29 Haziran 2010 Salı

Maş/a/llah

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dün Ankara TED Koleji’nden mezun olan küçük oğlu Mehmet Emre Gül (19), ABD’de girdiği sınavlarda üstün başarı göstererek(800 üzerinden 800 puan alarak) dünyaca ünlü Harvard Üniversitesi’nde eğitim görme hakkı kazandı.

Maş/a/llah, başka ne denir?
Malum bende de iki kız var. Şimdik;
1- "Benim evlatlarıma da Mehmet Emre misali akıl, zekâ ver Allahım! Elif de burs kazansın Harvırd'a gitsin güzel Allahım!" diye mi yalvarsam,
2- "Allahım kocamı tez zamanda Cumhurbaşkanı yap bi zahmet!" diye mi yalvarsam amaca en kısa yoldan ulaşmış olurum diye aklımdan geçmedi değil.
Ama şu bir gerçek ki;
1.şekilde dua etsem ve Allah da kabul etse, ben muhtemelen Elif'e uçak biletini bile zar zor alırım.
2.şekil içinse "gene densiz densiz konuşmaya başladın ha a kulum!" diye yukardan bi şaplak yiycem zannediyorum.
Resme bak ayol, maş/a/llah çocuğun futbol sahasındaki hali bile ne kadar zeki görünüyo, şöyle en kurtlar vadisi tarafından ne güzel rugan ayakkabılı parlak parlak.
Nerde Mehmet Emre, nerde bizim zekiler, heheydehehey!


Allah bağışlasın!
Ezcümle,
"Sahip(!) olamadığımız herşey ile mutlu olmayı dedelerimizden öğrendik. Sorun yok Allahım bak sen işine."

24 Haziran 2010 Perşembe

23 Haziran 2010 Çarşamba

Bayrağım...

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü

Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü
Işık ışık dalga dalga bayrağım
Senin destanını duydum senin destanını yazacağım
Sana benim gözümle bakmıyanın mezarını kazacagım
Seni selamlamadan uçan kusun yuvasını bozacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku ne keder
Gölgende banada yer ver
Sabah olmasın,günler doğmasın ne çıkar
Yurda Ay yıldızının ışığı yeter.
Şavaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
Gölgene sığındık.
Şimdi süzgün,rüzgarlarda dalgalı
Barışın güvercini savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim
Senin altında doğdum,senin dibinde öleceğim.
Tarihim,şerefim,şiirim herşeyim
Yeryüzünde yer beğen
Nereye dikilmek istersen söyle
Seni oraya dikeyim.

Arif Nihat ASYA

22 Haziran 2010 Salı

Özeleştiri

Rabbim,
Kendisinden yaşca büyük olduklarımın -annesi- olmadığımı,
Kendisinden yaşca küçük olduklarımın -Güzin Ablası- olmadığımı,
Kendisiyle uzaktan yakından ilgim olmadığı halde -vatan millet Sakarya- diyen halet-i ruhiyemin sağlıklı bir hâl olmadığını,
Ve,
Dünyayı benim kurtaramayacak olduğumu,
Bana bir şekilde izah et!

Dikilitaş

Çok anlamlıydı çoookk!
Başbakan Gediktepe'ye gitmiş, Genelkurmay Başkanı ile siperin içine çömelmişler. Başbuğ sık sık "efendim lütfen başınızı eğin" diye hatırlatıyor Başbakan'a.
Bundan önceki yazımda bahsettiğim bordo bereli kahramanları da nihayet gördüm bu olayda. Başbakan'ın ardında onu koruyorlardı.

Orada biri daha vardı.
Gaziantepli bir bakkalın oğlu.
Terhisine 60 gün kalmış.
En son 5 ay önce görmüş ana babasını, özlem son safhada muhtemelen.
Aynı baskında (bunu söylemeye de yazmaya da utanıyorum ama durum maalesef bu) yaralanmış, artık o bir Gazi.
Volkan Demir.
Karşısında Başbakan ve Genelkurmay Başkanı var. Çakı gibi selamını çakıp, oldukça da vakur, diyor ki;
"Lütfen beni o tepeye gönderin, arkadaşlarımın şehit olduğu yerde dikili taş olmaya razıyım"


Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.


&?&!&?


