28 Nisan 2011 Perşembe

Yaşayamadım diye ağlamayacaksın!

Ne gülümsemek gerçek mutluluktur...


Ne de ağlamak en büyük acının ifadesidir...

Ne seni seviyorum sözü gerçek sevgidir...

Ne de söylememek sevmediğinin göstergesidir...

Hayat ne gideni getirir...

Ne de kaybetiğin zamanı geri çevirir...

Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın...

Ya da yaşayamadım diye ağlamayacaksın...
 
................
??????????

25 Nisan 2011 Pazartesi

Ebecim, seni anasım geldi de!

Çok değişik hobilerim olsun istiyorum, bulamıyorum.
Çok değişik takılar almak istiyorum, ya bulamıyorum ya alamıyorum.
Çok değişik şeyler okumak, öğrenmek istiyorum, hiçbir şeyi değişik bulmuyorum.
Çok güzel örgü örmek istiyorum, sıkılıyorum.
Çok güzel resim yapmak istiyorum, yapamıyorum.
Çok derin uyumak istiyorum, uyuyamıyorum.
Çok değişik tadlarda yemek yemek istiyorum, hiç bir tad tatlı gelmiyor.
N'olcek şimdi?
Hay benim ebemin...

19 Nisan 2011 Salı

Bedri Baykam'dan Ecehan'a

Bedri Baykam'ı sever miyim? Pek de değil doğrusu.
Bana kavgacı, herşeye muhalefet, negatif ve kendini beğenmiş gelir her zaman.
Ama hani belki de insan altı yaşında Ankara, Bern ve Cenevre'de sergi açabildiyse, bu inatçı ve kavgacı yaradılışının da payı vardır herhalde.
Bi de tabi, bildiğim kadarıyla ailesi zengin ve paranın sınırsız, harika imkânıyla büyümüş bir harika çocukmuş.
Zaman zaman bu tip insanlar zekâlarının zoruyla mıdır nedir uçuk kaçık işler de yaparlar, sanat diye spermli mendil sergisi dahi açarlar, bizler öööle bakakalırız.
Dün uğradığı bıçaklı saldırıya çok üzüldüm.
Ne yani, İstanbul Teksas mı?
Gerizekalının biri "gıcığına gidiyormuş diye" bir insanı güpegündüz bıçaklayabilir mi?
Gerizekalının hangi sınıfa girenleri yaralı bir adamı hastaneye bir an önce yetiştirmek için uğraşmaz?
Filan filan filan.
Sene 94 mü 95 mi bilmem.
Konacıkta eski püskü ama tertemiz Kartal aracımla bir iş görüşmesine gidiyorum.
Bir baktım önümdeki araç devrildi ve aynı anda araçtan kanlar akmaya başladı.
O zaman Bodrum'da sağlık ocağı kılıklı bir devlet hastanesi var.
Hepimizde cep telefonu olmadığı yıllar.
Esnaftan birileri ambulans çağırmaya uğraşıyor ama nafile.
Zaman geçiyor, kanlar akıyor, adam öldü sanıyoruz.
Ordan geçen bir doktor bişeyler yapıyor ilkyardım adına, bekleşiyoruz.
"Şu Kartal kimin? Hemen onunla hastaneye götürün hastayıııı!" diye bağırıyor, onlarca insan şahit.
Ben korkudan tir tir titreyerek cılızca "ben" diyebildiğimi hatırlıyorum.
Yardımla adamı araca yerleştiriyoruz (şimdi düşününce ya taşırken bişey olsaydı ne bilinçsizlik falan dediğimde oluyor ama hakkaten bekleyecek zaman bitmişti de doktorun söylemesine göre)
Ben, nasıl gittiğime dair bişey hatırlamıyorum ama ulaştık hastaneye.
Bi beş dakika geçti mi geçmedi mi bilmem, dört polis "bizimle geleceksin" dedi bana.
Ondan sonrasını tahmin edebiliyorsunuzdur.
Yemin etmiştim aylarca gidip aynı şeyi anlatınca, "bir daha bir yaralıyı hastaneye götürmek mi, illallah" diye.
Götürdüğüm kişi de ünlü bir müzik adamının(Demir Demirkan) babası çıkmaz mı? Adamcağız büssürü kişiden duyunca ne yapıp etmiş bana telefon etti, doktorlar son anda müdahale ettiklerini, eğer birkaç dakika daha gelemeseydi hastaneye ölecek olduğunu söylemişlerdi ve nasıl teşekkürler ediyordu bana inanamazsınız.
Buna rağmen; ben haftada 3 kez Emniyet'e çağrıldım ve herhalde toplamda bi 20-30 kez aynı şeyi değişik adamlara anlattım.
Kendimi suçlu mu hissedeyim, insan mı hissedeyim bilemeden her gidişimde sinirim bozulur ağlardım saatlerce, çok yıprandığımı hatırlıyorum.
En güzel soru hep şuydu; "Neden aracına aldın? Neden başkası değil de sen aldın?

