30 Kasım 2011 Çarşamba

Aşk nedir bugün?

Sessizce gittiğini sandın hayatımdan.
...
Oysa,
İçimde ne gümbürtüler kopuyordu, anlamak istemedin.
Belki de,
Anlamaman normaldi,
Bilemem.
Lakin;
Bildiğim şey,
Seni ölesiye sevdiğimdi.
Öyle, böyle değil...
...
Aradan yıllar geçti.
İçimdeki gümbürtü, en sakinleştiğini sandığım anda;
Belki de en büyük depremi yarattı; bende.
Belki de,
Artık anlaman gerekiyordu,
Bilemem.
Bildiğim şey,
Senin bunu öylesine anlıyor olman.
Şimdi, öyle değil.
Belki kör, belki sağır, belki dilsiz,
Şimdi öyle işte.
ECECE-Kasım 2011

Tam ben'lik

İnsanoğlu, kendine örmüş örmüş örmüş, çocuğuna örmüş örmüş örmüş,
Yetmemiş,
Eş, dost, akraba, arkadaş daha ne dersen anacım hepsine örmüş örmüş örmüş.
İnsanoğlu derler buna, bu ördükleri yetmiş mi?
Yetmemiş. Aşmışlarmış çünkü kendilerini onlar.
Şişi, mili bırakmış, "gelin uleyn toplu iğneler!" demiş.
Sonra bakın neler olmuş;











Ah Ecehan AHHHHHHHHHH!
Daha sen adam olucan da Zeynebin tuniğini bitiricen he?
Bak aleme de utan kendinden!
Benim bakmaya bile devam etmeye gücüm kalmadı,
El insaf, el insaf!
Burda yapan var yapamayan var, ulu orta konur mu böyle resimler cart diye bu ortama?
Kınıyorum, hemi de şiddetle.

Kaynak burası anacım; http://loucaporlinhas.blogspot.com/search?updated-max=2007-06-25T08:25:00-03:00&max-results=8&reverse-paginate=true

29 Kasım 2011 Salı

Bloglarımız çoğaldı

Kızlarım uzun zamandır benim bloglama işime ilgi duyuyordu.
Hem birçok konuda fikirleri vardı hem de yazım kabiliyetlerini artırmak istiyorlardı.
Derslerinden arta kalan zamanlarda, düşüncelerini paylaşacakları birer blog izni istediler benden.
Mantıklı geldi, merak duydum doğrusu neler yazacaklar diye.
Çünkü biz yetişkinler hayata hep benzer pencerelerden bakıyoruz ve küçüklerimizin ya da büyüklerimizin, bazen imkânsızlıktan bazen zamansızlıktan neler düşündüklerini atlıyoruz.
Uzun zaman düşündüm, ve sonunda,
"Tamam" dedim.
Blog isimleri dahil herşey kendilerine ait, onlardan bir parça.

Elifim, 12 yaşında, 7.sınıf öğrencisi.
Bu da onun bloğu.

http://yildiznagme.blogspot.com

Fotoğrafım


Zeynebim, 10 yaşında, 5.sınıf öğrencisi.
Onun bloğu da;

http://zeynograf.blogspot.com

Fotoğrafım
Eğer;
Hayata bir de bu yaşlardan bakanları izlemek isterseniz, kendileri çok sevinecekler(miş)

Anne, ya biz küçüğüz diye yazılarımızı okuyan olmazsa?
Anne, okuyanlar da bize fikirlerini aktaracaklar mı?
Anne, günde kaç kişi okur sence bizi?
Anne,....
Anne....
Güzel şey annelik. Yaradan'ın emanetine sahip olmak değerli.
Çok şükür.

27 Kasım 2011 Pazar

Bu hafta neler öğrendik?

Hafta sonları yaptığımız evcek yaptığımız bir etkinlik var.
"Öğrenme Saati"
Herbirimiz 15 dakika içinde, bize ilginç gelen konu hakkında diğer aile bireylerimizi bilgilendiriyoruz.
Konu seçimi kendimize ait, ne ilgimizi çekiyorsa, güncel olabilir, olmayabilir; "mutlaka aklımızın bir yerinde bulunmalı" dediğimiz türden.
Farkettim ki daha önce burada bundan hiç bahsetmemişim.
Bizim çok faydalı ve ailece güzel bir paylaşım olarak gördüğümüz bir etkinlik haline geldi, deneyen olabilir ve bundan haberimiz olursa çok da hoşumuza gider doğrusu.

Elif'in konusu "köpekbalıkları" idi. Çok güzel hazırlanmıştı çünkü bu, onun özel ilgi alanı.

Aklımda kalan ilginç şeyler şunlardı;
*Köpekbalıkları ters çevrildiğinde bayılırlarmış. Tekrar çevrildiklerinde baygınlıkları hemen geçer ve etkinliklerine devam ederlermiş.
*Burunları çok hassasmış.
*5 sıralı bir diş yapıları var. Bir diş kırıldığında en geç 1 hafta içinde yenisi oluşmuş oluyormuş.
*Yüzlerce türü olmasına rağmen, çok azı insanlar için tehlikeliymiş. (Ben hepsi bizi yer zannederdim mesela)
*Dünyadaki en büyük köpekbalığı "balinaköpekbalığı" ve asla et yemezmiş, bir gün içinde tonlarca planktonla beslenirmiş.
*En tehlikeli köpekbalığı, "büyük beyaz"mış. Ve sadece büyük beyazların dişisi erkeğinden daha büyük boyutta imiş.
Anlatırken zaman zaman Elif'in gözlerini ayırarak ve heyecanla anlatması müthişti.

Zeynebin konusu "tavşanlar" idi. Bebekliğinden beri tavşanları çok sevimli buluyor.

*Gözlerine ışık tutulduğunda donakalıyorlarmış. Çünkü "etkinliklerini gece sürdüren memeliler" sınıfında olduklarından, gözlerindeki retinada çubuk şekilli görme hücreleri daha fazla imiş. (Gündüzcü memelilerde ise retinadaki konik görme hücreleri daha fazla) Çubuk şekilli bu hücreler ani ve yüksek bir ışık kaynağı ile karşılaştıklarında geçici körlük oluşturdukları için tavşanlar da kendilerini tehlikelerden korumak amacıyla  donakalıyormuş.
*Tavşanlar her doğumda 2-8 arası yavru doğuruyorlarmış. Hamilelik süreleri 30-40 gün arası. Normalde otobur olmalarına rağmen, yavrularını yeteri kadar  besleyemediğine inanan anne tavşan, en zayıf yavrusunu öldürüp diğerlerine besin yapıyormuş.(Iyyyk)
*Ortalama ömürleri 6-7 yılmış.
*Yediklerini iki kere sindirirlermiş.
*Tavşanlar "kemirgen" ailesine değil, "tavşangiller" ailesine aittirler ve genetik olarak atlarla akrabalıkları varmış.
*Tavşanlar sosyal hayvanlardır ve yalnız kalırlarsa depresyona girebilirlermiş.
Resimlerle zenginleştirilmiş, zaman zaman merak etsek de bir türlü araştırmadığımız türden bir konu olduğu için çok güzel bir sunumdu bizim için. 

