28 Ekim 2010 Perşembe

Hani bazen

Hani bazen deriz ya,
"Hayatımı yazsam roman olur"
Kiminki olmaz ki be ya?

Koskoca bir söz: Hayat
herbirimizin farklı farklı yaşadığı,
herbirimizin aynı acılara maruz kaldığı,
herbirimizin ortak duygular yaşayabildiği,
herbirimizin nasıl başladığını hiç hatırlamasak, nasıl ve nerede biteceğini hiç bilemesekte sanki bir mecburen durumu -adını ömür koydukları- yaşadığı,
herbirimiz için çoğunlukla pişmanlık ya da çoğunlukla mutluluk muhteviyatından ibaret sandığı,
herbirimizin farklı sıfatla tanıma dürtüsünde olduğu,
herbirimize verdikleri ve aldıklarıyla -adını kader koydukları- zamanı tükettiği,
herbirimizin sevsek mi sevmesek mi diye düşündüğü,
herbirimizin ayrıldığı -adını ölüm koydukları- anası, babası, çocuğu, kardeşi, sevgilisi, karısı, kocası, teyzesi, halası, amcası, dayısı üzerinden şu ya da bu şekilde hâlâ bir bağ kurmaya çalıştığı,
herbirimizin tek kişilik dev bir tiyatro gibi oynadığı,
herbirimizin hergün yeni bir kısa metraj film çalışması yapar gibi özendiği,
herbirimizin bazen en tanıdık yanında bile yabancılaştığı,
herbirimizin süslü püslü laflarla kelimenin sözlük anlamının bile başını döndürdüğü,
herbirimizin kimi zaman üşüdüğü, kimi zaman yandığı,
herbirimizn bunca kalabalık arasındaki yalnızlığı,
herbirimizin yediği ekmek içtiği su sandığı,
offff...
Sen ne kelimelere ne de cümlelere sığarsın hayat.
Dolmuyorsun bir şekilde istenildiği gibi,
Doymuyorsun ne acıya ne de kahkahaya,
Ne masum bir yavruya acıyorsun,
Ne adınla ardında bıraktıklarına.
Çözemediler seni, çözülmezsin çünkü.
Kimi zaman çözdüm onu diyen olur, çözülen şeyin kendi tutsaklığı olduğudur bilmediği.
Vesaire, vesaire, vesaire.
Ama ben çözdüm seni.
En nihayetinde sen, tek dişi kalmış bir canavarsın.

26 Ekim 2010 Salı

Elif'in fabrikası

Elif’e verilen hikâyecik: Bir fabrikatör fabrikasını tasarlarken, şu şu şu ürünler için şöyle şöyle şöyle bir yapılanma istiyor. Bu yapılanma içinde de falanca filanca özellikte personelle çalışmak istiyor. İlerisi için şunu bunu düşünüyor.


Elif’e sorulan soru: Siz fabrikatörün yerinde olsaydınız nasıl ve neler düşünürdünüz, neler yapardınız?

Elif’in cevabı: Aynısını yapardım herhalde. Ya da nerden bileyim benim yaşım 11. Hiç fabrika açmadım ki henüz, başka bir şey yorumum yok.

Zaman zaman anlatırım, Elif benim ilk göz ağrım, 6.sınıfa gidiyor.

Yukarıdaki hikâyecik-soru-cevap olayı Sosyal Bilgiler dersinde yaşanıyor, yazılı olarak.

Hafta sonu haftalık karnesi geldiğinde Sosyal Bilgiler Öğretmeni bir not yazmış:

Düşüncelerini tam olarak ifade edemiyor, sorulara kestirme cevaplar veriyor, yorum yapmıyor.

Dün baba okula gitti, öğretmenimizle fikir alış-verişinde bulunmaya karar vermiştik Pazar günü diye.

Öğretmen yorumunda haklı dedik duyunca ama konuyu kızımızla konuşmaya karar verdik. Öncesinde de uzunca bir nutuk attım, düşüncelerin karşındakine anlatabildiğin sürece anlam kazanır ya da kaybeder. İyi anlatmaya, iyi yazmaya ama en başta iyi anlamaya özen göstermelisin Elif dedim.

(***Elif ile 3.sınıfta benzer bir durum daha yaşamıştık, hayat bilgisi dersinde sorulan (Atatürk ilke ve inkılâplarını öğreniyorlardı o sırada);

-Atatürk ülkemiz için neler yaptı? Sorusuna,

-O neler yapmadı ki! (Bu ünlem de vardı ama yazılı kâğıdında öğretmen göstermişti) şeklinde cevap vermişti. Ve kendisi hâlâ tam cevabın bu olduğunu düşünüyor ısrarla***

Elif her zamanki gibi dinleyip cevabın hâlâ ve bir fabrika kurana kadar da bu olacağını söyledi, biz şok.

-Bak kızım, sen onun yerinde olsaydın diye düşünüp çalıştıracaksın saksıyı ve başka düşünceler üreteceksin, bunu da güzel güzel anlatacaksın. Senden beklenen bu! Dedim.

Elif’in cevap cümlesi:

-Bak anne, ben 11 yaşımdayım. Daha önce bir işte falan da çalışmadım. Büssürü paramız olsa bende hayalimde sık sık fabrika kuruyor olsam ve size –hadi ben fabrika kurayım, müthiş fikirlerim var valla- desem, -aa tabi kızım, nasıl istersen- mi diyeceksiniz? Ya anne ben nasıl fabrika kurcam? Adamın kurası varmış e valla güzel güzel de düşünmüş işte, yapılanma mapılanma da yapmış benim hiç anlamadığım, parası da varmış zaten ki fabrika kuracak hale gelmiş, e şimdi ben ondan daha mı iyi düşünücem ki? Bi rahat verin kursun adam, bana da bi rahat verin o fabrikayı kurmak için de kazanmam gereken parayı bulmak için diğer konuya geçiyim, testlerimi tamamlayıp düzgün bir okula girmek için uğraşmaya devam edeyim. Ayrıca hep dediğin gibi anne, -daha iyi bir fikrin yoksa susmak güzel bir meziyet- değil mi hâlâ anne?

