29 Kasım 2010 Pazartesi

Koçum

Onca vitamin, antibiyotik......
Yok, yok, yok.
Koçum, dünyayla ilişkisini kesmiş durumda.
Veterinerimizin söylediğine göre küsmüş o da, başka tıbbî açıklaması yok.
Allah daha büyük dert vermesin, buraya yazarken ya da buradan okuyunca kolay bir durum gibi gelebilir ama inanın ailecek feci durumdayız, çok üzgünüz.
Umarım güzel haberler verebilirim Sevgili Blog.
Ama şunu bir kere daha iyi anladım ki;
Katil olmak an meselesiymiş!

25 Kasım 2010 Perşembe

Küsüm

Evet, küsüm ve konuşmuyorum'
Erdemli olmak için çabalamamdan değil suskun kalışım!
Sadece insan olmakla duyduğum gururdan.
Bugün herşey kocaman bir "PES" dediğim gündür.

23 Kasım 2010 Salı

"Öğretmenim canım benim" demeye; bazen yürek bile yetmez!

O akşam, alelacele yendi yemek.

Hiç adabı olmadığı halde o akşam biran önce evden çıkmak isteyen bir adam vardı.
-Niye bu acele Şadi Bey?
-Yok, çok şükür bir şey de, benim akşam halletmem gereken bir işim var.
-Hayırdır?
-Hayırdır hayır. Endişelenme sen.
Ev ahalisinin hiç alışık olmadığı şekilde, evin babası yemekten hemen sonra evden çıktı.
Evin hanımı da –en azından benim gibi olmasa gerek ki- sorgu sulae tutmadı Şadi Bey’i. Sadece,
-Lütfen geç kalma, çocuklar uykuya dalmaz sen olmayınca, dedi.
-Zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrr! Zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr!
Evin, çok da sık çalmayan telefonu çalıyordu, zira o yıllarda her evin telefonu bile yoktu.
Telefona cevap verildi.
-Akşam akşam rahatsız ettiğim için özür dilerim. Şadi Bey’i birkaç saat önce okul tuvaletine (ki tuvalet okul bahçesinin bir ucunda) girerken gördük, izledik, çıktığını göremedik. İyi miydi, yoksa ne yapıp edip okula girelim mi diye size sormak istedik hanfendi.
-Şadi Bey okulda mı yani?
-Pardon, haberiniz var sanmıştım.
-Lütfen bir şekilde ulaşın ona. Zira dışarıda ise okulu arasak bile cevap veremeyektir, lütfen beni de haberdar edin olmaz mı?
-Merak etmeyin, sizi arayacağız…
Dakikalar sürdü aslında dakikalar değil belki bir asır.
Birkaç saat sonra eve döndü Şadi Bey.
Eşi ve çocukları meraktan ölmek üzeredelerdi.
-Nerdesin Şadi Bey? Ödümüz koptu, n’aparsın bu saatte okulda?
-Kusura bakma Hanım, akşam tam ben okuldan çıkarken, Cuma(okulun müstahdemi) gelip;
-Müdürüm, öğrenci tuvaletindeki bir musluk damlatıyor, yarın çaresine bakarım, dediydi. Yürürken bile içime dert olduydu, ya musluk şar şar akıyorda, israfı da koy bir kenara ama su basar da yarın öğrenciler hiç giremeyecek olurlarsa diye meraklandım, kendi, aletlerimi de alıp becerebilirsem tamire gittim, çok şükür artık damlamıyor, yarın öğrencilerim rahat rahat girebilirler oraya, hadi siz de rahatlayın benim gibi!
-Allah senden razı olsun, peki öyleyse ama keşke anlatıp gitseydin bize de biz de meraklanmasaydı, ilahi Şadi Bey.

(Burda bir durun!
Bunu bana başka biri anlatsa, belki ben bile "dramatize diyor, hadi canım sende, vay vay vay...benzeri laflar edebilirdim belki tıpkı şu anda bazılarınızın dediği gibi, bundan sebep bilin ki, eminolun bu; yaşanmış bir boyuttur. Okul Kahramanmaraş'ta, İstiklâl İlkokulu idi, ancak şu anda artık böyle bir okul yok, Şadi Bey'in emekliliğinden birkaç yıl sonra okul kısmî tadilata girip, yakındaki başka bir okula dahil edildi :-(...)
&&&

Bu diyaloglar kime mi ait?