Babamızın konusu, Edison ve Nikola Tesla arasında yaşanmış kelimenin tam anlamıyla “Akım Savaşları” idi.
Edison'a "vay hain!" dedik ara sıra.;-,)
Edison'un adını kuşkusuz hepimiz bilmemize rağmen, Tesla adını hemen hiç duymadık.
Halbuki; Edison, akım savaşlarında doğrusal akım tarafını oluştururken, Tesla da alternatif akım tarafındaymış.
Alternatif akım ve elektriğin kablosuz taşınması konusunda hayli önemli buluşlara imza atan Tesla, kendisine inanacak ve sponsor olacak kişi/kişler bulmakta çok zorlanmış. Çünkü buluşlarının esası deneme-yanılma yollu deneyler yerine, teorik bulgulara dayanıyormuş.
Günlerden bir gün, Tesla büyük bir heyecanla çalışmalarından Edison’a söz etmiş. 
Edison, Tesla'ya  böyle teorik çalışmalarla vakit harcaması yerine onunla birlikte çalışmasını önermiş.
(Niyeyse Tesla'yı fazlaca kendime benzettim, bu zamana kadar bir fikrimi söylediğim herkes bana kendisiyle çalışmamı önerdi ;-)
Edison o yıllarda kurduğu şirket ile (General Electronics) şehirlere doğrusal akım kullanarak elektrik üreten santraller inşa ediyormuş. 
Fakat bu santrallerin ürettiği akım kısa mesafelere iletilebildiği için ve tam verimli çalışmadığından dolayı o yıllarda Amerika’da sık sık elektrik kesintileri yaşanmaktaymış. 
Tesla, Edison’un yanında çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra santrallerdeki sorunları çözmeyi başarmış. Ancak Edison’un kendisine söz verdiği ücreti talep ettiğinde Edison şaşırmış bir şekilde; “tam bir Amerikalı gibi düşünmeye başladığında Amerikan şakalarından da anlayabileceğini” söylemiş ve bir ücret ödememiş. Tesla derhal istifa etmiş. 
Oysa,
Florasan lambayı, neon ışıklarını, hız ölçeri, otomobillerdeki ateşleme sistemini, radarın temellerini, elektron mikroskobunu ve mikrodalga fırını Tesla’nın bulduğunu kaç kişi biliyor acaba?
Bugün Tesla’nın bu kadar çok tanınmamasının en büyük sebeplerinden biri Edison’un ona karşı bir karalama yürütmesiymiş. 
Ayıp etmiş valla Edison. 
Tesla, Ocak 1943’te beş parasız öldüğü zaman çalışmalarını not ettiği kağıtlara FBI tarafından el konularak bunların günışığına çıkarılması da engellenmiş. Edison'un çabalarının bir sonucu olarak.
Babamıza teşekkür ettik, Tesla Amca'ya rahmetler diledik, hakikaten çok ilginç geldi konu yavrulara da.

Benim konum, "Fazıl Say" idi.
Zaman zaman abidik gubidik insanların magazin malzemesi yapmaya çalıştığı, müziğin dahi çocuğu Fazıl Say.
Bilgileri esas olarak derlediğim yer Hasretsenfonileri'nin bu yazısı idi. 
“Fazıl”, meğer Fazıl Say’ın dedesinin adıymış.
Matematikçi Fazıl Bey ile felsefe öğretmeni Nüzhet Hanım, 1930/1940’ların çoğu aydın ailesi gibi, daha Ahmet doğmadan eve bir Alman piyanosu almışlar.
Ahmet Say, savaş yıllarında Yahudi bir “matmazel”den piyano dersleri alarak büyümüş. 
Annesi, ilerde ünlü bir piyanist olacağını düşlüyormuş. 
Babası ise “İki bilinmeyenli denklem çözemeyen, Thomas Moore’dan, Voltaire’den habersiz bir çocuk piyanist olamaz” diyormuş.
...
Bu konuyu seçme sebebim kesinlikle babanın bu düşüncesi idi. Ne bileyim beni çok etkiledi ve Fazıl Say'ın boşuna Fazıl Say olmadığını, genetik mirasının da ne denli güçlü olduğunu anlattı bana. Sevgili Gülsenim; sana çoook teşekkür ederim.

Anlatımlarımız bittiğinde, üzerine yorumlar yaptık, düşündük, eğlendik.
Şimdi, önümüzdeki haftanın öğrenme saati için,  herkesin ilgisini çekecek, faydalı olabilecek yeni konular aramaktayız.







24 Kasım 2011 Perşembe

Madem 24 Kasım

Ben daha minicikken;
Bana "önemli" olduğumu hissettiren,
Bulunduğum çevrede bir "fark" yaratacağımı öğreten.

Ben bir anneyken;
Önemli kavramları atlamamaya gayret eden, farkındalıklarına her gün hayran olduğum biçimde evlatlarıma bir bir veren,
Fedakârlık kavramını beynim/iz/e nakşeden tüm öğretmenlerimi/zi/n,

Öğretmenler Gününü'nü kutluyorum.
Hayatını kaybetmiş öğretmenlerimizin ruhlarına küçük birer hediye gönderiyorum, bugün de.

Ve tüm öğretmenlerimizin yanında,
Annem,
Babam,
Kızkardeşim...
Emekleriniz, yürekleriniz, elleriniz, gözleriniz dert görmesin.
Gurur duyuyorum sizlerle...

Ve hepinizin, yıllardır çektiğiniz sıkıntılara bakıp bugün de yine,
"Bu paraya bu işi yapmak için "insan olmak" lazım diyorum.
Hakkınızı helal edin bizlere...

22 Kasım 2011 Salı

Biri bana futbolun bir spor olduğunu anlatabilir mi?

/_np/9290/15069290.jpg

Hangi sporda insanlara içki şişeleri eşlik eder?

/_np/9287/15069287.jpg

Ben bir tek "deve güreşinde" böyle bir tahrik görüyorum. Onda da develer birbirlerine yapıyor, seyirciye değil.



Binlerce örnek, şu mereti oturduğu yerde içmeyi hâlâ başaramayan insan evladı bir de maça götürüyor vesselam.



Spora bak, özel tim sahada!



Allah bilir ne küfürler vardı ki! Onları buraya koymayı kendime yakıştıramadım.