Ben, ne mi dedim?

25 Ekim 2010 Pazartesi

Okuyucu olmak

Hani şu okumaya başlayayım dediğim kitap var ya, Fikriye Hanım.
Fatih Bayhan yazmış.
Israrla okumaya çalışıyorum ama maalesef o l m u y o r!
Yazar bir konudan bahsetmiş oluyor, iki sayfa sonra sanki ondan hiç bahsetmemiş gibi aynı şekilde bi daha anlatıyor, bi diyor ki üç kardeştiler öbür sayfada dördüncü kardeş falan çıkıyor.
Ben çok seçici bir okuyucu falan olmakla övünmüyorum ama bütünsel bir kurguyu yakalayamayan yazarların kitaplarından ayıp ama hoşlanmıyorum.
İşte bundan sebep mesela Gülsen'in (Hasretsenfonileri) kitabına hayranlığım, sürükleniyorum, heyecanlanıyorum, kalp atışlarım değişiyor okurken.
Demem o ki,
Kitap okumak çok çok hoş bir duygu ama şartı var;
Elele, gönülgönüle, güvenle okuyorsan o yazarı.
Demeden geçemeyeceğim bir şey de şu ki;
Mesela kitap tavsiyesi almak çok güzel benim için. Okuduğundan anladığına emin olduğun insanların tavsiyesi fevkalade kolaylaştırıyor bu işi, örneğin  Lale'nin (Laleninbahçesi) kitap tavsiyesini çok önemserim hep. Onun kadar kitap kurdu olamasam da, kendimce çok çabalıyorum valla.
Ecece'nin kitap okuması hakkında da çemkirecek bişeyi varmış, vay anasını demezseniz  :-) görüşlerim bundan ibaret.
Dur son bişey daha,
Anacım n'aparsam yapayım kızlara örnek olamıyorum bu kitap okuma işinde. Hınzırlarımın, kitabı elledikleri anda uykuları geliyor, çok zırt pırt yapmışsam eh o da zorla okuyolar iki satır, onlara da çemkirmeden geçmiş olmayayım, yiğidin hakkı yiğide, canlarım manlarım ama hoşuma gitmeyen taraflarını da deşifre ediyorum işte böle.
Sıcacık bir akşam diliyorum hepimize.
Not : Çok beğendiğiniz türkü klibi sevgili Tufan'ın (Gaziler) eseridir. Kendisi benim elim, kolum, ayağım en önemlisi çok değerli bir dostum olarak her zaman yardımcı olmaktadır bana, bu sayede teşekkürler Tufan Kardeşim.
Bu sefer valla gittim.
Ama sevinmeyin az sona gene yazmayı umuyom.

Nerde kalmıştık?

Nerde kalmıştık?
Buyrun,

Yıldız Teknik’te 26 öğrenciye okul yasağı


YILDIZ Teknik Üniversitesi’nde türban karşıtı afişlerin indirilmesi nedeniyle geçen hafta yaşanan gerginlikle ilgili rektörlük tarafından açılan soruşturma kapsamında, 26 öğrencinin soruşturma bitene kadar kampüse girmeleri yasaklandı.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16129061.asp?gid=373

Özgür Üniversiteler ha?!



Özgür Üniversite, Özgür Sibel

Özgürdür üniversite.
Rektörünü Cumhurbaşkanı atar(!)
Herhangi bir konuda toplu fikir beyan etseler, coplanırlar(!)
Öğrenciler “potansiyel suçludur.”(!)
Hiçbir sosyal etkinlikte göremezsiniz bakın isimlerini, var mıdır basketbol şampiyonasında, güreşte rekor kıran bir üniversite? Yoktur, ne arar(!)
Öyle bir bürokrasi vardır ki, muazzam tezleri Avrupa’ya kapak olmuş akademisyenler bir türlü bir üst statüye geçemezler, torpilleri yetmezse eğer(!)
Özgürdür ama değil mi gene de üniversiteler?
Sanırsın, çözmüştür bütün sorunlarını da fıstığı yeşili kalmıştır bir tek.

Sene 1989. Üniversiteyi yeni kazanmışım. Türkiye’nin her tarafından gelen bir sürü yeni arkadaş dolu etraf. Sibel, Kırıkkaleli. Babası memur, annesi ev hanımı, beş kardeşler. Devlet yurduna müracaat etmiş, çıkmamış. O zaman şimdiki gibi özel yurt murt yok. Ona gitti olmadı buna gitti olmadı, 5 gün misafir öğrenci olarak kal dediler, kaldı. Okuldan fx 5000 serisi ya da benzeri hesap makinesi istemişlerdi ve epeyce bir paraydı o zaman, n’apsın kız, nerden alsın, tabi babasına söyleyecek mecburen hepimiz gibi. Ama bir sıkılıyor bir titriyor sorma, korkuyor babasından istemeye. Ben anlamıyorum tabi babadan niye korkulur ki bir şey isterken diye. Neyse, etti babasına telefon. Babası bağırdı çağırdı –daha gittiğinin 2.günü sen beni yolmaya mı gittin oraya, ne bok yersen ye- dedi, kulaklarımla duydum, gözlerimle gördüm. Ağladı Sibel çok ağladı. Ertesi gün, bir takım kızlar geldi adları “abla” idi. Sibel’e evleri olduğunu, isterse para falan ödemeden kalabileceğini söylediler. Korktu Sibel, olmaz dedi. Okula gidecektik tam o sırada, ben yürürüm dedi, olmaz yürüyemezsin çok uzak dedim. Aklıma geldi ben ısmarlayacağım dedim, çok zor kabul etti. Beş gün geçti, yurt müdiresi Zehra, “hadi canım anca gidersin” dediler Sibel’e. Çok ısrar etti, yemin ederim ki yalvardı, yalvardık, çünkü bir sürü boş yatak vardı yurtta. “İmkânsız” dediler. O ablalar(!) bahçedeydi. Son çare babayı aradı yine, böyle böyle dedi, beni bir eve çağırıyorlar, tanımıyorum ama… “Ben sana söylemiştim, -rospu olmaya gidiyosun sen demiştim, dinlemedin okuycam dedin ne bok yersen ye” dedi o karşıdaki şerefsiz ses. Sibel’in gidişi hayatımda hiç unutamadığım, evlat yetiştirirken de unutmamaya çalıştığım kötü bir hatıradır. Sibel babasından para istemedi sonraki yıllarda, hatta kardeşleri ondan para istediler mektuplarını beraber okumuştuk. Babası diyormuş ki; ablanız ;_rospu olmaya özgür iradesiyle karar verdi, kendi düşen ağlamaz. Sibel, hep muazzam bir arkadaş olarak kaldı, orda olduğum dört yıl boyunca devletin 10 metrekare ama altı kişilik yurt odasında kalmak için çok savaş verdi, olmadı, almadılar. Unutamam çünkü vicdanımın nakavt olduğu bir anıdır, acıdır, acıtır. Ve ogün bugündür takıntılıyım bu iki kelimeyi yanyana görmeye, duymaya.