Şadi Bey (Şadi Büyükkaraman)benim babam.

“Allah senden razı olsun” diyen de annem.

Hiç unutmadığım ve ölünceye kadar da hiç unutamayacağım bir anıdır bu ve masalın kahramanı, her öğretmenler gününde bağıra bağıra gurur duyarak, anlatmak istediğim öğretmen modeli onlar.

Buna rağmen; hâlâ ne kadar gurur duyuyorum?

Anlatamam.

Bu kadar kelime ustası değilim.

Ben sadece her zaman gurur duymakla kendime geldiğim,
Öğretmen bir ana-babanın çocuğuyum, şükürler olsun.
Okulun tuvaletindeki o musluğu –pis-pas- demeden hiç de aslî görevi olmadığı halde ve “ben müdürüm” diye böbürlenmeden, akşam akşam 3 km. yürüyerek gidip gelmeyi göze alan ve güzelim yıllarını eski püskü -ama kendisinin deliler gibi baktığı, bakımlı hale getirdiği- bir okulda eski püskü -olduğunu bile hiç önemsemediği- bir koltukta geçiren babam;
Onu, “Allah senden razı olsun’” diye karşılayan annem;
(Ki her ikisi de yıllar sonra girdikleri lisans programındaki üstün başarıları nedeniyle zamanın Başbakanı elinden de ödül bile almışlardır)
Başta olmak üzere,
Onların izinden gidinden kardeşim Özlem de dahil,
Tüm öğretmenlerimizin –canlarımızın- “Öğretmenler Günü” diye bir güne sığdırmaya çalıştığımız ömürlerini,
Önlerinde yerlere kadar eğilerek kutluyorum.
Dilediğinizce ve daha önemlisi hak ettiğinizce;
Mutlu olun inşallah.

Sizin kızınız olmakla her zaman gurur duyan, bir birey yetiştirmek için verdiğiniz uğraşları her zaman takdirle anacak olan kızınız Ecehan.


Sevgili Blog; biliyor musun?
Bu yazıyı onlar hiç okumayacak ve belki de kendilerini kutlamak için aradığımda dahi haberleri olmayacak müteşekkirliğimden. Evlerinde bilgisayar yok çünkü. Ne onu almaya ne de ADSL aylığı ödemeye yetmez maaşları. İşin kötüsü biz evlatları onlara kalkıp da; "hadi internete bağlanın, bir bilgisayar alalım size" de diyemeyiz alimallah. Cesaretimiz bile yok asla da olamaz bunu demeye. Hani derler ya, "yemezler koçum!"
40'ar yıllık emekten sonra mâhkum edildikleri noktaya insan üzülmüyor değil tabi ama,
Ama en sonunda ne önemi var ki? diyorsun sonuçta el mâhkum!
Kalp kalbe karşı değil midir nasıl olsa? Şundan emindirler en azından;

Kendileriyle gurur duyan 3 evlat yetiştirdiler.
Allahım bana onlar gibi anne-baba olmak için; gerekenleri(!) ver!
Katrilyonkarece teşekkürler anam-babam:öğretmenlerim...

22 Kasım 2010 Pazartesi

...diyemedim!

"Özlemek, kavuşmaktan daha güzel!
Derin düşün mutlaka hak vereceksin bu söze!"
... dedi bir ses.
Derinlere daldıkça, çırpınıyorum, yoruluyorum, biraz da ben sığ düşüneyim, yorulmayayım, kavuşayım!
... dedi gönlüm.
"Sarılma, bırakmak zor olur, ıssız kalırsın!
Ve bil ki bir gün mutlaka ama mutlaka bırakmak zorunda kalırsın sarıldığını, ötesi yok!"
...dedi bir ses.
"Sen ne dersen de, ıssızlığına bile sarılmayı bilir gönlüm, tasalanma sen!"
....
diyemedim!

demedim.

Ben

Belki de...