Şike desen alenen diz boyu!
Görüntüler malum!
Trilyonların döndüğü rant kapısı.
Horoz dövüştürenler ayaklanmazsa iyidir, ne farkımız var diye, bizimkini niye spordan saymıyorsunuz diye!

Ondan sonra da kalkarlar "bizim hanım evde maç seyrettirmiyooo", falan filan...
Usame'ye terörist mi yetiştiriyorum ki evde maç seyrettireyim Allah aşkına?
Bitti.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Masal ne demek senin için?

Masallar çocukken uyuyana kadar, Büyüyünce uyanana kadarmış.
Cezmi Ersöz



Hayat, bu kadar tesadüfî mi?
Saatlerdir aklımda takılı kalan bin cümleye bir cümleyle özete bir yerlerde rastlıyorum.
Ve bu beni, çoook mutlu ediyor.
Tesadüfen yaşayanlardan olmadığımı anlıyorum.
İçime sindire sindire...

Siz hala bulaşık süngeri mi kullanıyorsunuz?

Geçen kızlarımla, Home TV'de Mehmet Öz'ün sağlık programına takılı kaldık.
Konularını tıbbî terimler dışında hepimizin anlayabileceği türden anlatabilme yeteneğiyle(of ne uzun tanım oldu) bir sağlık programını şova çeviriyor, malumunuz.
Orada, bulaşık süngerinin evde bakteriyi en çok üreten şey olduğundan bahsediyordu, izlediğimiz programda.
Zeynep, Elif ablasının da yardımıyla, evimiz için bir bulaşık bezi örmeye yeltendi.
Kıyamam, kullanamam desem de, yarıya gelmişti bile.
Babaları da gitmiş yeşil sünger teli almış, kızlarına. Örgünün altına dikmemizi önererek.
Anneye sadece dikmek ve her eline aldığında gülümseyerek kullanmak kaldı.
Son üç gündür de, bu yazıyı burada yayınlamamı bekliyorlar ;-)



Onların; daha bu yaşlarda "evimiz için bir şeyler yapmak" duygularını gerçekten takdir ediyorum.
Derken, Zeynep hasta olduğu için okula gitmemek suretiyle dinlenirken, elleri üşümesin diye kendine kâğıttan neşeli bir eldiven yaptı. Herbirinin bir adı ve işlevi var(mış) ;-)


Teşekkürler kızlarım, sırtım yere gelmeyecek; biliyorum.
Öptüm sizi.

20 Kasım 2011 Pazar

Herkesin ölümü kendi rengindendir

Ey oğul, herkesin ölümü kendi rengindendir. 
Düşmana düşmandır, dosta dost!
Ayna Türk’e nazaran güzel bir renktedir. 
Zenciye nazaran o da zencidir.
Ey can, aklını başına devşir. 
Ölümden korkup kaçarsın ya; doğrusu sen, kendinden korkmaktasın.
Gördüğün, ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün. 
Canın bir ağaca benzer; ölüm onun yaprağıdır.
İyiyse de senden yetişmiş, yeşermiştir; kötüyse de. 
Hoş nahoş.. 
Gönlüne gelen her şey senden, senin varlığından gelir.
Mevlana

19 Kasım 2011 Cumartesi

Karakalem'den;

19 KASIM 2011 CUMARTESI


http://ahmetsoylemez1967.blogspot.com/2011/11/hakszlk-karssnda-susan-dilsiz-seytandr.html
haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır


yavrumda yalanıma ortak oldu. babasının son duasını okuyor şimdi.
kara kalemi MİROŞUMLA birlikte açtık, birlikte gömüyoruz yavrumla.
(Kurban olsun sana Ecehan Teyzen e mi?)

HERKES KONUŞTU HER YERDE HEMDE-
HEPİNİZİ TEK TEK İZLEDİM
VE ŞİMDİ SIRA GELDİ BANA

o değilde haftalardır KARA KARA düşünüyorum, hadi yazıları, şiirleri, edebiyatı falan geçtim, hepsini siktir et bir önemleri yok ama içimizdeki üç şerefsize telefonla ulaşıp bakın size birer çocuğun ismini veriyorum. bu evlatların şu an bot ve eldivene ihtiyaçları var, bu sorumluluk sizin dediğimde aldığım cevap hemen hemen üçünden de "ne demek, emrin olur" ve peşinden bir sürü salyalı övünç sözlüğü şahsıma. fakat gel gelelim o çocuklara botlar gitmemiş, eldivenlerde gitmemiş. Ve o liste bana verilmişti, yani o çocuklara botları verecek kişileri ben bulma sorumluluğu üstlenmiştim. koskoca salonda toplanan tüm çocuklar hediyelerini alırken, o üç yoksul yavrum almamış. ulan siz bana bir kere ağladınız ama ben o boynu bükülen yavrularım yüzünden bin kere öldüm günlerce. bunu benim gibi adam unuturmu hiç. bana bakın varoşta bir laf vardır, yiyemiyeceğin malafatın altına yatma arkadaş diye. o üç ünlü blogcuyu ben biliyorum. halen martaval sıkıyorlar kampanyalarda. zannediyorlarki ben habersizim ve o çocuklar unutur gider. o hediyeleri ben ulaştırdım yavrularıma. dahası özür babında benim canım gülüm ve arkadaşlarının sayesinde birde sınıflarına tepegöz gönderdim. ama sizin varya gelmişinizi ve geçmişinizi. o kış gününü hatırlayanlar o yatılı okulu iyi biliyorsunuz. köylerden, mezralardan toplanan çocuklar gencecik öğretmenlerin elinde ilim irfan öğreniyorlar o devlet okulunda. ve şehirde her gün sayfalarında o üç şerefsiz milyonlarca kere öldürüyorlar yalanlarıyla okurlarını. işte durum bundan bundan ibaret. yoksa beni bilen bilir, bu adam niye çıldırdı demi. aklını peynir ekmeklemi yedi. güven kardeşim güven. yanımda kimler var kimler yok gördüm, duydum, bildim. bakın ben bu dünyayı iyi tanıdığımı sanıyorum. topraktan ellerimi hiç çıkarmadım. ve toprağa yakın olan amacını örtü yapar göçtüğünde üzerine. beni amaçsız bırkmaya çalıştınız. hemde anlamadan, dinlemeden. bilirsiniz asla kıç yalamam, yalamadımda. ama baya meraklı varmış be birader. hadi o zaman durmak yok yola devam edin bakalım.