Askerimizi severiz.
Biz onlara, onlar bize can kurban ederiz.
Sorgulamayız, laf ettirmeyiz, sorgulayanlara iki cihanı dar ederiz -lafla da olsa-
Amma lakin;

Tarih: 16.12.2007
Genelkurmay Başkanı, Büyükanıt.
İlk sınır ötesi hava harekatının ardından diyor ki;
 "PKK artık ayağını denk alsın. Unutmasın ki bizim için PKK"nın oradaki kampları ve hareketleri BBG evi gibidir"
Sorgulamadık, inandık, gurur duyduk, göğsümüz kabardı.

Tarih: 21.06.2010
Genelkurmay Başkanı, Başbuğ.
Son baskından sonra diyor ki;
"Bölgeyi BBG evi gibi izlemek teknik olarak imkânsız"
Sorgulamaya başladık. Şaşkın ve üzgünüz.
"Tek başına yürüyen bir teröristin görüntüsü ve teröristlerin ayak izleri gibi en ince ayrıntıların bile net olarak saptandığı ve izlendiğini" aynı Genelkurmay açıkladığı için, mehmetçiğin keklik gibi avlanmasını (ifade için üzgünüm ama doğrusu bu) sindiremedik, sindiremiyoruz.


Biri ya da birçokları bize yalan söylüyor.
Şimdi bir de bunu sindiremiyoruz;
BBG Evi zafiyetini.
Olsun. Sen yine de;
Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak.

21 Haziran 2010 Pazartesi

19 Haziran 2010 Cumartesi

Yine asker ölmüş diyolar doğru mu yağğ?

Sanırım önceki akşam Star Haber'de Uğur Dündar açıklıyordu ki son bir buçuk ayda 37 şehit vermişiz.
Aynı akşam Şehit Uzman Çavuş Mehmet Tez'in babası Rasim Tez acısının derinliğiyle daha önce bizzat oralarda askerlik yapan pekçok kişiden duyduğumuz inanılmaz ama gerçek açıklamalar yapıyordu.
En vurucu an şuydu benim için;
“Bu kan ne zaman duracak. Oğlumla konuştuğumda bana ‘Baba teröristlerin etrafını sarıyoruz. Ama onlar bize ateş ederken bize ‘vur emri’ vermiyorlar’ dedi. Neden onlar ateş ederken bizim çocuklarımız cevap veremiyor”
Mermimiz mi yok?
Silahımız mı yok?
Cesaretimiz mi yok?
Bunların hepsi var biliriz oysa ki. Öyleyse o zaman, ne bileyim bir neden olmalı ve ben bunu öğrenerek rahat etmeliiyim hiç değilse bir parçacık.
Aynı ifadeyi halamın oğlundan, birlikte çalıştığım iş arkadaşımdan da neredeyse aynı kelimelerle önceden beri duyuyordum zaten.
"Vur emri ne zaman verilir?"
Cahilliğimi bağışlayın, haliyle askerlikte yapmadım bu yüzden bu sorunun cevabını ne ben biliyorum ne de şehidin babası.
Ve hani biliyoruz ki, TSK bünyesinde Özel Harekât Timi, Jandarma Özel Harekât Birlikleri, Bordo Bereliler vs gibi savaş sanatında uzmanlaşmış askerlerimiz var.
Hatta 2004 yılında tüm dünyadaki özel birlikler arasında 1.olmuş bir ekip bu.
Yıllardır "bir avuç çapulcu" dediğiniz teröristlerle neden onlar gibi kartallar değil de; benim, senin komşunun hayatında tüfek, silah görmemiş 18 yaşındaki süt kuzusu oğlu savaşır ki?