21 Kasım 2010 Pazar

Mandalina, Limon, Pomelon, İskorpit, Sinarit

Şöööle dedik, tatilin son gününe yakışır birşeyler yapalım bugün.
Nevzat-Pelin-İlayda-Kaan Tunç ile buluştuk.
Bitez'de sahilde filtre kahvelerimizi içtik.
Ardından çay.
Epeydir görüşmemişiz meğer sohbetin belini kırdık.
Sonra Nevzatların Bitez'deki mandalina bahçelerine gittik.
Dalından ve tam mevsiminde "kinin" ve "yerli mandalina" dediğimiz iki tür Bodrum mandalinası, limon ve greyfurt(ki kendisine burada "pomelon" derler) topladık bol bol.

Bu ağaç 90 yıllık bir çam ağacı. Nevzat'ın büyük dedesi dikmiş, öyle devasa ki hayranlık uyandırıyor. Çamın gölgesi olur mu demeyin harika bir gölgesi vardı.

Son yağmurlarla bahçenin her tarafı yemyeşil olmuş ve havada mis gibi mandalina kokusu vardı.
Birazdan, Nevzat'ın pişirdiği balıkları yiyeceğiz. Balık dediysem öyle çarşıdan alınma değil. Beyler sabah 5'te dalarak zıpkınla avladılar. Zıpkına karşıyım falan ama nasılsa avlanıyorlar bir şekilde diye kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Neticede çarşıdan alsam da kendi arzularıyla gelmiyorlar ya tezgâha. Di mi ama?

Sinarit(Parlak olan) ve İskorpit(Kahverengi benekli olan). Yaklaşık 1,5 kilo herbiri.
Ve İskorpit benim en sevdiğim büyük balıklardan. Bakalım Nevzat iyi pişirecek mi...:-))
Tam yayınlayacaktım bir baktım gene gırtlak hususu, yok ben kilo milo veremem. Akşam Pelin'le binbeşyüzonsekinci spora başlayalım konuşmalarına bir yenisini daha ekleriz olur biter:-)

20 Kasım 2010 Cumartesi

Düğünden

Akşam düğüncüydük.
Eski komşumun oğlu İlker evlendi.
Her düğünde olduğu gibi ben hem gelin hem damat anası yerine bol bol ağlak oldum, ya n'apim çok duygulanıyorum.
Bu da şakkadanak çekilmiş bir son an resmi.
Kızçelerim; Elif ve Zeynep.


Saçlarımı kestirmiştim, yıllar sonra ilk kısa saçlı halim.
Acaba şimdi kimler "Ecehan da bu muymuş?" diyor:-))
Zeynep, olduğundan zayıf, Elif olduğundan tombik çıkmış nasılsa?
Ben mi?
Ben aslında kendimi 60 kilo hissediyorum amma velakin makineler gıcık bana:-)
Olsun ben barışığım kendimle yine de (ııııyyyyyyy çaktırmayın sakın), vakti zamanında beni "çok çelimsiz bu kız" diye beğenmedilerdide o vakit moda diğildi bu düşük beller, minnacık dapdaracık bluzlar filan, neyss!)
Az daha yazsam, kendimle kavga etcem:-)
Ya da anılarla.
İyi geceler...

Zennube istemiş

Onu müthiş buluyorum, zevkle okuduğum blogculardan.
Zennube...
Mimlemiş beni.
***Garip alışkanlıklarımı öğrenmek istemiş***
Elif ve Zeynep'e sordum, "kızancıklarım söyleyiverin bakem anacığınızın garip alışkanlıkları neler?"
1. Çok önemli şeyleri (ki bu bir mayo olabilir, kitap olabilir vs vs) her zaman kolayca bulayım ve kaybetmeyeyim diye saklarım.
Sonuç : Öyle iyi saklarım ki onu tekrar bulmam minumum 3 yıl sonra oluyor, tecrübeyle sabittir.
2. Eve giren sert yüzeyli herşeyi kloraklıyorum. İçime sinmiyor öbür türlü. Ve ne yazık ki, nerdeyse tüm kıyafetlerimde klorak lekesi var.
3.Herhangi bir mağazaya girdiğimde iki ürün arasında kararsız kaldığımda her ikisini de bırakıp başka birşey alıyorum.
4.Eğer bir restauranta gireceksem, kapının önünde -buyur abla vb.- diyorlarsa aniden geri çıkar bir daha da ölsem gitmem.
5.Bir mağazada elimde öylesine aldığım bir ürün varsa ve başkaları elimdekini bıraksam hemen alacaklar durumundalarsa, işime yarasın yaramasın bırakmayıp alıyorum ve kendimden tiksine tiksine alışverişi sonlandırıyorum.
6.Evde okunmamış dolu kitap olduğu halde ve her seferinde "onları bitirmeden vallaha da billaha da yenisini almayacağım" diye kendime yeminler etsem de bunu asla yerine getiremeyip yine alıyorum yine alıyorum. Deme ne zararı var filan diye, ondan sonra da daha okumamı bekleyen dolu kitap var diye strese giriyorum.
7.Boş zamanlarımda iki şiş sokarım diye örgüye başlıyorum mesela.  Göya stres atıcam. Kim ben mi? O bitmediği ve bir kenarda durduğu sürece daha çok deliriyorum ve kendime bir türlü bir zevk alacak şey bulamıyorum. Stres atmak için insan bile bile kendini bu kadar yorar mı ayol?
Herhalde daha dolu vardır ama, şimdilik bu kadar.