ammaaaa sizler var ya beni yargısız infaz edenler sizler, başka bir anlamda beni gereğinden fazla berraklaştırıp, çok mutlu ettiniz be. hiç olmazsa ileride başka çocuklarımın boynu bükük kalmayacak sayenizde. şimdi biliyorum hepinizin cibilliyetini. dostumuda, dost görünümlü postluluramıda, öğrenmiş oldum. bir daha tekrarlıyorum uzak durun, ne ölüme, ne direme, defolun gidin lan sayfamdan. kara kalem sayfasını iki gün sonra tamamen bitirecek. bitirmeden istanbul fatih belediye başkan yardımcısı Adnan Bey arkadaşıma iki üniversitli yavrumuz için sağladığı burs için ve aynı devlet okuluna gönderdiği akıllı tahtalar için minnet ve teşekkürlerimi saygılarımla sunarım. Ayrıca ankaradaki nazım kültürde bulunan Cemil önderliğindeki arkadaşlarıma yine üniversiteli üç yavrumuza sağladıkları burslar için sonsuz teşekkürlerimi borç bilirim. Ve benim canım ablam Meral Akdenize, onunda bir kız çocuğumuzu öğretim boyunca masraflarını üstlendiği için sonsuz teşekkür eder, ellerinden öperim.

kitap satmadığı için çıldırmışım, yazıklar olsun hepinize. mamakta maruz kaldığım işkence bile bu kadar yaralamamıştı beni. Adnan bey iyi bilir. ama hayat bu derler ya, boş verdim be. boş verdim. Aslında bu iyi kalpli insanların hiç biri isimlerinin açıklanmasını istemedi ama hani şu martaval sıkan bir çok insan müsvettesine ders olsun. sizin o çok övünüp ahlak edindiğiniz etiğinizi, biz ankaranın çinçin sokaklarında ayakkabı boyacılığı yaparak çocuk yaşta geliştirdik hanım abla, bey abi. bana listeyi veren talebim üzerine şebnemdir, Adnan Beyide tanır, hadi bakalım şimdide onu arayın reziller sürüsü. öyle bir sınandınız ki ve eğer bana söylenenler lafların yarısı sizler için söylenmezse o vicdanlara tükürüm şimdi. ve şimdi aylarca siz konuşulursunuz umarım. eğer birilerinde hala insanlık kaldıysa. İşte buda kara kalemin, hani o çok bilmiş bir arkadaşınızın dediği gibi geride kalan karaltısının insanlık dersi size. buraları bir hiç. insanımıza uzanabildiğiniz kadar siz birisiniz. ben senelerdir bunu anlatmadımmı size. demekki dinlememişsiniz. hadi eyvallah.

ve size yarın akşama kadar süre. eğer halen izler listemdeyseniz üçünüzünde ismini, en az bunun kadar büyük puntolarla buradan afişe edecem. ve bu sayfada içinizde o tarzda oynak varsa hemen defolsun. buranın karasında adam dert içip laf çizer, yoksul yavrularımın isimlerini ben yaşadığım sürece çizdirmem ulan. ben geberdikten sonra ne bok yerseniz yiyin.





MAMAK

bir zaman sonra tamamen etkisi geçiyor.
hemen hemen her şeyin.
ve öylece kalıyorsun.
hiç bir şey hissetmiyor
hiç bir şeyi anlamaya çalışmıyorsun.
sadece uzun yıllar sonra yürüdüğün kalabalık bir caddenin tamda orta yerinde
biri arkandan sana sesleniyor.
adını inletiyor
o an akıyor kalabalık
sen kayboluyorsun.


hiç bir şey olmamış gibisin
hiç bir şey yaşamamış birisin
ARKADAŞ

Bana resmini çiz sessizliğin
Elleri öpülesi dostlar yarat
Koyu sohbetler yap derin olsun
Sığlıkları yaz bana, uzaktan ıslık çalsın
Karanlığını aydınlat, loş da olsa kabulüm
Işıklarını söndür kentin bir bir, patlasın trafolar
Raylarına bomba koy, uzaklaşmasın sevdalar
Sloganlar at seviyorum ölesiye diye
Zom olurcasına iç bu gece, ana avrat küfret


Tüm bunları yapamıyorsa yüreğin
Otur yanıma yağmurlarımı izle
Tek değilsin inan bu sessizlikte

VAROŞTA ÇOCUK OLMAK


Ağaçların altında döndükçe eteklerimiz
Gülüşüyoruz
İçimizden birisi hepimizden coşkulu
Uçarcasına
Kısa pantolonlar giyiyoruz
Bulutlara uzanıyor ellerimiz
Tutunuyoruz sanki bizimmiş gibi onlar
Ne çok ağlamıştım uyanınca
Çok fena
Çocukluğu bile
Eskitince anlıyoruz
Şimdi an meselesi
Eksik yüzüme dokunanların
O sıradan umursuzlukları


Neden sonra
Ağrısı dinmiş olmalı
Çokca da mahcupluktan


Susuyoruz

SİZİ SİZİN RENKLİ DÜNYANIZLA BIRAKIYORUM,
BİZ BİR TÜRLÜ YAKIŞAMADIK BABA KIZ
BU
ÇOK ÇOK KÜLTÜRLÜ
ÇOK ÇOK AHLAKLI
ELİT ORTAMLARINIZA

ÖZÜR DİLERİZ.
ÖZÜR DİLERİZ

ÖZÜR DİLERİZ


ÖZÜR DİLERİZ
ÖZÜR DİLERİZ

ŞİMDİ BENİM YÜZÜMDEN KENDİ ARKADAŞLARINDAN HAKARET DUYAN,
SİTEM HİSSEDEN CANLARIMA SÖZÜM.
BU YAZIYI OLDUĞU GİBİ BAŞLIĞIYLA EN AZINDAN BİR GÜN SAYFALARINIZDA PAYLAŞIN LÜTFEN.
BANA YAPILAN HAKARETLER İÇİN
(paylaşma sebebim sadece bu isteğin)
SİZE YAPILAN HAKARETLER İÇİN
(umurumda değil)
BUNU YAPIN O TERBİYESİZLERİN SURATINA
BİR ŞAMAR GİBİ



UZAKLAŞMALAR UNUTMAK İÇİN DEĞİLDİR HER ZAMAN
BAZEN BAŞARABİLİRSE İNSAN
ACIDAN KAÇMAK İÇİN UZAKLAŞIR KENDİNDEN


DAHA DERİN
DAHA UZAK KENDİNDEN

KARA KALEM


Şu 26 kişi eğer kitaplarını bana geri iade etmek istiyorlarsa,
hemen paralarını geri iade edebilirim.
Merak etmeyin kargo ücretini ödeyebilecek kadar halen biraz karaktere sahibim.
kitabımla sizin temiz elleriniz kirlenmesin isterim.

işte telefonum

0 535 794 70 10

bu arada beni bilenler
gizli numaralara cevap vermediğimi bilirler.
mert olun.



18 Kasım 2011 Cuma

Ölmek, ille de toprağa bedenin girmesi midir?