Şimdi,
Sanki her özgürlük verilmiş, üniversiteler özgürlükten göbek atarmış, öğrencilerin her zorunlu sorunu halledilmiş ve sadece bu sorun kalmış gibi,
Sen saçını korumayı bırak, üniversite talebelerinin iffetini korumaya çabaladıklarını anlamış ve gereğini yapmışsın gibi,
Bir de demiyorlar mı, türban üniversitelere özgürlük getirecek filan,
İfrit oluyorum, yetersiz/yersiz buluyorum.
Eski Üniversite Öğrencisi

24 Ekim 2010 Pazar

Halide Edip, bitti.

Yaz başında okumaya başladığım ama ara verdiğim Halide Edip (İpek Çalışlar) nihayet az önce bitti.
Garip bir ruh halindeyim.
Bildiklerim de vardı ama "hadi canım, aslı böylemiymiş yani?" diye kendime sorduklarım da.
En çok da, bu zamana kadar yüzeysel ve aslında yanlış bildiğim şeyleri orda burda laf açıldıkça biliyormuşcasına ahkam kestiğime canım sıkıldı.
Bunca zaman, bunca insan da mı bilmiyordu benim bilmediklerimi? Hayret ki ne hayret.
En çok da Halide Edip-Atatürk bağlamında okuduklarıma çok şaşırdım.
Falan filan.
Yeni pencerelerim açıldı, bu iyi tabi.
Tavsiye eder miyim?
Kesinlikle evet, biraz kalınca 508 sayfa ama iyi ki okudum dedim, keşke ara vermeseydim de baştan itibaren bütünlük kurmak için dönüp dönüp o eski sayfaları aramasaydım.
Neyse,
Halide Çavuş'a bi selam çakma zamanı çoktan geldi.

Hepimize iyi pazarlar...

21 Ekim 2010 Perşembe

Kandırıkçı hıyarlar

Yok son bin yılın en soğuk kışı olacakmış da yok ebenin hörekesi.
Olacaksa olacak da sen nerden sallıyon "son bin yılın" falan diye?
Sıcaklığı derece derece ölçmeye, başlamışsın 1714'de.
Hadi dereceyi bıraktım, bir tek Galileo 1592'de ısıdaki değişiklikleri -derecelendirmeden o da- ölçmüş.
Hıyar,
Elinde sanki son bin yılın kayıtları varmış gibi,
Karşında da salak sandığın birileri varmış gibi,
Salla bakalım.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Teşekkür, şükür, falan

Ya, Allahım sana bişiy söyliycem,
Birden aklıma geldi, bunca zaman da niye düşünemedim bilmiyorum artık.
Şeyy,
Sana taaa geçmiş yıllardan beri ettiğim her duayı kabul etmediğin için teşekkürü bir borç bilirim, ay sağol valla.
Bir kulun.

19 Ekim 2010 Salı

Hadi benim olsana

B a y ı l d ı m...
Beyaz, bembeyaz, içi sedefli.
İlk defa bir saat bu kadar zevk verdi bakarken, hadi hayırlısss.
Seni bizim eve götürsem gelir misin?

18 Ekim 2010 Pazartesi

Annem için

Annemi gördüm rüyamda.
Ölesiye özledim kokusunu.
Hem burnum, hem her tarafım, bütün hücrelerim özlemle kavruluyor ve gerçek fiziksel bir acı da var yanında.
Bugün nasıl geçer bilmiyorum, artık dayanamıyorum onu bu kadar özlemeye ve fakat dayanmaktan başka hiç ama hiç çarem yok, kahretsin.
Sabahtan beri ruhum üşüyor ve biraz önce -mesai saatinde adeti olmadığı üzere-
Annem aradı, sesimi duymak istemiş, içi pır pır oluyormuş sabahtan beri.
Bu kadar olur dedim, sesine çok ihtiyacım vardı annem dedim, yavrum bir sorun mu var içim pır pır dedi, yok dedim, vallaha dedim ve ağlamak istemediğimden kapattık hemen.

Annemmmm!!!
Seni çoook özledim çook, beni sakın bırakma annem!!!
Bugün yanımda olsaydın, saçlarımı okşasaydın, koklasaydın beni, bilsen ne çok ihtiyacım var sana.
Beni bırakma annem, sakın...

