31 Ağustos 2010 Salı

İçimdeki ses

İçimdeki ses...
Alooooooooo....
Bi sus artık ya!
Sus! Bıktım senden, car car car!
.....
Tövbe Yarabbim tövbe!

30 Ağustos 2010 Pazartesi

30 Ağustos

Ey ahali!
Dek durun, bugün zaferi kutluyoruz zaferiiiiiii!

30 Ağustos 2010 gazete başlıkları ie başlayalım mı?

*Kamu Personeli Seçme Sınavı iptal edilecek mi, edilmeyecek mi?
*SABAH'ın ele geçirdiği "çok özel" belgelere göre, MHP lideri Bahçeli', "Mehmetçik katili ve Türkiye'ye meydan okuyan küstah" dediği Barzani'ye 57. Hükümet'teyken silah ve para vermiş.
*DİYARBAKIR’da 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarında askerler, ‘Güçlü ordu, güçlü Türkiye’ ve ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ sloganlar attı. AK Parti Diyarbakır İl Başkanı Mehmet Baki Aksoy protokol alanında kendisine yer ayrılmadığı gerekçesiyle tören alanını terk etti.
*30 Ağustos Zafer Bayramı tüm yurtta düzenlenen törenlerle kutlanıyor. Ankara'daki kutlamalara Rize'deki heyelan bölgesinde incelemelerde bulunacak olan Başbakan Erdoğan katılmadı.
*Küçükçekmece'de park halindeki bir otomobile ve Beyoğlu'ndaki 2 iş yerine atılan molotofkokteyli maddi hasara neden oldu.
*Adının Çevik Bir olduğunu söyleyen bir kişinin protokolde oturan Devlet Bakanı Faruk Çelik'e yaklaşarak bir poşet uzatması paniğe neden oldu
*30 Ağustos Zafer Bayramı, töreninin yapıldığı Aydın Atatürk Meydanı’nda, Aydın Valisi Hüseyin Avni Coş ile CHP Aydın Milletvekili Fatih Atay arasında tartışma yaşandı.
*Protokolde yerini alan Vali Coş, protokol üyeleriyle tokalaşırken, elini uzattığı CHP Aydın Milletvekili Fatih Atay, valinin elini sıkmadı. Vali Coş’un törene geç kaldığını öne süren Atay, "Sen padişah mısın? Nasıl gecikiyorsun? Bu kadar insan seni mi bekleyecek? Bugün 30 Ağustos, bir devlet töreni. Bu devlet töreninde, devletin valisi ol’ diye tepki gösterdi.
*ŞIRNAK ’ta sabah uyananlar evlerinin önünde şöyle bir not bulurlar:

“12 Eylül günü sakın sandığa gitmeyin. Gidenler tespit edilip cezalandırılacaktır!”
Van Havalimanı’ndan şehir meydanına doğru giderken CHP Şırnak İl Başkanı Çınar Öktem aktarmış bu tehdidi...

falan filan, falan filan.


Köşe yazarlarına bakıyorum, % 10'u bile yazmamış zaferi, gündelik gerilimlere öyle bir dalmışlar ki unutmuşlar gibi zaferi ya da bilinçli olarak bu millete zaferleri unutturmaya çalışıyor sanki gulyabaniler.

Pardon...
Karıştırdım ben.
Bu bir kutlama yazısı olacaktı değil mi?
Pardon.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Elifim!

İlk göz ağrım,
Kocaman kelimeler kifayetsiz kalıyor, anlatamıyorum hislerimi.
İyi ki doğdun.
Sağlık, huzur ve başarılar diliyorum kızım sana.
Hep yanında olacağıma da 12.kere yine söz veriyorum.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Anlamaya çalıştınız mı?

Karı-koca doktor.
100 soruluk 8. sınıf SBS sınavında 99 doğru 1 yanlış yapan çocuğunu, gönülleri ne kadar dilese de mesela Robert Kolej'e ya da benzeri bir okula gönderemiyorlar.
Okul 33.000 TL eğitim ücreti, 20.000TL'ye çok yakın yemek vs bedeli istiyor yıllık.


