o makama yakıştırdığım için utandım.
Mev...Farsça'da hiçlik, yokluk,
La......Arapça'da hiçlik, yokluk,
Na.....Türkçe'de hiçlik, yoklukmuş; MEVLANA ne demekmiş şimdi bildim.
Bende benzer makamlara geçmek gibi ne bir güç var, ne de bunu yapacak yürek. Ama bu tür saf, katıksız, yargılamasız, su gibi berrak, samimi cümleler benim maneviyatımı geliştiriyor.
Başım ne zaman sıkışsa adını anmadan geçmediğim Yaradan'a, başım rahat dediğim şu beyhude geçen günlerde de sarılabilmek beni rahatlatıyor.
AŞK'a hürmet eden gönülleri gönlüme sığdırsam da başka hiçbir şeye yer kalmasa gönlümde diyorum.
Tadına vara vara okuyorum ilk defa AŞK serisi bu kitapları, bir an önce bitirmek gayretinde değilim.
Evde yüksek sesle konuşmaya çekinir oldum, yüksek sesle konuşanları dinleyemez oldum. Yaz-kış soğuk su içen ben; ilk defa ılıklığın tadına vardım. Samimiyeti içtim bir toprak kâseden, kâseyi Kimya sundu bana.

&&&

- Aşk benden doğmadı, aşk beni doğurdu.
Bu alem, nede olsa yalnızlık yeri değil, sohbet, dostluk ve eğlenme yeridir. Fakat ilahi güzellikten veya ondan haber getiren nurlu bir yüzden mahrum olursak hayatın tadı tuzu kalmaz. 
AŞK demek, çetin imtihanlardan geçmek, belayla karşılaşmaktır. Ben gönlümün ayağındaki bağı, zaten aşk peşinden koşsun diye çözdüğümden, hayat yolunda yürürken, gönlümü bela durağında bırakıp yürüdüm. Bugün içime gelen bir ilham esintisi ilâhi güzelliğinden bir koku getirdi, teşekkür olarak şuurumun akılla bağlarını çözerek, yüreğimi, şuurumu tamamen o esintiye teslim ettim. 
Ey akan gözyaşı. Ömrümü alan sevgili, o bahçeme, o baharıma o seyrettiğim güzelliğe de ki: gecelerinden birinde gecelerimi anarsan benim edep noksanlıklarımı hiç düşünme, aldırma.’
En mahrem bir gecenin, en matemli anında akıyordu gözyaşları. Sırların habercileri hızına yetişemiyordu gözyaşlarının. Çok konuştuk, biraz da susalım. Susalım ve ağlaşalım…


Hakikaten susalım.
Sustukça çığlıklarımız darmadağın etsin kötülükleri, sağır etsin kötü düşünenleri.
Hanlar yıkılsın, dil boğaza kaçsın ister ki; ne fark eder?
Eğer bir tutam hoşgörü tohumu, eğer bir tutam sevgi tohumu, eğer bir tutam AŞK yoksa ekmeyi düşlediğin tohumda; boşver ekme gitsin!
Sevmeyeceksen yaratılanı Yaradan'dan ötürü, nefes alıp bitirme kainatı.
Sus Ecehan sen de sus.
Sus ki duysunlar!