17 Ekim 2010 Pazar

Dokunamatik

Allahın gerizekalısı bir telefon almışım Ocak ayında.
Bence büssürü de para verdim, gereksiz.
Manyak gerizekalı bişey.
Samsung 5233 Wi-Fi sanırsam.
Dokunmatikti ama dokunmuyo işte tam 5 gündür.
Servisin aptal ve saptal tamir edişinden(!) sonra da bi halt değişmedi.
Elim ayağım kısaldı sanki, arama yapamıyorum zaten telefonu açmayı bile başaramıyorum bazı tuşları dokunuyor bazıları haydeeeee...
Bi de buna gıcığım, bi haber verim dedim.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Son durum

Kontrolümde olmayan insanların kontrolsüz davranışları yüzünden, son bir yılın en hızlı ve en yorucu hafta sonunu geçirdim.
Dudağımda feci bir uçuk, konuşamayacak haldeyim.
Uykuya ve dinlenmeye hasretim.
Mümkünse yarını -kızlarımdan izin aldım bakalım- hiç konuşmadan sadece uyuyarak ve keyfe keder geçirmek istiyorum.
Al külahı ver takkeyi hesaplarından uzak,
Saatlere ihtiyacım var.
Bu arada;
Kapsül deliğe uydu diye çok sevindim. Ona sevinirken bizimkilere bir o kadar fazla üzüldüm sizler gibi.
Dün gece Kezban Hatemi'nin türbanla ilgili konuşmalarında tek yanlış bulamadım. Sözkonusu demokrasiyse ve hepimiz bunu gerçekten istiyorsak eğer.. diye başlayan ve kelimesi kelimesine dürüst olan.
Annem aradığında uçuk münasebetiyle konuşamazken aradaki 1300 km.den valaha billaha diyebilme çabalarıma rağmen başka sorun olmadığını(!) anlatamadım.
Gülsen ses verdi diye çok sevindim, yazdıklarına yorumda bulunamadım, haddime düşmedi.
Newbahar'ı çok özledim.
Sait  Abiyle pazar alışverişi yapmayı da.
Tufan yine sofalarda.
Panduf bi korkutup bi sevindiriyor.
Lale her zamanki gibi ful enerji -maaşallah-
Zeynep, artık az ses veriyor -gerçi, buna da şükür-
Cemo garibim, gurbetin kamçısını acıyla yemekte:-)
Esrik,.....iznim yok.
Takip ediyorum aslında hepinizi.
Dinlenmek üzere, dinlenmenizi dileyerek;
öpüldünüz.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Kapsül deliğe uymamış

Haberin başlığı : 33 madencinin kurtarılması gecikebilir.
Kaynak : Hürriyet
Açıklama: Şili'de 33 madenci tam 68 gündür yerin 700 metre altında kurtarılmayı bekliyor. Şilili yetkililer madencileri, yeryüzüne çıkarmak için 13 Ekim Çarşamba gününü tarih olarak verdi. Ancak şimdi kimsenin hesap edemediği bir sorun ortaya çıktı. Madencileri yukarı çıkaracak kapsülün, kazılan deliğe uymadığı, yeni bir kapsül ya da deliği genişletmek için zamana ihtiyaç olduğu belirtildi.

Yazmadan geçemedim : Ula Allahın salakları, ula gerizekâlılar, ula manyaklar, ula hesapsız kitapsızlar şeklinde devam.
Şimdi, açılan bi delik var ve sen 70 gündür ordan kapsül gönderip işçileri çıkarmak için çalışıyosun.
O kapsülü, kazılan deliğe göre yapmak dışında başka sapsalak ölçülerde yapmayı hangi delikten çıkarken öğrendin di a salak?
Hataysa bu, bu kadarına pes.
La ortada bir delik var sen de oraya uygun kapsülü yapacan işte, başka a'sı, b'si var mı?
Ne demek la, kapsül deliğe uymadı, hı ne demek?
İşçilerin yakınları : Sakin olun, cinayet işlemeyin.
Ecehan: Dön çabuk len işineeee...

Bir tek bana mı düşmansın ey zaman?

Bir tek benim için mi önemli bu zaman denen şey?
Bir benim için mi geçiyor günler işleri bitirme derdiyle?
Geçen Cuma'dan programlaştık pek çok insanın önünde.
Bugün saat 10:00'da başlayıp muhtemelen 2 saatte yapıp bitirilecek bir iş konusunda, iş arkadaşlarımızla(!)
Pekçok kişi işin içinde diye, ben Ecehan,
Cuma'dan beri kaç kişiye ileti gönderdim, kaç kişiyi aradım özür dileyerek 10:00-12:00 arası meşgulüm diye, bazı programları -muhtemelen onlar için de zor olmuşsa da- öğleden sonraya aktardık.
Saat 10:00. Hazırlıklarını hafta sonu evden yaptığım görüşmeye gittim.
Amaneyyyy, o ne?
Ya biz 10:00 erken olur diye (08:00'de başlayan mesai içinde 10:00 nasıl erken saat oluyosa tabi) öğleden sonra 14:00'e aldırtmıştık programı (iyi halt etmiştiniz), size iletmediler mi?
-Nassss, nassssıll yani? Benim haberim yok, siz yanılıyor olmayasınız?
-E valla yanılıyor değiliz ama zaten hazırlıklarımızı da 14:00'e kadar yaparız diye hiç çalışma yapmadık. Biz sizi 14:00'te bekliyor olacağız. Valla tüh ya, keşke biz haber etmeyi akıl etseydik.
EVET YA TÜHHHH, KEŞKE AKIL ETSEYDİNİZ!
Keşke olsaydı da etseydiniz.