El öpmece, öptürmece

Ah be tatil nasıl da bitiverdin bir çırpıda? Özliycez seni anacım.
Dün Elif, komşumuz Osman Bey'i gördü yolda. Osman Bey emekli Ürolog. Tahminen 60 yaşlarında şimdi.
Elif "iyi bayramlar" diyerek eline yapıştı Osman Bey'in, O ise müthiş bir şiddetle elini geri çekti.
Elif şapşaşkın kaldı öylece.
Doğrusu ben de.

"Bir daha sakın kimsenin elini öpme ve kendi elini de kimseye öptürme kızım!" dedi.
"Zillete alıştırıyorsun çocuklarını, bundan vazgeçin" dedi bana da.
"Çocuk elini öpüyor diye yarın o yanlış birşey bile yaptıracak olsa - o büyük - diye karşı çıkamıyor, saygı adına zillet inşa ediliyor beyinlerde" dedi bir de.
Gak guk saygı, maygı dediysem de aslında bir yandan da düşündürdü beni.
Nerden çıktı bu el öpmece işi acaba?
İnsan niye elini öptürür ki? Yani eli öpülen insan acayip mutlu falan mı olur? Yoo ben öyle mutlu falan da olmuyorum hakkaten.
Elif, "ben bir daha bu adama selam bile vermem" diyor, yapma etme kızım fikrini söyledi, desem de kızgın.
Acaba diyorum;
İnsan, anne-baba-abi-abla-dede-nine dışında öpmese el, daha iyi olabilir mi?
Ne bileyim, benim küçüklüğümde el öpmemek saygısızlıktı ve annem bize tembih bile ederdi bir yere giderken.
Osman Bey'in haklı olduğu yer var tabi.
Ama ben sıkıldım be anacım, küçükken öğrendiğim bissürü şeyin yanlış çıkmasından!
Ateşlenirdik, battaniyeye sarmalarlardı, şimdi soğuk duşa sokuyoruz.
Hakeder, dayak yer, it gibi korkardık anamızdan da psikolojimiz falan bozulmazdı valla öyle zırt diye, şimdi ne mümkün ben yazarken korkuyorum şimdi. Oh ne güzel dayak yerken de ben korkuyordum, dayak atacak yaşa geldim gene ben korkuyorum.
(Dayak kelimesinden anladığınız, popoya bir kaç el şaplağı falan anlaşılsın ha, aman derim)
Vesaire vesaire.
Neyse,
Baktım işin içinden çıkamıyorum;
Elif'e "içinden geldiği gibi davran" dedim ve kurtuldum.

Diyorlar ki;

Nefes alıyorsak;
UMUT VAR DEMEKTİR.
-Deli Saraylı-

?

17 Kasım 2010 Çarşamba

Mutluluk elimde galiba

Öyle dost eller uzattınız ki; mutluluk elimde galiba diye düşündüm.

Teşekkürler. Sımsıkı sarılan kollarınız, destek veren gönülleriniz için.
Hep diyorum ya, iyi ki varsınız ve ben hepinizi çok seviyorum.