Karı-koca mühendis.
5.sınıfı okul birinciliğiyle bitiren çocuğunu, 6. sınıfı okuması için gönülleri ne kadar dilese de geçtik Robert cinsini falan öyle normal bir özel okula gönderemiyorlar.
Okul 15.000 TL eğitim ücreti, 5.000 TL gibi de yemek ve servis parası istiyor.


Gönderemiyorlar çocuklarını.
Hoş onlar gönderemiyorlar diye okullar boş mu kalıyor? Hâşâ. Kapısında kuyruk var alimallah. Zengin çok bu memlekette, kriz mriz hikâye.

Aklını ispat etmiş bu çocuklara sadece kim sahip çıkıyor dersiniz?
Kim gece gündüz araştırma yapıp bu çocuklara özel ilgi gösteriyor dersiniz?
Kim okşuyor dersiniz, kimilerinin tekmelediği ruhları?

Ondan sonra da oturmuş ahkâm kesenleri dinliyorsunuz, kuru kuru "bilmem ne elden gidiyor", "çok ararsınız bugünleri" falan.
Karnım doydu boş laflara.
Şairin dediği gibi,

Siz bana neler yaptiniz ondan haber verin,

Hakkindan gelebildiniz mi yoklugun, sefaletin?
Kuru soz degil is istiyorum sizden anladiniz mi?
Ya da diyelim ki;
Boşverin anlamayı da, hiç anlamaya çalıştınız mı?

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Bi becerebilsem var ya!

Sevince, dibine kadar mı sevmek zorundayım?
Nefret edersem, Allah muhafaza olmak mı zorunda?
Ya mesela temizlik yapsam da adam gibi yapsam, belimi bıkırımı ağrıtmasam dişim mi şişer acaba?
Kitaplıktaki bütün kitaplar dağınık dursa ve beni hiç germese bu durum,
Misafirliğe gittiğim evde yardım edeyim derken lavaboyu, fayansı da ovmasam mesela.
Ya da çalışma odam her daim temiz kokmasa,
Kızlar her sokağa çıkmak istediklerinde "bugün kaç sayfa kitap okudunuz?" diye sormasam,
"Hergün acıkmasak keşke" lafını bir sonuca ulaşmayacağını bilerek hergün tekrarlamasam aslında,
Yorgun bir iş gününün ardından, telefonumu kapatıp "aradıkları kişiye ulaşamasa" bizimkiler, "telefonu niye kapatmış olabilir ki, başına bişey mi geldi acaba?" demeseler,
Mecburen odama girip, alenen çok meşgul olduğumu görüp, "rahatsız etmiyorum di mi?" diye lafa başlamasa boş boş konuşmak için gelenler,
Aklıma geleni, geldiği dakka yapmak zorunda olmasam, bi dayanabilsem aslında,
Unutsam, hatırlamasam herşeyi,
Zonk zonk zonklamasa haberleri izlerken beynim,
"Bana ne!" demeyi, hem de hakkını vere vere demeyi bi öğrensem artık mesela,
Bo çocuklar niye sebze yemeği sevmiyorlar, ben mi iyi pişiremiyorum acaba? takıntımdan kurtulsam hatta hergün illa da yemek yapıcam diye uğraşmasam da gönül rahatlığıyla hamburger yesek ailecek,
..masam,
...mesem,
...misem,
amaaannnnn öf be!
Bi becerebilseydim var ya,
Offff, hayali bile herşeye değer.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Dua güzeldir azizim

"Allahım.
Gönlümden geçenleri hakkımda hayırlı eyle.
Hayırlı eylediklerine, gönlümü razı eyle."

Hani bazen ağırlaşıyor yükler.
Anlatmak istiyor, konuşamıyorsun.
Çekip gitmek istiyorsun, ne mümkün? Mıhlanmışsın.
Nerde hata yapıyorum ya anasını satayım diyorsun, ne çare; biliyorsun, bir dahaki sefere yine aynısını yapıyorsun elin mahkum. Adına karakter diyolar hani.
Hani, sözlük anlamını çok iyi biliyorsun da kelimelerin, bir türlü öyle yaşayamıyorsun. Nanik yapıyor sana en güzel kitaplardaki en şahane cümleler,
Bulunmak istediğin yerden arşın arşın uzakta, bulunduğun yerden fersah fersah uzaksın yine de ya,
Kavruluyorsun buz gibi suların içinde dahi hani,
-Mükemmel- olsun istiyorsun, vazgeçiyorsun hadi -iyi- olsa yeter diyorsun, vazgeçiyorsun -fena değil-e bile razı oluyorsun da, vazgeçiyorsun kendinden
ya hani...
İşte o zamanlarda çooook rahatlatıyor azizim.