Keşke, sizden başkalarının da sorumlulukları olduğunu,
Yapmaları gereken başka işler de olduğunu,
Kendi planınızı bal börek gibi yaparken, başkalarınınkileri umursayarak ayıp ettiğinizi,
Başkalarına da saygı duymanız gerektiğini,
Ve benim şimdi çorba olan günümü akıl etseydiniz, keşke olsaydı da etseydiniz.
Kızmıyorum size, ben anneme babama kızıyorum. Programlı yaşayacaksın, herkese saygılı olacaksın, işten kaçmayacaksın, mıy mıy mıyı kafamı kıra kıra (lafın gelişi ama valla zor şartlarda) öğrettikleri için.
ELİNİZE SAĞLIK.
Hepinizin.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Tutttuuuuu!!!!!!!!!

Kavanozun biri tek gecede,
levrek eşliğinde;

dibi bulmaya yaklaştı.
Elif (hiç yemez diye tahmin etmiştim), Zeynep(eh sırf beni mutlu etmek için tadar diye düşünmüştüm), eş(hiç kuşkum yoktu zaten)
baaaa-yıllll-dıııı-larrrr...
Yaşasın biberlerrrrrr...
N'aberrrrrrrr Newbahar?:-)))))))
(Bu arada yazışır, yemek yapar vs vs iken su böreği hazırladım -yalancı tabi- yarın 10:00'da fırına konacak ve 11:00'de ev halkının kokuya uyanması beklenicek, nasıl enerji ama?, süperim ya, Allah nazardan saklasın, Ettahiyattü lillahi...)
Anne seni de seviyom, üzülme sakın atladım diye, hayır yani Newbahar ile başka bi mesele üzerinde çalışıyoz da sırf ondan:-))
Gülsen, sen de gel hadi,
Tufan,
Cemo,
Kapalıkapılar,
Lale,
Panduf,
Esrik,
Zeynep,
Nehir,
Leyla,
..
...
yoruldum hadi iyi geceler...

Newbahar'rrrrrr! :-)))

Canım, seni şaşkına uğratacağıma ve ne işi var lan bu kavanozların burda diyeceğine % 100 eminim. Bak bi,

Sende mi Ecehannnnn?!!!! diyeceğine de.
Bak canım,
Sevgili Panduf (Gülin)  işini gücünü bırakmış bana tarifler etmiş, yapmasam ayıp olmaz mıydı? Olurdu.
Ondan sebep vallahi yoksa ben daha hiç kırmızı bibere 4 saat vermemiştim. Sağol Panduf.
4 Kavanozun içindekiler:
1-Közlenmiş (ama öyle böyle değil, önce üst-alt ısıtıcı, sonra ızgara'da) 5 kilo biber,
2-2 baş sarmısak dilimlendi,
3-1,5 çay bardağı sirke
4-Tuz
5- 1,5 su bardağı Halis mulis Çanakkale zeytinyağı
Yiyince nasıl olacak bilmiyorum ama ben bu 4 kavanoza saatlerdir bakıp durum.
Heyhaaaa-ya-tttt budur işte!
Newbahar seni seviyorummmm.
Panduf'cum tekrar teşekkürler arkadaşım.
Cumartesim her ikinizi bol bol anarak geçti, sağolun beee...

8 Ekim 2010 Cuma

Dürüstlük üzerine

"Dürüstlük" isteyip dururum/durursun/dururlar ya.
Her fırsatta "dürüst ol, canımı ye" lafı -ki ben bu benim çok kullandığım bir cümledir hâlâ bile, o ayrı- baştacıdır ya.
Sanarız ya hani, gerçekten bize dürüstçe davransalar; biz de onlara dürüstçe davransak; aklımızdan geçeni kıvırtmadan olduğu gibi söylesek eğer; üzülecek, dert edecek hiçbişeyimiz kalmaz aslında.
Yalancıyız işte.
Bak bi düşün bakalım; emin misin, karşındakinin % 100 dürüst olmasına gerçekten tahammül edebileceğine gerçekte?
Gerçekte, tahammül edebileceğimiz ve zihin çapımız kadar müsaitiz dürüstlüğe; fazlası çileden çıkarıyor hepimizi.
Adamın biri bir kadınla tanışıyor iş toplantısında, hal ve hareketleri, bakışları, beden dili "aslında var ya bu geceyi senle geçirmek için neler vermezdim" bunu alenen görüyorsun. Ama duyduğun (vallaha kulaklarımla duydum bunu) dialog şu;
-Çok zarifsiniz, eteğiniz de size çok yakışmış, hele o gömlekteki düğmeler. Bu arada bu muhteşem koku sizden mi geliyor? (Derin derin nefes alıp veriyor mahrem mesafede üstelik, sonra da işi şirinliğe boğdurmak için herkese şirin şirin(!) gülümsemeler filan)
-.....ayyyyyy nass morel verdiniz anlatamicem, çok teşekkür ederimmmmmmm, vıykkkkk...
Ben mi salağım ya da kötü niyetliyim diye düşünürken, aynı anda orda bulunan 4 kişinin de fikri şu idi ki;
-Ufff var ya ben seni var ya nasıl da.......var ya!
Şimdi, adam gayet dürüst davransa, kıvırtmasa, açık sözlü olsa ve bir üst cümleyi kursa n'olurdu bi düşünsene?
Sana ne lan kadının gömleğinin düğmesinden, öküz o ayrıntı mı kaldı lan söylenecek, ne mesajı veriyon sen bakim?
Ya da bizim manyamış dürüst davransa, kıvırtmasa, açık sözlü olsa bla bla bla. N'olurdu var ya! Ufff...
Geçelim.
Bazen şu bizim blog aleminin birbirlerine yazdıklarına da takılıyorum mesela.
Blog sahibini tanıyor olabilirsin, yazdıklarının pek çoğu sana bi şekliyle hitap ediyor olabilir ve kardeşim her yazı mı allemiy-i cihan? Yani hiçbirinde "bunu sena yakıştıramadım, yazdıklarından bişey anlamadım okudum okudum mel mel bakınıyorum aslında, saçmalamışsın yine" vs vs yazmaz?
Her seferinde alkış tutma zorunluluğu yok ki birbirimize.
Size b_ok attığımı sanmayın kendim de dahil, ben de "b_ok gibi yazmışsın bugün" demeyi ayıp mı sayıyorumdur nedir, yapmıyorum işte bunu.
Geçelim.
Çocuğunuzdan mesela.
Bana dürüst davran deyip durduğumuz/durduğunuz/durduğu halde, o -dürüstçe- erkek arkadaşıyla akşama kadar dershaneyi kırıp gezmek istediğini söylese n'aparsınız?
-Tamam bebeğim, madem canın istiyor o halde öyle yap, mı?
Güldürmeyin. Parçalar çoğunuz.
Çocukta doğal olarak bundan sonra Ayşe'lere ders çalışmaya ya da okulda etüde kalacağını söyler bal gibi, bal gibi de yapar. Kendimden biliyorum, öyle ya da böyle bal gibi yaptım istediğimi.
Hani nerde dürüstlük istiyordum/istiyordun/istiyor peki?
Biliyorum ki, daha doğrusu insanı en çok rahatlatan şey asıl kendine düzdüğü yalanlar.
Ve tekrar diyorum ki,
Her kişi tamamen değil tahammül edebileceği kadar istiyor dürüstlüğü.
Bitti.