16 Kasım 2010 Salı

Yetinmeyi bil Ecehan

Elimden geldiğince, olması gerektiği gibi kutlamaya çalışıyorum çalışmasına da,
Özellikle bu bayramlarda, gurbetlik daha bir içime dokunuyor be ya, dayanamıyorum.
Gurbette bayram çok ama çok zor.
Keşke şimdi anneciğimin, babacığımın, kardeşlerimin yanında olsaydım, doyasıya sarılsaydım onlara.
Bir lokma ekmek uğruna 1300 km. uzakta yaşıyor olmayı anlamıyorum aslında.
Kader mi yoksa seçim mi, onu bile bilmiyorum.
Sanki, onların yanında olsam aç mı kalacaktım? Hiç sanmam ve biliyorum ki fazlası olur eksiği olmazdı.
Site nerdeyse boş.
Tüm arkadaşlarımız orda burda. Güray İzmir'de. Çok özledim halbuki onu.
Millet Bodrum'a geliyor, arasan uçak, otobüs falan bulamıyorsun.
Ama bu site bomboş, herkesin bir köyü var herkes ailelerinin yanına koştu tabi.
Bir ben burda yapayalnızım, aman iyi ki annem okumuyor bu yazdıklarımı.
Üzüntüden harap olurdu canımın içinin.
Neyse, n'apalım? En kolayını tercih edip, -kader işte- deyip arkamıza yaslanalım kuzu kuzu.
Blogları dolaşalım sakin sakin, gönle huzur veren sayfalar keşfedelim, biraz kitap okuyalım şayet konsantrasyonu sağlayabilirsek falan filan.
Çok yağmur yağıyor Bodrum'a.
Al işte süpürdü gitti, kanı kokuyu, ortalık gayet sakin, sokaklardan araç geçmiyor, terkedilmiş bir şehir gibi henüz bu saatlerde.
İyi ki varsın be blog. Ordan bir yerlerden birileri bir laf atıyor, el sallıyor bari.
Yetinmeyi bil Ecehan!
Hâlâ alışmadın mı sanki?

15 Kasım 2010 Pazartesi

Kurban

Blogları okuyunca içimi bir an bir korku kapladı.
Tüm fikirlere saygım sonsuz bu arada.
Lakin, her zaman olduğu gibi samimi davranmalıyım yine.
Ailecek kırmızı eti çok seviyoruz. Hele iki balım doğduktan beri günlük protein ihtiyaçlarını hiç taviz vermeden aldılar kırmızı etten. Bu, doktorlarının tavsiyesiydi üstelik.
Şiş kebap, bonfile, kasap köfte olmazsa olmazlarımızdan, kesemiz elverdiğince.
Hele etli kemik ile yaptığım taze fasulye, nohut, kuru fasulye doyamadıklarımızdan.
Yani sözün özü, her fırsatta tüketiyoruz kırmızı eti severek.
Soframıza gelen kırmızı etin, bu sebeple yaşam bulmuş hayvanların kesilerek geldiğini bilmek için kahin olmakta gerekmiyor sanırım.
Anlayamadığım, her fırsatta önümüze gelen eti löp löp götürürken, kurban bayramı sebebiyle bu kesim işinin bir vahşetmiş gibi gösterilmesi.
Bu karşı çıkanların hepsi vejeteryan olsa anlayacağım. Benim tanıdıklarım benden fazla löp löp götürenlerden.
Hayatlarında bir kere mezbahaya gitmişler mi acaba? Bunca kan reva bayrama mahsus değil yani. Bu hergün olan birşey. Bayramda el değiştiriyor sadece. Kasap yerine evimize geliyor et, hepsi bu.
Koyun dediğin, dana dediğin hayvan hadi kesmedik diyelim, n'apar, ne bekler hayattan bilemem.
20 yıl yaşatsak koyunu, danayı; yaşar mı onu da bilemem.
Aman,
Diyeceğim o ki, ben kurban keseceğim.
İnancım bu.
Geleneğim, göreneğim bu.
Huzursuz oluyorum her kesmeyeyim dediğimde, n'apıp edip buna bir bütçe ayırıyorum üstelik.
Evlerine aylardır et girmeyen ama çok gururlu oldukları için normal zamanda asla teklif edemeyeceğim 4 aileye gidecek ve ben bundan acayip mutlu olacağım yine.
Ki; bayramdan amaç bu sanırım.
Yarın kurban kesecek olmamı, vahşet gibi görmüyorum, kalan 364 günü düşününce kendime dürüst olmaya çalışıyorum.
Onlarca blog takip ediyorum, hiç okumadım ben kurban keseceğim diyeni.
Bu da garip aslında, kesen de korkuyor itiraf etmeye, mahalle baskısı var çünkü.
Hepinizin kurban bayramı kutlu, mutlu olsun inşallah.
Sevenlerinizle, sevdiklerinizle daha nice bayramlar dilerim.