17 Ağustos 2010 Salı

Bükemediğin eli öpecen arkadaş!

Muğla'nın Milas ilçesinde kaçak define avcıları tarafından bulunan Karia Kralı Mausolos'un babası Hekataios'a ait antik mezarı inceleyen inceleyene.
Hepimiz keriziz ve avlandık, kabul edelim.
Çünkü adamların kaçak kazı yaptıkları yer Milas Belediyesine 50, VergiDairesine 20, postaneye 15 ve cezaevine 100 metre uzaklıkta.
Çünkü adamlar son teknolojik alet edevatla 2 yıldır burnumuzun dibini oymuşlar hepimiz mel mel bakmışız.
Turizm Bakanımız diyor ki; "bu olay, finansal desteği büyük teknoloji destekli, bilimsel bir çalışma yapılarak gerçekleştirilmiş profesyonel bir olay, basit bir hırsızlık değil."

Breh, breh, breh.
Hırsızlar, şehrin göbeğinde bulunan yıkık evi iki yıl önce 250 bin dolara satın almış.
Tarihi lahitin bulunduğu evin yanındaki bir başka evden tünel kazmışlar.
İki yıl boyunca bu tünel içinden geçip tarihi lahiti ortaya çıkarmaya çalışmışlar.
8 kişilik ekip iki yıl boyunca -her nasılsa- hiç dikkat çekmeden(!) her gün eve girip kazı yapmışlar.
Ve kimsenin -hiçbirimizin- dikkatini çekmemiş.
Neler gitmiş peki?
Kayra Kralı Mausolos'un babası Hekataios'a ait lahit Türkiye'de bugüne kadar bulunan en büyük lahit olarak biliniyormuş.
Bunu biliyormuşuz ama nerde olduğuna dair bi gıdım kafa yormamışız demek ki; ya da yerini de biliyorsak bile para bulamamışızdır kazı yapacak. Ama böyle işte yemeyenin malını yerler, devletin bulamadığı parayı -her nasılsa- 8 kişi bulur ve mezar soyulur.
Lahit içinde Hekataios'un kemikleri dahil tüm değerli ziynet eşyalarını satmışlar, onlar artık yok.
Tarih hırsızları lahitin içini boşalttıktan sonra mermer kesicilerle lahiti beş parçaya ayırıp evden çıkarmak ve yurtdışına -pek tabi ki- satmak isterken -tesadüfen- eller havaya olayı olur.
Aslında şaşırmamak lazım; üniversite hocalarımız der ki; Ülkemizde, acaba, kaçak olarak kazılmamış bir nekropol ( antik dönem mezarlığı ) var mıdır, derseniz....maalesef demek durumundayız.

Öneriyorum;
Bükemediğin eli öpecen arkadaş.
8 hırsızı bulup devlet şeref madalyası verelim.
Koca devletin yüzyıllardır yapamadığını başarmışlar.
Hem bulmuş, hem neticeye ulaşmışlar.
DVD'mize de bir sidi takalım; fincanı taştan oyarlar balam.... desin dursun.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Herkesin ölümü, kendi kıyameti