7 Ekim 2010 Perşembe

Ses

İçimdeki hakkaniyet duygusu ve politik davranamama güdüsü.
Size sesleniyorum uleynnn!
Allah belanızı versin e mi?

5 Ekim 2010 Salı

Cılk

Cılkı çıktı Azizim.
Güvenilenlerin, güvenilirliğin vesaire, vesair.
Kâh dometes tohumu, kâh devletin emniyet müdürü.
Kâh sosyete siması, kâh kim vurduya gitti iddiaları.
Hakkaten bunla falan ve filan oldular.
Sevgili, biricik, can dostum Newbahar bugün "biz senin ona buna çemkirmene alışmıştık, bu ne örgü hali filan dedi.
Doğru ve de sonuna kadar haklı, beni tanıdığı için.
Ama valla ben de doğruyum.
Neyin kıymeti kaldı senin savunduklarının yanında ki, ben onu savunayım Newbaharım? Kim için savunacağım onu? Simonlar diyen bilmem neler için mi?
Yok.
Kahpe, çok masum bir kelam artık, yalan mıyım?
Kim ne derse desin,
Aynı anda dünya vatandaşlığımı savunmakla beraber, Türk olmakla duyduğum güveni her daim her ortamda, kısıtlamalara aldırmaksızın sürdürdüm, bilirsin/bilirsiniz.
Sürdüreceğim de, kanımın son damlasına kadar.
Amma velakin, benim de -turşusu çıkmamış, katıksız kalmış şeylere- ihityacım var.
Onları nerde bulacığımı biliyorum çok şükür.
Ama gözden kaçmasın ki; dalga geçilen her yerde;
-Bir Türkkadını olarak dalganın en fazlasını ben geçerim-
Gerek örgüyle, gerekse....
Tamam?

Hayret ama devam

Kesinlikle bu böyle, evet eminim.
Allah için güzel yemek yaparım zaten. Ama, ammmaaa hele de enerji patlaması yaşarken yaptığım yemekler daha da fazla beğeniliyor, başka bir tat mı karışıyor ne?
İş çıkışı Zeynomuzu okuldan alıp eve gidildi, üst baş değişiminden sonra doğru buzdolabına.
Bir an önce yemek yapmalıydım ama aynı anda örgü de öresim, kitapta okuyasım vardı.
Mikemmel anne olduğumu hatırlayıp, hemen etli taze fasulye yapmalıyım dedim kendime.
Vallahi fasulyeler bile başka türlü dipdiriydi, kolaycacık temizledim, kılçık mılçık vız geldi bana.
Ocağa yemeği koydum, derhal örgü şişlerimi ve geçen yıldan beri 4 keredir fikir değiştirip, yap-boz'a dönüştürdüğüm siyah Anchor yünlerimi ele geçirdim. Boyunluk gibi bir atkı yapacağım. Hemi de modelini bir gavur(?) sitesinden aldım, kimseciklerde olmaycak ha ha ha.
Yapmaya çalıştığım şey şudur ve de şuradadır, ta ta tatatammmm.


1 saat ördükten sonra, büyük başladığımıa karar verip yine söktüm, darısı bugüne.
Fasulye şahaneydi, parmaklarımız yerinde ama olsun ben nerdeyse kopacaklar zannettim. Ardından, uzun zamandır yapmak isteyip te yapamadığım bişey daha yaptım.
TV'yi kapattım ve kitabımı (Halide- öyle kalın bir kitap ki ama neyseki savaş sonrası günlere gelebildim azim ve kararla) okumaya başladım, 1 saat kadar sonra gözkapaklarım "yeter sevgilim, bana da acı" der gibiydiler.
Derkeeen,
Bu sabahta haftanın ikinci gününe dünkü gibi güzel ve dualarımla başladım.
Hadi hayırlısı sevgili bloğum.
Şimdi iş zamanı, vatan, millet iş bekler bendenn.
Bu arada, sendeeee, hadiiiii...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Enerji Patlaması