Herkesin kendi sayfası kendi tasarrufudur elbet.
Benim tepkilerim, insanların bizatihi kişiliklerine değil, lakin aynı toplumun parçası olmamızdan ve bu sosyal olgunun gereği olarak çevremde cereyan eden -olaylara- yönelik olmuştur, bilirsiniz.
Şaşkınım.
Neden?
Geçen yıldan beri aktif olarak blog dünyasının içindeyim.
Benim takip etmeye gayret etmeye çalıştığım bloglarda ben dahil, hemen herkes her fırsatta;
Nefretten uzak sevgiye yakın,
Sorundan uzak çözüme yakın,
Ayrılıktan uzak birleşmeye yakın,
Ayrımcılıktan uzak birliğe yakın,
Düşmanlıktan uzak dostluğa yakın,
falan filan felan diye ekleyebileceğiniz doğrultuda mesaj içeren düşüncelerini paylaşmış.
Ve bu düşüncelerle, sizler bana çok defa "ya dünyada böyle duyarlı, böyle sevgi dolu, böyle birleştirici... meğer ne çok insan varmış, bravvo" dedirtmiştiniz.

Ama özellikle bu depremden sonra bir bakıyorum,
Elin adamı Japonyalardan gelip, enkaz altında can verirken, sevgi, barış ve kardeşlikten en çok bahsedenler, yardım edelim dedik diye (ki, ettiğimiz yardım da ne: iki çorap, üç tişört, bir soba gibi nohut cüzdan bakla gönlümüzden çıkabilen azıcık şeyler işte) pek çoğumuzu hain ilan edebiliyorlar, kim bilir bizleri ne zannederek? Düşünmediler ki; o enkazdan kurtulan iki öğretmenimizin, üç hemşiremizin ne biliyim bir işçimizin çocuğu ısınırsa, hasta olmazlarsa çorbada tuzumuz oldu diye vicdanımız rahatlayacak. Neyse, dedik geçtik tabi.

Şehitler verdik hainlere, "sakinliğimizi koruyabilseydik keşke ama maalesef ciğerimiz yanıyor, öfkeliyiz" diye samimice beyan ettik,
"Vatan, millet, Sakarya!" narasını en çok kendileri atanlar, pek çoğumuzun vatanseverliğine "faşist" damgası vurdular.
Düşünmediler ki; kendi ailemizden de yiğitlerimizi, kendi ellerimizle toprağa vermişken bizler, acımız lafla sözle değil, düştüğü yerde yanmaktaydı. Neyse, dedik geçtik tabi.

Bedelli askerlik tantanası çıktı,
"Zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir" dedik,
Gözlerini kulaklarını ayırmadan televizyonlarda açıklanmasını beklerlerken yaş sınırını, bloglarında feysbuklarında her fırsatta "her Türk asker doğar" naraları atanlar bi de baktım pekçoğumuzu "komünist" ilan etmekle meşguldü. Neyse, dedi geçtik tabi.

Özgürlükler yazıldı, çizildi.
Dikkat ettim ki özgürlükten en çok bahsedenler, özgürlüğü yaşamına son derece yanlış adapte edenlerdi, birçoğunuzla elektronik posta yoluyla, telefon yoluyla bizzat paylaşıp, benzer hisleri alarak verdiğim bir karardı.

Ben de dahil, içlerinizden bazılarına pek çoğumuz;
Dost dedi,
Arkadaş dedi,
Ölümüne kankayız dedi,
Her zaman arkandayım, dedi,
İyi günde, kötü günde, dedi.
Ablamsın dedi,
Abimsin dedi.
Paylaşımlarımız, sadece yazdıklarımızla, yorumlarımızla hatta bazen suskunluklarımızla kalmasın istediğimiz için, hayatımıza değer addedenlerin telefon numaralarını aldık, verdik, görüşmeye çalıştık zaman zaman. O görüşmelerde de yukarda saydığım benzer tabirler mutlaka kullanıldı, kendimden biliyorum.

Bu laflar, layıkıyla kullanılmadığı zaman ucuzlar, değerini kaybederdi oysa.
"Kişiler" değil, "kavram" değerini yitirirdi.
Ve ben, tutunmaya çalıştığım şu hayatta bu kavramların içini boşaltmaya yönelik bir adım atmamaya özellikle gayret etmiştim, bilen bilir.
Şimdiiiii, oturup düşünüyorum.
İpe sapa gelmez, gerçekten insanlıktan nasibini almamış, normalde oturup bir bardak çay içmeyeceğin, normalde iki kelâm laf edemeyeceğin onca insan var ki oysa hayatlarımızda.
Mecburen birşeyler paylaşmak zorunda olduğumuz.
Özellikle sosyal ve iş yaşamlarımızda. İstesek de koparıp atmaya yetkimizin ve imkânımızın olmadığı.
Ekmek parası uğruna, ....(nokta noktayı nasıl istersen doldur) hatrına katlandığımız.

Dolayısıyla, ben şöyle düşünüyorum;
Şu ya da bu şekilde istemeden katlandığım onca insanın hatasına, yanlışına, kusuruna -zorunda da olsam- katlanıyor, görmezden geliyorsam; dost, arkadaş, kanka, abla, abi, kardeş dediğim insanların de ki hatası, kusuru, yanlışı olduğunda bunu hiç görmemen gerek. Hata diye bile vasıflandırmaman gerek. Haaa eğer onu hata görür ve "hadi ordan!" dersen, kendi kendinin yalancısı olursun ve bu sana yakışmaz! Ve asıl önemlisi böylece kendime inanmayı terkederse/m/k, kişiliğim/iz ne denli bir bozuntuya uğrar? Bu, insanın bırak dostu arkadaşı en büyük kazığı kendine atmış olması demek değil midir?

Buraya kadar okumaya devam eden kaç kişi olmuştur? Bilemem ama tahminimce iki üç kişiyi geçmez.
Çünkü uzadı, biliyorum.
Olsun, okumasın kimse; burası benim sayfam ve bunlar benim hıçkırmak istediklerim.

Devam ediyorum...