Hani yaralı halde koştuuruyordu da Baykam kimse oralı olmuyordu ya, aklıma geldi birden.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Kendimden mi, kendime mi kaçsam?

Tıpkı dışarıdaki hava gibi ruhum.
Kâh gök gürültülü, kâh güneşli, kâh yağmurlu.

Hep birşeyleri yapmak için acele etmem gerekiyor, sakin sakin yaparım diyebileceğim hiç bir iş beni ya da ben o tür işleri bulmuyorum nedense.
En ufacık birşey için bile "amaaan bu da benim kontrolümde gelişmesin, n'olcaksa olsun" diyememek hastalığım hiç geçmiyor çok şükür(!)
Niye herşeyi ben düşünmek, niye her planı ben yapmak zorundayım ki hayat?
Yoruyorsun beni ama benim tercihim bu değil bilesin.
Ben de herkese "görüşürüüüüz" diye kapıyı çekip bir arkadaşımla kahve içmeye, dedikodu yapmaya, hınzırlık etmeye gitmek istemez miydim sanıyorsun?
Ben de çocuklara "boşverin bu hafta sonu dersi mersi, hadi sinemaya, hadi pikniğe, hadi spora" diyerek onları şaşırtmak istemiyor muyum sanıyorsun?
Hesapsız kitapsız, sadece içimden geldiği için bir dostumun kapısını ansızın çalıp -ben geldim- demek istemiyor gibi mi görünüyorum sana?
"Bugün hiç ofis çekecek durumda değilim" deyip, kendimi "n'olursa olsun, olmak istediğim yerdeyim oh canıma değsin" diyerek izin mizin almadan kimseden üstelik, dağa bayıra koşmak istemiyor gibi de görüyorsundur Allah bilir şimdi sen beni, ha?

Kendimden mi kaçsam;
Kendime mi kaçsam!
Bilmezlerdeyim.
Diyorum ya,
Tıpkı dışarıdaki hava gibi ruhum.
Kâh gök gürültülü, kâh güneşli, kâh yağmurlu.

Ecece-2011

15 Nisan 2011 Cuma

Burnumu mu koparacaksın?

Pinokyoluktan değil,
Güzel Ankara'nın hediyesi mi desem, iklim mi desem, salgın mı desem?
Doktora anlattığım gibi anlatayım.
Burnumun arka iç tarafına bi fabrika kurulmuş ve habire salgı üretiyor, ama öyle böyle değil...Durmak dinlenmeksizin ve ben onları ağzımdan çıkaramadım hayat boyu, sürekli aşağılara akıyor bi yerler var ordan daha aşağı da gidemiyor, n'apcam konusunda delirtiyo beni.
Velhasılı hastayım zannedersem.
Eve gidemiyorum bi ton işim var planlanması gereken, yoksa önümüzdeki hafta çöpe girecek.
Allahım havaları biraz daha ılıman yapsan?
Hafta sonu dolu çamaşır sepetini yıkatıp kurutmamı sağlasan?
Cumartesi, pazarı iple çeken bebişlerim ve ben için?
Çok istesem, gene de yapmaz mısın?

12 Nisan 2011 Salı

Ankara

Günlerden 12 Nisan.
Ankaradayım.
Soğuk burnumu koparacak sanıyorum.
Umarım elde etmeye çalıştığım kararların yazılarını alıp dönebilirim.
Şimdi iki randevu arası bir zamanda Armada'da kahve keyfi yapmakla meşgulüm;-)
Oturduğum kahvenin adı Budakaltı. Efenim esas Arjantin caddesinde açılmış bir restoran zincirinin bir halkası burda da açılmış ve o restoran Budak Sokak No:6 adresindeymiş, oluvermiş sana Budakaltı.
Çok hürmetkâr bir çalışanı var, ne istesem(pisleşme hemen) güleryüzle karşılıyor.
Çok minnak seste yumuşacık bir müzik var, bu soğukta insanın içini okşuyor.
Burası sıcak Allahtan.
Yıllardır büyükşehirde yaşamadığımdan mıdır nedir her gelişimde olduğu gibi yine o kocaman kocaman binalara ve akılalmaz trafiğe bakakalıyorum.
Alışveriş merkezine sabah 10:00'da tıkır tıkır şıkır şıkır gelen mini etekli bayanlara da ayrıca bi gıpta etmişliğim var tabi eskiden beri ama valla hava çok soğuk bu garibanlar zatürre filan olur alimallah.
Şaşırıyorum, belki tam bir köyden indim şehre muhabbeti.
Seviyorum yaşadığım kenti.
Ah bir de ailem yanımda olsa!