Dün şahane bir şekilde epppperken başladım güne. Kendime hayret edecek kadar da enerciktim üstelik.
Çocuklar uyanıncaya dek kitap okundu. (Halide)
Öpücüklerle uyandırıldı yavrular. Planı yatakta yaptık hemencecik. (Bu halimi çok zaman yakalayamayan kızlarım çok sevindiler.
Kızlarım...
Sizi çoook seviyorum.
Fırına gidildi, simitler alındı, evden kahvaltılık bilumum malzemeler hazırlandı ve çoluk çocuk 1,5 saat piknik yeri arandı.
Şahane bir manzarada, soğuk esen rüzgâra rağmen kahvaltılar yapıldı.
Dönerken, amanın bir baktım köy pazarıııı.
Derhal inildi arabadan, kızlarla turşuluk malzeme seçildi.
Dalından yeni kopmuş biberler, salatalıklar, dometesler alınıldı, heyecanla eve dönüldü.
Defalarca yıkanarak, şahane turşucuklar hazırladık.
Darısı yemeye inşallah...
Akşam Elif'in matematik projesine yardım ettik, proje başlığı "doğrunun yolculuğu"
Şahane oldu bence, anlattıklarımı uygulamayı harika becerdi yavrum, tebrik ettim onu.
Şahane bir tavuk döner yaptım evde, pilavla birlikte yendi.
Yavrular yatırıldıktan sonra TV karşısında sızıldı, 01:00 gibi yatağıma kavuştum.
Deliksiz bir uyku çekildi.
Sabah ne giyeceğimi 2 dakikada buldum bu bana muhteşem bir zaman kazandırdı, ful moralle işe geldim.
Bu yazıyı öğle arasından istifade ederek yazıyorum, kendime bir tost ve ayran söyledim.
Muhteşem haberler almak istiyorum, geri kalan saatlere yakışsın diye.
Harika bloglar okuyorum, ülkemde çok yetenekli, çok kültürlü, çok akıllı insanların çokça sayıda olduğunu görmek apayrı mutlu ediyor beni.
Bi de şu tostun içindeki sucukları doğrayanın mühendis olup olmadığını merak ediyorum. Hepsi ne kadar da inceler, zar gibi mübarek:-)
Hepiceğnize, mutlu, musmutlu bir hafta diliyorum benim nadide arkadaşlarım.
N'oluyooo bana yaaaa?

3 Ekim 2010 Pazar

Yine yeşillendik, Onur!

Uzun zamandır yazmak için güç bulmaya çalışıyordum.
Nehir gittiğinden beri, birçok konuda fikrim değişiyor.
Daha sorgulayıcı, daha güvensiz, daha güvenli...Karmakarışık oluyorum saniyenin binde birinde.
Zeynep'in özlemini yaşadıkça, kendi özlemimin dayanılmazlığı çıkıyor ortaya. Zaten belki de tam bu yüzden ona fazlasıyla yakınım.
Onur! 9 ay bekleyip, hiç doyamadan kaybettiğim kardeşim.
Onur'u (her ne kadar mezar taşına Mehmet Ali -hatta sağolsun mezar ustası tarafındaan ısrarla Memmet Ali yazılmışsa da- annem ona Onur adını verecekti biliyorum) kaybedeli 32 koca yıl omuş.
Bunu bu ziyaretimde farkettim.
Mezar küçücüktü, ben onu gördüğümde yeni doğmuştu, uğurladığımda sadece 2 günlük büyümüştü, yani hep bir bebekti.
Oysa şimdi. Yaşasaydı 32 yaşında kocaman bir adam olacaktı.
Beni ne çok sevecekti kimbilir. Kendi sevgimden biliyorum. Kardeşlerimden biliyorum.
Sevgili babam,
Çok emek verdi o mezara.
Her daim güller, sümbüller dikerdi.
Anneciğim, tek kelime bile edemeden boğazı düğümlenir hâlâ.
Bu bayramda bir gittik ki;
O kavurucu sıcakların marifeti olarak toprak ve üstündeki herşey kurumuş.
Kendimi çok buruk hissettim. Hani olacağını bilsem birini maaşa bağlar hergün sula kardeşimi derdim.(Denedik ve olmadı nitekim)
Ben Onu, bunca yıldır...
Paylaşamamıştım. Ta ki, Zeynep'ten öğrenene kadar.
Artık buna gücüm var.
Nehir sayesinde pek tabi.
Canım kardeşim;

Babam sanki kendini suçluyormuşum gibi,
-Daha bir hafta önce diktim yeni gülü, bu sıcaklar aman vermemiş o fidana da anlaşılan! deyiverdi.
Oysa ne münasebet, ben sadece kendimi...
Yılda sadece bir kez hadi bilemedin iki kez ziyaret edip, ondan sonra laf söz etmek olmuyor işte.
Eve geldik. Özlem geldi hemen.
-N'oluyor size ya Hu! deyip durdu.
Duramadı çok sıkıştırdı. Söyledim.
-Kardeşimizin mezarı kupkuru bitanem, kıyamadım, kötü oldum, halbuki babam daha bir hafta önce yeni fidan dikmişmiş....
-Abla merak etme, yarın 1'de seni alırım dedi.
Cevap bile veremedim ona.
Ertesi gün, saat tam 1.
-Ablam, ben araştırdım, toprağının gücü kalmamıştır ondan babanın uğraşları nafile dediler. Toprağını değiştireceğiz, arabnın arkası yeni toprak dolu, hadi!
Hadi!
Özlem, Onur'u kaybetmemizin acısı üzerine,
Ondan 1 yıl sonra doğmuştu.
Gözümüzün nuru, yüreğimizin kıpırtısı olmasının çok önemi vardı bizler için.
Onun için adı Özlem olmuştu zaten.
Hiç tanımadığı, görmediği abisine bu saygısı,
Ağlattı beni.
Gittik. Ahmet (tüm toprağı değiştirdi) ve İsmet (mezarın en uç köşesinden kova kova su taşıdı) de yardım ettiler -Allah razı olsun-
Kardeşimizi gül ile, papatyalar ile gülşen ettik.