Her telefon görüşmende dahi ödediğin deprem vergisi ön adlı vergi toplamı 30 milyar TL olmuş, “Ne yaptınız?” diye hesap soramıyorsun,
Dünya Bankası’ndan hibe alınan 4 milyar dolar harcanarak yapılan konutlar, tüm depremzedelere geri ödemeli olarak satılıyor, ses çıkarmıyorsun,
1 Eylül 1999’da Televole’ye reyting rekoru kırdırıyorsun, gayet memnunsun hayatından,
Hüzün edebiyatı yapıp acıklı acıklı şiirler, çalıştaylar, anma etkinlikleri falan düzenlemekten de utanmıyorsun nasılsa,
Kaçak yapılar yapmaya devam edip, memurun, işçinin cebine sıkıştırdığın haram paranla zırt diye standarda uygun raporu almayı da biliyorsun,
Açılan 2100 davanın 1800’ü Rahşan affıyla, kalanı da zaman aşımıyla hasıraltı olup, hiçbir tanesinde müteahhide falan filan ceza çıkmıyor, “bana ne!” diyorsun,
Teknoloji, ilim, bilim ne kadar uzaksa sana hala tutmuş, karıcanın yönü, kurbağanın kaçışı, horozun stresi gibi üfürük şeylerle uğraşınca tatmin de oluyorsun,
Bal gibi biliyorsun ki sahil kesimleri fay hatlarına daha yakın. Buna rağmen ömrünü orda bir evin olsa diye çürütmüyor musun, çürütüyorsun,
“Yaw kardeşim, madem en riskli bölge de biricik donanmamız niye hala orda?” diye bir kerecik soru sormamışsın kimseye,
Ondan sonra da kalkmış “acımız taze” diyorsun.
Oysa Nasrettin Hoca’nın dediği gibi; herkesin ölümü kendi kıyameti. Kimse, kimseyi kandırmasın.
Akıldan yoksun tavukların bile madem deprem stresi ile uzun zaman yumurtlayamıyor,
Sende ki bu vurdumduymazlığın adı ne efendi?

10 Ağustos 2010 Salı

Dilek

Rahmetli anneannem derdi ki;
"Günah işlemenin tek güzel yanı tövbe etmektir."
Tövbelerinizin bol olacağı bir ramazan ayı diliyorum.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Prison Break

Prison Break
Aşağıdaki diyalog, hapishane doktoru Sara Tancredi ile Micheal Scofield arasında geçer. Ecece'ye göre anlamlıdır bu diyalog ve bu sebeple paylaşılmalıdır dostlarla.
....

Michael Scofield: Çiçekleri atmışsın.
Sara: Dediğim gibi ömürleri kısa.
Michael Scofield: Bence henüz ölmemişler.
Sara: Ömürleri kısa olan şeylere bağlanmayı sevmem.
Michael Scofield: Neden bu kadar karamsarsın?
Sara: Ya karamsarlık vardır, ya gerçekçilik.
Michael Scofield: İyimserlik de var. Ayrıca umut var, inanç var…

Ya sen!
Nerdesin? Var mısın? Yok musun?