Yıllardır yazıyorum.
Eskiden, çok kızar, çok çemkirirdim. Tepkilerimi kızgınlık ve öfke içeren cümlelerle asardım bu dallara.
Bir süre önce başıma burada hiç açıklamadığım ölümle çok ilintili bir durum geldi. Açıklamama sebebim de samimiyetsizlikten değil, O okursa benim üzüldüğümü görerek daha çok üzülür ve gücünü kaybeder diye düşünmemdi. O gün dedim ki kendime, "Ece, çemkirdiğin, yargıladığın, öfke kustuğun ağaçlar vermiyor meyve. Vazgeç, aynı hisleri huzurla anlatmaya çalış, sakin ol olabildiğince, sabır dile Mevlâ'dan"
Ve öyle de yapmaya çalışıyorum, farkeden olmadı kanımca ama evet ben değiştim. Değiştim, çünkü bağırıp çağırırken de amacım aslında bağcı dövmek değil üzüm yemekti, lakin anlamıştım ki (ister doğru deyin ister yanlış) eğer meyve yemek istiyorsam o meyvenin tadını mümkün olduğunca tatlılaştırmam gerekiyordu aksi halde kusma hissi uyandırıyordu bünyemde. Bilirsiniz.
Hayat kısa, ben bunu teorikte bilmeme rağmen, pratikte yaşamamıştım, Nisan'da yüzleştim bu gerçekle.
Dilerim hiçbiriniz; ölmeden, ölmek zorunda kalmazsınız.
Neyse;
Artık, "eğer birşeyler yapmak, başarmak, şu üç günlük hayatı mutlu mesut terketmek istiyorsan sabrı, hoşgörüyü ve anlayışı elden bırakmamalı insan" diye düşünüyorum.
Kızmıyorum hiç bir şeye.
Ve kızmadıkça ben, o kadar az hata yaptığımı anlıyorum değil yaşıyorum.

Ve,
Herkes -onları da anlamaya çalıştığımı ama şu ana kadar anlayamadığımı da belirtmeliyim ki- bu kadar mı tahammülsüz?
Hani dostluk nerde?
Hani arkadaşlık?
Hani abi, abla?
Adını ne dersen de, hata yaptı de, yapmamalıydı de, ama yargılamak?
Allahaşkına biz kimiz ki, bizden birini yargılayacağız?
Sorgula evet ama linç?
Tanrı'nın bile reva görmediğini bir insan bir insana reva görüyorsa;
Kusura bakmasın da kimse bana "sevgiden, dostluktan, abilikten, ablalıktan, özgürlükten" bahsetmesin.
Kimse, kraldan çok kralcı olmasın.
Haaa, hasta olduğunu mu düşündün bu dostun? Peki, eğer hasta kabul ediyorsan karşındakini, bir dost hasta arkadaşının leşini çıkarıp üstünde tepinir mi?
Eğer bir gün beni de -hata yaptığımda dahi- sevgiyle kollamak yerine; yargılayacak, leşimi serecek ve üzerimde tepinecek biri varsa lütfen benim samimi duygularımı boş yere heba edip, bana kendini dost, arkadaş zannettirmeye devam etmesin.
Biliyorum, bu çok zor ve yerine getirilmesi cesaret isteyen bir talep.
Ama, öyle.
Keşke,
Ölmek ille de toprağa bedenin girmesi olsaydı.
Yaşayan bilir.
Gerisi.........

17 Kasım 2011 Perşembe

Yüksek Ruhlar

Einstein’ın ölümünden önceki röportajından,


- Sizin zarif bir kişi olmadığınızdan bahsediyorlar...

-Yüksek ruhlar, her zaman sıradan akılların şiddetli muhalefetiyle karşılaşır. Eğer bilim adamı olarak gerçeği açıklamak istiyorsan, zarafeti terziye bırakmalısın. Diğer yandan şunu da söylemeliyim ki bu dünyada beni birkaç kişi anladı, onlar da yanlış anladı.


16 Kasım 2011 Çarşamba

Bana mucizeleri sen göster!

Allah'ın hakkı için...
Söz; sırrımız olacak.
Bana, dünyanın en en en güzel hediyesi olacak,
Yavrularıma nefes olacak,
Acıma son ver, bana nefes ver.
Eğer mümkünse...

15 Kasım 2011 Salı

Demet

O benim teyzemin kızı.
Teyzem, ana yarım.
İçim nasıl her "teyzem" dediğimde kaynıyorsa, Demet için de öyle.
Ve bugün onun doğum günü(olacak birkaç saat sonra)
Harika iki evlada ve harika bir eşe sahip aynı zamanda. Öyle hakediyor ki!
Zor zamanlarımın, eğlenceli zamanlarımın, herşeyin ilk ortağı.
Cebimizdeki son delikli kuruşları birleştirip hamam keyfi yaptığım, tüm çılgınlıklarımı korkmadan paylaştığım!
Gülmekten aynı klozete kustuğum!
Hastalandığında benim de ölmek istediğim!
Yanında uyurken tost yediğim!
Mutlu yıllar sana! Sevdiklerine!
Ve ilerideki -senli- yıllara...

14 Kasım 2011 Pazartesi

ÖLÜMÜ ÖZLER GİBİ

Benim yolculuklarım zorunluluklarımdır.
Son günlerde bir emekli olasım var, sorma gitsin.
Çürümüş bir sistemin içinde onca pisliği görerek, burnumun dibinde algıladığım tiksinçlik yaratan kokusundan nefret ederek yaşamak ağır geliyor.
Ama ne çare, ekmek parası diyor, tüm bu saydığım sevdiklerim adına devam ediyorum hayata.
Şöyle böyle bir ucundan yaklaştım emeklilik dönemine ama yüreğimde başka bir özlem daha var ki, onu tüm bu saydıklarımdan daha fazla özlüyorum artık. ÖLÜMÜ.
Yukarıdaki satırlar Sevgili Dostumuz Ahmet'e ait. Bölümün başlığı, ÖLÜMÜ ÖZLER GİBİ.
Bizlere en büyük hatıra gibi bıraktığı Düşlerimde kayboldum ve pusulasızım kitabından.
Evet Ahmetcim. Tıpkı söylediğin gibi; yaşam gerçekten çok kısaymış. Daha çok faydalı işler yapabilirdin, daha çok fidan dikebilirdin, daha çok ağacımız olabilirdi. Bunlar senin isteklerindi, kaldığın yerden biz dostların senin anına sahip çıkacağız isteklerine.
"Ah benim Sevgili Ecem!" demelerini,
"Gel bir yetimhaneyi daha sevindirelim" demelerini,
"Ecem, Miroş çok kilo aldı ne yapayım?" diye sormalarını,
Konuştuklarımızı ve konuşmadıklarımızı,
Her zaman taze bir anı olarak saklayacağım.
Nasıl yaparım, nasıl ulaşırım bilmiyorum ama Miray'a kocaman sarılacağım sana söz veriyorum.
Nihayet en çok istediğin yerdesin.
Ruhun şad olsun.
Mekânın cennet olsun...
Güle güle dostum! Güle güle...