Bilen varsa anlatsın bana.
Rasim Tez konuşurken kendimi tutamayıp ağladığım da bir arkadaşım aradı. Ağlak sesimi duyunca meraklandı ve nedenini benden duyunca "şükret ki oğlun yok kızın var, sen hiçbir zaman bu acıyı yaşamazsın şükret işte" dedi.
Cevap bile veremedim.
"Ne farkeder ki, ha oğlan, ha kız!" diyemedim.
Pınar'ın(Akdağ) annesi de sevinmiş miydi acaba "iyi ki kız da askere gitmiyor?" diye?
Üstelik ben doğurmadım ama Arda var, Ahmet Şadi var, Kerem var, var da var yani anasıymış gibi düşünesim gelen...
Ve gece 02:00.
Yine Şemdinli'de 8 evladımız şehit, 14'ü de yaralı.
Onlar sadece askerdi. Ne özel harekâtçı ne de bordo bereliydi, onlar sadece askerdi.
Ve aynı gecenin gündüzü 14:00.
Yine Şemdinli ve yine mayına basan 2 evlat şehit, 2 evlatta ağır yaralı.
Ve onlar da sadece askerlerdi.
Peki bu durumda biz neyiz?
Peki hani nerde açılım maçılım?
Bak dostum,
açılım dediğin şey İstanbul'un lüküs otellerinde, meşhur Cemiyet hayatının(!) sosyetelerine,
açılım dediğin şey İstanbul'un lüküs kamaralarında hayatlarında bir kez askerin ardında durmamış sanatçı(!) camiasına,
açılım dediğin şey İstanbul'un kalburüstü salonlarında spor dünyasının medyatiklerine boş boş konuşmaktan geçmiyor demek ki!
açılım dediğin şey şehit ailelerini toplayıp "Allah Allah!" edasıyla, metanet dilemek, onlara "bir oğlum daha var o da şehit olsun bu vatana!" dedirtmek değil anlaşılan.
açılım dediğin şey, satın aldığın kalemşörlere "yastayız ama kardeşlik çalışmalarımız aralıksız sürecek!" diye nutuk atmak hiç değil.
açılım dediğin şey, öyle başsağlığı telgraflarıyla savuşturulabilecek ve böylece kararlılık gösterilmiş olunacak türünden bir oyun hiç değil.
Dayanılır gibi değil ve hücrelerimin acı çektiğini hissediyorum.
Güvensizliğin at nalı koştuğu ülkemin maruz bırakıldığı bu duruma acıyorum.
İşin tuhafı bir de, "ayyy vallağ çok üzücü yağğğ, yine asker ölmüş diyolar doğru diğğmi yağğğ aman çok yıkılıyorum vallağ ayol bu ne şekerim, ay canım yağ aklıma geldi vallağ dur soriym sana, senin güneş kremin kaç faktör?" (dün akşam süpermarkette geçen iki sanatçı(!) konuşmasıydı bu)
diyen şebeleklere çok daha acıyorum.
İşte böyle Rasim Baba. Sen oğlunu toprağa verdin, dürüstçe sordun ama "vur emri" ni  veren verdi, o da Üsküdar'ı geçti maalesef.
Daha doğrusu ben artık neye, neden daha fazla acımam lazım çıkamıyorum işin içinden.
Başımız sağolsun tek tesellim 12 hayvanın da gebermiş olması. "Hayvan" dediğim için hayvanlardan özür dileyerek, daha fazla yazamayacağım.
Ama biz yine de "metanetli" olalım değil mi? Zaten başka ne halta yarıyoruz ki?