4 Ağustos 2010 Çarşamba

AnKARA

Pazartesi, salı görevli olarak Ankaradaydım. İşler iş anlamında çok yolunda gitti ama günler hiç güzel geçmedi buna rağmen.
Bi kere; iki günde en az 10 kez taksiye bindim, hava 41 derece idi. Ve tüm taksiler klimalı olmasına rağmen hepsi kapalı idi. Dayanamadım tabi, her zamanki kibarlığımla :-) ve hepsine aynı soruyu sordum;
-Rica etsem klimayı açar mısınız?
Cevaplar çok değişikti. Ve hepsi beni ayrı ayrı bir dumur alemine sürükledi.
1- Niye noldu ki bayan? Pencereler yetmmyo mu, bak ne güzel esiyü.
( N'olucak ayol, hava 41 derece, gazeteler ve televizyonlar bangır bangır Ankara yıllardır böyle sıcak görmedi diye yazıyo, yetmiyo uleyn yetmiyo işte, var mı ötesi?)
2- Bayan, bende boyun fıtığı var bilun mu, hastalanıyom, bak ama pencereden püfür püfür geliyu.
( O kadar hastaysan yapmıyacan bu işi o zaman, bak mesela hamamda tellaklık yapabilirsin iyi gelir sıcak sıcak mesela, ayrıca senin boynun iyileşsin diye ben mecbur muyum kalp krizi geçirecek gibi olmaya?)
3- Az ilerde durcaz ya hanfendi o zaman açarız ya dert diil ( durmakla ne ilgi kuruyo bilmem ama defalarca söylememe rağmen açılmadı o klima)
4- Ben de daha bugün farkettim gazı kaçmış klimanın,
( Ba ba ba ba ba. Aynada alnıma baktım ben bi yazı göremedim ama şöför efendi -nası da yutturdum demediyese kellemi veriririm.)
5- Yeni çalıştığı için zati sıcak üflicek, daha çok terlersiniz apla.
( Hayatımızda ilk defa bir taksiye bindiğimiz için, beni almadan önce sanki güneşin evinden gelmiş gibi, kendini bu kadar akıllı sanan aptallarla bir şekilde muhatap olduğum için kahrettim kadere, sen kimi kandırıyon Allahın akıllısı?)
aman yazamayacam vallahi, yazdıkça sinir oluyorum yeniden.
Ve bir tanesi hariç, olağanüstü kabalardı. Ben gibi biri beşinci kez ısrar etmeye tırstım vallahi.
Velhasılı merak ettim.
Taksi ücretleri mesela İstanbul gibi ucuz falan asla değil, araçların da hepsi klimalı olmasına rağmen, klima çalışıyor diye accık artacak mazot sarfiyatı için mi bu pislik?
Sen taksicilik yapıyorsan, o aracı da bu sebeple almış isen, müşterin de ısrarla istiyorsa ne demek zıtlaşıp klima açmamak?
Başkent gibi bir memlekette, ne biliyim mesela hiçbir bakanın eşi dostu falan da aynı muameleye maruz kalmıyor mu kardeşim, farkedilmeyecek gibi bir kabalık değil ki. Yok mu bunları düzeltecek mercii kimse oraya duyuran?
Acaba toplu taşımayı değil de taksiyi seçiyorsam, şıpır şıpır terleyip, daha gideceğim yere gidemeden cımcık su olup rezil-i rüsva olmayı tercih etmiyorsam bu acayip bir lüks mü? Babanın hayrına götürüyo değilsin ki beni.
Özetle,
Başkentin taksicileri başta olmak üzere esnafı beni büyük bir hayâl kırıklığına uğrattı. Git doğu diye beğenmediğin, küçümsediğin herhangi bir yere bak bakalım saygıda kusur eden oluyor mu esnaftan? Bu ne şımarıklık, bu ne medeniyetsizlik!
Derken gitmeden önce -yer bulduğuma çok da sevinerek üstelik- Başkent Öğretmenevinden yer ayırttığım için bir gece orada konakladım. Geçmişten hatırladığım şey öğretmenevinin ciddi güzel bir otel konforunda olduğu idi. Aman Allahım! Nasıl öyle hatırlıyormuşum dehşete düştüm. Odada klima falan yok bi kere. Ayrıca başka türlü bir havalandırma sistemi de yok. Bi dandik fancoil kendini bile soğutmaktan aciz şekilde kamyon gürültüsüyle çalışıyor zmma velakin zerre kadar bir soğutma işi hak getire. (Oda no:920) Acaba arızalı mı falan diye resepsiyonu aradım, yok dediler. Odadaki telefonda oda servisi dahil elvani çeşit hizmet numarası var ama nereyi arasanız boş, hiçbir yer cevap vermiyor resepsiyon haricinde.
Cayır cayır yanıyorum nasılsa diye hararet keser savıyla odaya bir fincan çay isteyeceğim "inip aşağıda için" dediler.
Ücreti ise -kamuya diğer misafirhaneler vs 25 ytl civarında iken üstelik- 50 ytl. Yani herhangi bir kamu misafirhanesinin iki katı da para ödüyorsunuz.
Sabaha kadar gözümü kırpmadım, yorgun ve kızgın bir gün ile daha yorgun ve daha kızgın bir geceyi azap gibi yaşadım.
Ne yani bu mu Ankara?
Koskoca başkent olacak bir de.
Şaşırdım, şaşırdım, şaşırdım işte.
Demeyin bana İstanbul, İzmir vs. çok mu farklı diye. Evet çok farklı, ayda 4-5 gün çeşitli illere giden biri olarak söylüyorum bunu, bu kadar kabalık, bu kadar kendinizi rahatsız hissedeceğiniz hiçbir yer yok.
Anladım tabi hemen. Üst düzey bürokratların makamları Ankara iken niye Ankara'dan fazla İstanbul'da kaldıklarını.

Neyse döndüm eziyet aleminden.
İş bitti çok şükür ama inanın ben de bittim.
Neyse şimdi cennetteyim, evimdeyim, memleketimdeyim, mutluyum.
Bir daha Ankara görevi almamak konusunda da talihime duacıyım.

(Not: Ecehan "istisnalar kaideyi bozmaz" kuralını saklı tutarak döktü içini.)