7 Nisan 2011 Perşembe

Sınama

Yüce Tanrı'nın beni sınadığı günlerdeyim.
Daha beterini vermesin diye yine de şükretmeye çalışmakla birlikte,
Kendime, kendisinden bir miktar daha güç diliyorum.
Fazla güçten korkarım, maazallah "ben bu kıza çok dayanma gücü verdim, deneyeyim bakalım" filan der temelli çökerim.

Asafca

Yanına kadar koştuktan sonra, bir adım daha atamayacaksan eğer;
Oraya kadar sakın koşma.
Sana değil,
Bekleyene yazık olur.


Ö.Asaf

5 Nisan 2011 Salı

Evlat gözüyle

Hiç baskıcı olmadığımı zannediyorum evlatlarıma karşı, bu çok önem verdiğim ve çok dikkat ettiğim bir husus hayatımda.
Yine de ve her ne kadar istemesem de onların çok yoruluyor ve çocukluklarını en azından benim kadar bile yaşayamamalarından, belki de yaşatamadığımdan üzüntü duyuyorum.
Bu yıl da dershane işine karşı olduğum için göndermedim. Okul çalışmasının ardından zaten yeterince yorulduklarını düşündüm hep.
Hiçbir zaman da onları diğer çocuklarla kıyaslamadım.
Ödevlerine sadece -kontrol- ya da -yönlendirme- olarak yardımcı oldum. Hiçbir zaman ben söyleyip onlara "yaz çocuğum" demedim.
Birçok kitap okudum, birçok kişi dinledim; evlatların karakterleri doğrultusunda -ikisine bile dengeli ama farklı- hepsinden ortaya karışık bir davranış modellemesi yaptım kendimce.
Peki yine de mutlu muyum? Yine de emin miyim doğru yapıyor olmaktan?
Sanırım diil.
Ya şöyle olursa, ya böyle olursa gibi şeytanî vesveseler geçirmiyor muyum? Geçiriyorum.
Anneliğin daha doğrusu ana-babalığın en zor yanı bu düşünce salatası galiba.
Emin olmak istiyor insan, dünyada -tek servetim, en değerli mücevherim- dediği evlatları için.
Dünyayı seresim var ayaklarının altına gerçekte ama bazen bilerek ve de isteyerek de vermiyorum daha fazla vereceklerimi, onlar elde etsinler bir şekilde istiyorum. Ama iş analık olunca, en doğru kararı vermelerini sağlamak için vargücümle uğraşıyorum.
Şu kopya skandalları da dahil olmak üzere, hiçbir şey beni yolumdan döndüremez eğitim konusunda diyorum kendime.
Umutsuzluğa düşmüyor muyum? Düşüyorum tabi zaman zaman.
Kıllarına zarar gelmesin, gözleri buğulanmasın diye tüm çabam.
Hangi mesleği yapmaları gerektiğinin seçimini ben yapmayacağım -zor da olsa önermemek- Ama ne yaparlarsa yapsınlar "mutlu bir birey" olarak yapmalarını sağlamak için var gücümle savaşacağım.
Bunlar, pek muhtemel ki, her normal annenin düşündükleri.
Peki bunları niye anlattım?
Dün gece anladım ki; benim onlar için gösterdiğim çabanın hepsini onlar da benim için, babaları için göstermekteler.
Küçük belki ama özü kocaman güzel ve benim onlar için gösterdiğim çabaların aynısının tıpkısı çabalar...
Hiç bu kadar farkında olmamıştım bu durumun, şimşekler çaktı beynimde, mutlu oldum, gözlerim doldu, sevindim, şükrettim; "aile bağı" bu olsa gerek dedim.
Olur ya, bir de onların bizler için neler yaptıklarını, neler düşündüklerini, nelere katlandıklarını düşünelim istedim annece, babaca.
Onlar için değmez mi?
Farkına varıp, şööle alınlarına kocaman bir ana-baba öpücüğü kondursak fena olmaz mı?
İnanın, dün denedim bunu sonuna kadar farkına vararak ve sonuç MUHTEŞEM oldu.
Benden söylemesi...