12 Kasım 2010 Cuma

Dalgaları Aşmak Mim'i

Hiç öyle "mimleri sevmem, bana göre diil" falan kaprislerine girmiycem.
Sevgili Dalgaları Aşmak bana bir mim koyduruvermişti, zamanım olduğunda ilk iş demiştim, sırası geldi.
Kendisini, resimleriyle tanıdım, resimlerinin hüznüyle saatlerce dalıp gitmişliğim vardır.
Mim benim için bir döngü sağlamaktan ibarettir, dolayısıyla hem hediye edeni takdir eder, hem de takdir ettiklerimi kısmî olarak belirtme fırsatı yakalamış olurum.
Süreklilik arzeden şeyleri severim ben, belki budur asıl neden.
Ez cümle Sevgili Dalgaları Aşmak'a çooook teşekkür ederim.
Ödül buydu;

Kural 1- Ödülü kabul etmek ve ödülü veren kişiyle bloğunuzda bağlantı kurmak.
Kural 2- Ödülü 15 blogcu arkadaş ile paylaşmak, genele bırakmamak.
Kural 3- Seçilen 15 blogcu arkadaş ile iletişim kurmak ve seçilmiş olduklarını bildirmek.

Şimdik;
Kural 1 yerine gelmiş oldu üstte galiba ama yine de eksik kalmış ise, son bir hareketle en sevdiğim çiçek olan;


Kural 2 ve Kural 3'ü de, -biraz da bana uysun diye- affınıza sığınarak ihlâl ediyorum.

9 Kasım 2010 Salı

Hem de nasıl karşıyım

Sabah işe geliyorum, radyo "ilkokulda türban" konusunu veriyor, muhtemelen yine birileri birşey söylemişler.
E ben de kusur kalsam olmazdı tabi.
Hatırlar mısınız bilmem,
Ana sınıfı çocuklarına dansöz kıyafetleri giydirip yok bilmem ne gününü kutluyoruz, yok bilmem ne günü diye eğleniyoruz ayağına -kutladıklarının ne olduğunu bile bilmeyen- yavruları kent meydanlarında, okul salonlarında dans ettirirler hep.
Hatta bir kaç yıl önce aynı durumu ben de yaşayıp, kızıma giydirecekleri dansöz kıyafetine de izin vermeyip, öğretmenle aramı da açmıştım, yaşadım yani birebir.
Beni epeyce eleştiren de olmuştu ama benim fikrim buydu.
Kızım şort giyiyor, mini etek de giyiyor, tayt da giyiyor, canı ne isterse onu yani, herhangi bir kısıt -henüz- gerekmedi.
Derdim etin görünmesi değil yani.
Ayrıca namus kavramının etle ilişkisi olmadığını da savunurum, benim için önemli olan kişinin beyni ve toplumsal kurallar arasındaki dengedir.
Geçenlerde Blogcuanne de yazmıştı, bloglara çocuğunuzun resimlerini koyarken dikkat edin diye. Bu da önemli bir anektodtu. İlgilenenler burayı okuyabilir.
 Yanisi,
Karşı olduğum şey tek kelimeyle İSTİSMAR!
Bu kelime benim için TECAVÜZ ile aynı çünkü.
O gün bugün okul çocuklarına dansöz kıyafetine nasıl karşıysam;
Çocukların resimleri üzerinden birilerinin birşeylerini tatminine ne kadar karşıysam;
Şimdi de aynı hissiyatla,
İlkokulda türbana son derece karşıyım.
Büyüklerin(!) sadece kendi arzu ve istekleri için çocukların şu ya da bu şekle sokulmasına,
Hem de nasıl karşıyım!


2 Kasım 2010 Salı

2 Kasım

.........................................................................................
.........................................................................................
.......................................................................................(buraya sonsuzluk işareti gelicek de beceremedim.)
Derken,
Anşalıldı hehralde!