Eminim, çiçekleri çok seviyorsun bebeğim! Eminim buna. Temziledik, pakladık, dualar ettik, ağladık, güldük.
Bir de Nehir'i emanet ettik ona. Özlemle beraber.
&&&
İşte hayat bu dostlar.
Hâlâ, 32 senedir özlemle kavrulmak!
O yüzden belki, kaybedenleri anlayabiliyor olmak.
Hayatı devam ettirmenin zorunlu olduğu, geride kalanlara duyulması gerekn bağlılık, ama yüreğin bir yerindeki yangını her an tadıp bir an bile renk vermemeye çalışmak.
Sulamak sevgiyi,
Yeniden yeşertmek, öldü gözüyle bakılanları.
Hiçbiri doğru değilse bile "birgün mutlak kavuşma hayâli" ile yaşama sarılmak.
Vesaire, vesaire.
Bu arada;
İlk gün kardeşimin toprağına çiçekçiden aldığım kırmızı karanfilleri sokuşturuvermiştim. (Ben bunu yaparken annem dünyadan kopuk oğlucuğuna dualar ediyordu, babamsa -hayatta nadiren görmüşümdür- ağlıyordu hüngür hüngür, ama sessizce, sessizce..).
Ertesi gün;
Bir tanesi bile yoktular o karanfillerin, buna acayip çok üzüldüm, söylendim bile.
Özlem;
-Abla, belki de onları Onur yanına aldı, belki de seni kokluyor şimdi, lütfen kızma, dedi.
Donakaldım.
-Keşke, dedim.
Keşke...
Ne demek lazım?
-Bugünümüze şükür!(?)
Selametle.
Ve sen Onur!
Herşeye ve çok kısalığa rağmen,
İyi ki sevgini tattırdın yüreğime.
Seni seviyorum, hep seveceğim oğluşum(büyüdün biliyorum kızma bana sen benim her zaman küçük oğlucuğumsun işte)
İyi ki ...
Gerisi o kadar boş ki, devam etmek anlamsız belki de.
Anladın sen Onur!
ss.

1 Ekim 2010 Cuma

Bodrum'un diğer yüzü

Program: Karşıt Görüş (Balçiçek Pamir)
Katılanlar: İlber Ortaylı ve Alev Alatlı
Konu: Farklı yaşam tarzlarına sahip kişilerin birbirine saygı duyması gerektiği konuşuluyor.
Gelen bir izleyici maili ilginç bir tartışmaya neden oluyor.

İzleyici Bodrum'da türbanla dolaşamadığını, dolaştığı zaman rahatsız edici bakışlara
muhatap olduğunu söylüyor.
Alev Alatlı ve İlber Ortaylı izleyiciye sözüm ona cevap veriyor.
Sonuç: Türbanla Bodrum'a gitmeyin!...


Üzülüyorum bunları duyunca.
Geçen gün bir arkadaşımla bir süpermarkete gittik, iş çıkışı.
Beyaz peynir gibi bir Türk hatun.
Üstünde miniminnacık bir bikini, alt tanga.
Onun üstüne sözde örtsün maksatlı tüllü dantelli bir pareo.
Müthiş bir seksapalite.
Öyle bir de dik yürüyor ki, itiraf ediyorum kadın halimizle epeyce baktık kendisine.
Allah için "bu kadınsa ben neyim acep?" diye düşünmüşlüğüm bile oldu.
Şimdi...
O baktığımız kadın da "rahatsız edici bakışlara maruz kaldım" dese haklı mı?
Ona da "o zaman bi daha Bodrum'a gelme!" mi demeliyiz?

Benzer şekilde Bodrum'a öyle türbanlılar da geliyor ki!
Türban takıyor, bunu ihmal etmek istemiyor tabi.
Ne var ki bi taraftan da Bodrum'a gelmiş olmak var, üstüne manto falan giyesi de yok haliyle 50 derece sıcakta, üstelik tatile gelmiş ve hazır gözlerden de çevresinden de uzakken.
Kişisel kararlarına saygı duymakla birlikte kafadan geri kalan kısım bazen öyle absürt oluyor ki, tıpkı yukardaki örnekte olduğu gibi bakıyoruz kardeşim.
Baktığımız şey türbanı değil.
Komple oluşan ve insan gözünü rahatsız eden aykırılık, kışkırtıcılık,tezatlık.

Üstelik bu bakışmalar herhalde sadece Bodrum'da olmuyor.
Aynı manzaraya sen İstanbul'da, Ankara'da, Aydın'da, Denizli'de, Mersin'de bakmıyor musun?
Haaa ama neden Bodrum örneği veriyor izleyici?
Kurnazca.
Ne sanıyorsunuz Bodrum'u ben de bunu merak ediyorum.
Biz burada yaşayanlar, koca bir yaz denize 3-5 kez girmeyenimiz, fırsat bulamayanımız bile ne çoktur bilir misiniz?
Tıpkı sizler gibi bizlerin de aslan gibi yetiştirmeye çalıştığı evlatlarımız vardır.
Bizlerin de tıpkı sizler gibi ahlâklı tavırlara, aşırılıklardan uzak mazbut ve huzurlu yaşamlara ihtiyacımız var.
Bizler, -siz geldiğinizde öyle yapıyorsunuz ya da yapmak istiyorsunuz diye- tüm günü lak lak, şak şak ile, gezip tozarak geçirmeyiz bu yerde.
Sizler gibi hayatı var bizlerin de.
Ekmek paramız, değerlerimiz en önemlisi de saygımız.
Bodrum'u "gece hayatının sınırsız yaşandığı" tanıma siz soktunuz halbuki biz değil.
Bodrum'da gece hayatını sınırsızca yaşayan yaşayabilen sizlersiniz, biz değil, bunu ayırt edin artık.
Ve öyle kabullendiniz ki bu tanımı, öyle uygunsuz şeyler yaptınız ki Bodrum'da, öyle vazgeçemediniz ki burdan...
Kurnazca birileri, türbanıyla "Bodrum'da" rahatsız olduğunu söylediğinde daha farklı algılamayı seçtiniz.
Adını çıkarttınız dokuza mümkün değil indiremeyiz sekize.
Sınıflamayın artık bizi olmaz mı?
Zor değil istediğim.
Biraz saygı.