13 Kasım 2011 Pazar

KARAKALEM





http://ahmetsoylemez1967.blogspot.com/2011/11/vefat-haberi.html

Ahmetttt!!! Vefat etmiş.....
Karakalemimiz!

http://turkkadinlari.blogspot.com/2011/08/2yolculuk.html
http://turkkadinlari.blogspot.com/2011/09/karakalem-duygusu.html





Bir haftasonu da böyle geçti

Bir hafta sonu tatili akşamını içli köfte yaparak geçirdim.
Canı çeken olmaz inşallah, bu yüzden buraya yaptığım şeylerin resmini koymayı pek sevmiyorum ama burada bir bilgi vermek amacı var.
Elde içli köfte yapmak şu zamanda maharet isteyen bir iş.
Rahmetli anneannem ışık hızında yapardı ama nerde bende o maharet.
Ama ben de işin yolunu buldum.
Bu makinenin içli köfte oyma ucu var.
Size düşen altını kapatıp, kıymasını koyup, üstünü kapatmak.
Fazlaca bir maharet değil yani elde açmak gibi. Ve çok pratik.
Makine çok güçlü.
Eti artık parça halde istediğim yerden alıyor, tüm kıyma işimi bu makinede hallediyorum.
Muadil pek çok ürün olmasına rağmen en güçlüsü olarak annemin karar kıldığı bu makine ile hayatım kolaylaştı. İlgilenenler bilsin istedim.
Hemen hemen hiç böyle bir yazı girmemiştim bu bloğa, bir garip geldi ama valla denenmiş ürünlerin tavsiye edilmesi benim pek bir hoşuma gittiği için...
(Kutunun üzerindekiler de bu çalışkan kardeşinizin çizdiği ve kırdığı zeytinler ;-)
Şimdi;
Kitabımı elime alıp bir kahve içmeye gidiyorum.
Allah yarına çıkmayı nasip ederse;
Görüşürüz.
Sevgiyle kalın.

11 Kasım 2011 Cuma

Neden yorum yaparız?

Çokca sayıda izlediğim bloglara ben neden yorum yapıyorum? Neden bazılarına yapıyorum bazılarına yapamıyorum?
Evet irdeledim.
Uzun zamandır toparlamak istediğim bir konuydu ;-)
1- Ahha, ben de yazsam aynı şeyleri yazardım, oh ne iyi olmuş bu yazı,dediklerime,
2- Iııı ııı! Hiç de bilem, dediklerime,
3- Yapmayı çok istediğim ama şu ya da bu sebeple yapamadıklarımı yaptıklarını gördüklerime, (mesela bir resim, bir el işi, bir yemek, bir saptama vs)
4- Okuduğumda geçmişteki bir tatlı dokuyu hissettirebilen yazılara,
5- Özlemlerime, sevmelerime, kızgınlıklarıma kısaca bende de olan insanî hislerime tercüman olan yazılara,
6- İmlâ kurallarını es geçmeden anlatmak istediğini anlatabilen hünerli yazılara,
7- Küfür, sevgisizlik, beddua tarzı kelamlar içermeyen yazılara,
8- Aynı duygularda ya da zıt duygularda olduğumun bilinmesini toplumsal bir görev gördüğüm düşüncelere,
9- Çok kıskandıklarıma (genelde hobi sahibi olanlar bu gruba da giriyor;-)
10- Aynı zamanlarda aynı şeyleri düşünmüş olmamızı hoş bir tesadüften fazlası olarak algıladıklarıma,
yorum yazıyorum.

Ama mesela,
Bir şiire yorum yazmak çok itici geliyor. O yorumlanamaz gibi gördüğümden yazmıyorum.
Bazen yanlış anlaşılma tehlikesini ortadan kaldırmak için yazmıyorum.
Bazen yazacaklarımla üzeceğimi düşündüğüm için yazamıyorum.
Sırf yazmak için yazılmış yazıları eleştirmiyor ama yorum yazmıyorum.
Bunun dışında bilirsiniz ki, hemen her birinize okuduklarımla ilgili düşüncelerimi söylemeden gitmem.

Dönüp kendi yazılarıma bakıyorum.
Günde muhtemelen 30-50 kişi okuyordur diye tahmin ediyorum. Yandaki sayaç öyle söylüyor.
Yorumlara bakıyorum 2-3 taneler.
Geri kalan kişilerin bir bakıp çıkmalarını anlamaya çalışıyorum ama bunu anlamam lazım. Merak işte. Başka sebebi yok.
Çok merak ediyorum, yazanlar (sağolsunlar) neden yazıyor? Yazmayanlar (sağolsunlar) neden yazmıyor?
Bu bir strateji mi yoksa?
Merak uyandırma çabası mı?
Bi vakit bulup beni aydınlatırsanız çok sevineceğim.
Bu sessiz kitleyi tanımama belki bir vesile olacak.
Bu, hiçbir şeye sesini çıkarmayan ülkemi de belki biraz daha iyi anlamamı kolaylaştıracak.
Son günlerde buna daha çok ihtiyacım var.
Sevgiyle kalın...Sessiz kalmayın...

10 Kasım 2011 Perşembe

Teşekkürler Atam!

Hiç ümitsiz değilim.
Her 10 Kasım daha çok bileğliyor beni ve benim gibi düşünenleri.
Senin de bir ölümlü olduğunu unutmadan, ölümsüz eserlerine sahip çıkıyorum kendimce.
Bugün sana umutsuz ve ümitsiz mesajlar yollama günü değil.
Bugün oturup arkandan ağlamak günü değil.
Bugün boş laflarla gırtlak kirletme günü değil.
Çalışmak günü, üretmek günü, hatırlamak günü, vefa günü, teşekkür günü...
Teşekkürler Atam!

4 Kasım 2011 Cuma

Bu Bir Bayram Mesajıdır

El ele,
Diz dize,
Göz göze,
Gönül gönüle,
Yürek yüreğe,
Mutlu bir bayram diliyorum,
İçinizdeki, hıncı, nefreti, küskünlüğü, kırgınlığı, sevgisizliği, vefasızlığı ve anlayışsızlığı kurban edeceğiniz türden.
Sevgilerimle...

3 Kasım 2011 Perşembe

O kadar çok şey var ki yapmak istediğim

O kadar çok şey var ki yapmak istediğim.
Yanında bir o kadar da,
"Ben bunu yapamam" diyerek kendimi kandırdığım.
Ne kadar çok şey öğrenirsem, hepsini yapamadığım için kendimi bir o kadar da yetersiz hissettiğim,
Ne kadar çok okursam her seferinde "daha neler var kim bilir haberimin olmadığı" dediğim,
Ne kadar çok susarsam, o kadar anladığım.
O kadar çok şey var ki yapmak istediğim.
Altında bir o kadar da ezildiğim...
Ecece-2011

2 Kasım 2011 Çarşamba

Beklerim ben sıramı

Vallahi bütün gücümle,
Yarattıklarını Senden dolayı sevmeye çalışıyorum.
Son günlerde başarılı olduğum söylenemez zira hak vereceğini umuyorum Allah'ım.
Ben sıramı beklerim, lakin bazı kullarının benden de acil yardıma ihtiyacı var gibime geliyor.


Gibi.

1 Kasım 2011 Salı

Kaplan Anne Sendromu

Annelikle ilgili yazıları genellikle okumam.
İki söz bir buğu yerine geçer misali, hafif de olsa etkilenmekten korkarım.
Ne de olsa ben; kendime has anne olmayı anne olmadığım yaşlarda kafaya koymuştum.
Herhalde bundan sebep; dünyanın çalkalandığı Tiger Mom Sendromunu yeni öğrendim.
Evet evet, Yale Duke Üniversitesi'nde Hukuk Profesörü olan Amy Chua'nın Battle Hymn of the Tiger Mother kitabı'ndan bahsediyorum.
Çocuklara aşırı baskı uygulamanın onlar için en iyisi olduğunu savunan bir düşünce diyebiliriz bu sendroma.
Amy Chua iki kız çocuğu yetiştiriyor ve onlar adına her kararı kendisi veriyor. Kızlar derslerinde çok başarılı ve aynı zamanda mükemmel derecede iyi piyano ve violin çalıyorlar.

Bakın bu kızların nelere hakkı yok;
A'dan başka not alma,
Arkadaşlarla evde ya da onların evinde birlikte olma ve yatıya kalma,
İstedikleri aktiviteye katılma,
TV seyretme ve bilgisayarda oyun vs oynama,
Şikayet etme,
Fasa fise dersler(!) dışında sınıf birinci olamama,
Piyano ve violin çalamama...

Amy Chua'nın eşi, Yale'de hukuk profesörü.
Babası da, Berkeley Üniversitesi'nde Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimleri profesörü ve "devre teorisi"nin babası olarak bilinen başarılı bir bilim adamı.
Annesi hakkında bilgi yok ama diğer 3 kız kardeşi de kendi alanlarında çok başarılı insanlar. Bir tanesi Down Sendromlu.


Amy'nin anneliği ile ilgili anlatılan en çarpıcı örnek; 4 yaşındaki kızının kendi elleriyle yaptığı doğum günü kartını alıp inceledikten sonra "ben daha iyisini hakediyorum" diyerek, yırtıp atması.
Ona göre çocuklar hata yaptıklarında yada mesela "sen şişmansın" diye bile, her kalabalık ortamda dahi, aşağılanmalı. Bu şekilde çocuğu motive etmiş olup o hatayı düzeltmeye iteceğini inanıyor.
Ona göre, çocukların yeteneklerini ve kapasitelerini ortaya çıkarmak için aşırı da olsa zorlanmaları mutlak şart.
Küçük yaşlardaki bir çocuğu sözde özgür bırakarak rakiplerinin gerisinde bırakmayı şiddetle kınıyor ve aşırı baskının başarıyı getiren en büyük unsur olduğunu savunuyor.
Vesaire vesaire.
Ben sanki Amy'e biraz haksızlık edildiğini düşündüm.
Resimler -de zorla değilse eğer- gayet mutlu bir aile anlatıyor bana.
Zaten kendi web sitesinde de bununla bağlantılı bir kaç laf etmiş, kitabın aksine. "Benim kızlarım gayet mutlu olduklarını söylüyor, erkek arkadaşlarını kendileri seçiyor" vs gibi.
Bana bu Kaplan Annelik kadar, ona yapılan linç edici yorumlar da ilginç geldi ve evet söylemeliyim ki birçoğunu samimiyetsiz buldum.
Annelik bir meslek değil, hepimiz muhteşem insanlar olmadığımız gibi muhteşem anneler de değiliz kuşkusuz.
Ayrıca ben birçok yerde yazan, konuşan, ünlü, ünsüz pek ama pek çok annenin yazdığı ve konuştuğu kadar anlayışlı, mükemmel, çocuklarını kendi hallerine bırakıp onları hiç baskılamayan insanlar olmadıklarını da sayısız kez gözlemliyorum.
Ve; bırakın başkalarını, kendisine bile dürüst olamayan bir annenin mükemmele yakın çocuk yetiştireceğine asla inanmıyorum.
Kendimi herhangi sınıfa koymamakla birlikte Amy'nin çocuklarına izin vermediği şeylerin bir kısmına ben de izin vermiyorum.
Ama aşağılayarak motivasyona da kesinlikle karşıyım.
Çocukların ergenlik dönemleri bitene kadar genellikle anne-baba tarafından ölçülü olarak yönlendirilmeleri gerektiğini savunuyorum.
Ama 18 yaşından sonra ayrı ev tutup, aileden ayrı yaşayan çocukların daha sorumlu, daha hayatı yakalayabilenler oldukları fikrine de karşıyım. Sevgi dolu aile bağlarının pekçok sınav birinciliğinden daha büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum. Ama bunu düşünürken, kızlar birinci olmasınlar varsınlar da demiyorum, demiyorsunuz.
Her şeyin başı sağlık. Kuşkusuz ve net.
Ama bundan sonra, her şeye karışıyoruz neredeyse.
Kızlar kendine alışveriş yaparken, bir elbise, bir ayakkabı seçerken fikir yürütmeyen bir anne var mıdır, ben tanımadım.
Ertesi gün yazılısı, sömestr sonunda gireceği sınavı, hafta sonu dershanenin yada okulun deneme sınavı varken; "çalış yavrum, biraz daha, gayret et" demeyen bir anne var mıdır, ben onu da tanımadım.
Sebze, meyve yemeyi sevmeyen çocuğuna onları nasıl yedireceğine dair türlü hinlik düşünen bir anne olmadığına da tanık olmadım.
Hadi hepsini geçtim,
Uyuma saatine bile karışmıyor musunuz çocuğunuzun? "Hadi yat artık, dişlerini fırçalamayı unutma, sütünü ılıttım masanın üstünde, çoraplarını giy, zararlıymış bak cep telefonu ile fazla konuşma, bıt bıt mesaj çekme yeter, az ekmek ye, hamburger isteme benden, ben evi süpürürken sen de toz al........." demeyen, yönlendirmeyen, uyarmayan sonuç olarak şu ya da bu şekilde onu kendi istediği gibi yetiştirmeye üstelik de adına fedakarlık diyerek çalışan biz değil miyiz Allahaşkına?
O zaman ne diyoruz?
Hepimiz bir miktar da olsa Kaplan anneyiz!
Kayu'nun annesi Doris olamayız müsadenizle ;-)
Çocuk evin altını üstüne getirip duvarda boyanmadık yer bırakmadı, bu başımızın belası Doris geldi ve;
-Ah Kayu, muhteşem resimler yapmışsın oğlum, Rozi ve ben gurur duyuyoruz seninle!, dedi. Pis yalancı.
Buldun öyle anneyi, sırıt dur bakalım Kayu...