14 Haziran 2010 Pazartesi

Ne adam oluyoruz ne de madam!

ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan üniversite sınavında yanlış verilmesine en çok şaşırdığı soruyu açıklayarak eğitim sistemimizdeki içler acısı halimizi de ortaya koymuş oldu...(kaynak:hürriyet)
Soru: 80 - (12 + 3 + 8) = ?

Ve 600.000 öğrenci cevap verememiş.
Hayret ki ne hayret di mi? Hani insanın aklına "yaw bu çocuklar 11-12 yıl elim elim öpelek mi oynadılar ki okulda?" falan gibi milyonlarca soru gelmiyo diğil.
İşin daha da ilginci, bu olay karşısında ÖSYM Başkanı Yarımağan endişeye düşmüş.
Şimdiiiii....
N'apalım?
Oturup eğitim sistemini mi yargılayalım?
Yoksa, çocukları mı?
Yoksa "hepimiz kendimizi yargılayalım elbirliğiyle düzeltelim" falan filan gibi beylik laflar edip durumu kurtardık mı sanalım?
Yoksa..., yoksa ne Allahaşkına?
Yok yok, ümitsizliğe kapılmayın siz. Yarımağan fevri davranıyor endişe ederek.
Memlekette,
Tarım'ı
Hayvancılığı,
Madenciliği,
Sanayiyi bitme noktasına geldi şükür(!)
Eee nasıl olsa devletimiz de üniversite sayısını 130'lardan 200'lere çıkarmayı hedefliyor.
Sıkılmayın, n'olcek ayol? Artıkın 80 - (12 + 3 + 8) = ? sorusu ilkokul 3'te değil üniversitede öğretilir olur biter.
Düşünsene, öyle olsa n'olur?
Elini çarptığın adam akademisyon çıkar, çiftçi olmayı hayal ettiğin halde bir de bakmışsın pat diyene cumhurbaşkanı olmuşsun. Bi de bakmışsın senin komşunun üniversitedeki  kızı, senin 2.sınıfta olupta 57, 57 diye cevap veren kızına bi nanik, bi çelmeyle först leydi olmuş, senin ki sürünüyo...
Onunçün; Evvela endişeye mahâl yok!
600.000 öğrencinin değil daha fazlasının çözememesi lazım gelir ki; aydınlık(!) günlere çıkalım.
Bundan sebep ben;
1983'lerde 170 adet, bugün alt tarafı 4.000 adetcik olan dershane sayısının biçabucak 10.000'e,
1983'lerde 34 adet, bugün alt tarafı 140 adet olan üniversite sayısının da biçabucak 10.000'e çıkarılmasını istiyorum.
Gerekiyorsa Nato, Kore, Çin, Rus mus farketmez bilumum "Allah Allah" nidalarıyla kopup yetiştiğimiz tüm ecnebiler falan bize yardım etsin.
Mesela, Pensilvanya'dan filan böyük adamlar gelsin ve eğitimde kalite dediğimiz şeyin dershane, üniversite sayısından geçtiğini gerektiğinde balyozla kafamıza vurarak öğretsinler bize.
Yoksa, yoksa adam madam olacağımız yok bizim.
İmza: Aydınlık(!) günler için, tavan yapmış duygulara sahip bir veli.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Tersim, mersim, mersin, mers. Mersiz, mersiniz, mersler.

Son bir aydır boğaz ağrısı, bol bagamlı -ama asla çıkmayı başaramayan- öskürük, travesti ayarında bir ses üçlüsünden oluşan bir sadakayla yaşıyorum. (Kime hastayım desen "e n'apcan o da sağlığın sadakası, geçer geçerrr" şeklinde filozofik olduklarını sandıkları saçma sapan gıdı gıdılarla beni güya morellendirmeye çalışıyorlar da, ondan diyom sadaka diye)
Bu süre zarfında teşhis: faranjitti ve ben 3 değişik antibiyotik bitirdim. "Çok öksürüyorum" dedim birer ilaç dayadılar içtikçe canım vıccırığım daha da çıktı öskürükten. Baktım olcek gibi diğil gittim eczacıya "ben ekispekteron diğil harbi harbi öskürüğümü kescek bi lanet ilaç isteyom" dedim. Sinekod viğdiler en son. Epice oldum emme hepsi geçti mi? Yok ne gezer!
Bu arada ben aman ne ıhlamurlar, ne adaçayları, ne zencefil-tarçın-ballar, ne bilmem neler tüketmedim ki? Gırla gitti emme faydası oldu mu? Yoook ne gezer!
O sıcaklarda bi dene pencere açmadım buğulu buğulu oturdum, terledikçe üsbaş değiştirdim püri dikkat cıncık vazolarda sakladım kendimi de faydası oldu mu? Yok bre bacım gardaşım yoook ne gezer?
Üstüne üslük, karşıma ıkan herkes bir de "yaw Diloş hala sesin kısık yoksa başka bişiyin mi var?" diye gıcıklandırıcı sorular sormadı mı? Üffffffff depresyona girip nerdeyse bir uçak bileti alıp İstanbul'a gitcektim Boğaz'dan atlama serüveni içün.
Acayip bir hastalık serüveninin içindeykene olaya son noktayı sevgili tiroitlerim kodu.
Geçen sene haziran ayında memleketimizin çok saygın genel cerrah bir prufüsörü bağa "haşimoto tiroditi" tehisi kodu. Çok çinişi japonişi bir hastalık sanırsam didiysem de bağa "artıkın ölene kader levotiron kullencen, doz ayarlaması içunsa arasıra tahlil ettircen hormonlarını ona göre doz alcen" dediydi. Aylarnan kullandım o ilacı ve fakat kendimde hiç olmayan ilacı zamanında ve dozunda kullanma disiplinimden ötürü saatleri bir türlü tutturamama bahanesiyle de 4 aydır kullanaz olduydum ve içten içe de korkmaya başladıydım. Bi de bu iyi bi hastalıktı aslında manyak gibi yiyip kilo alırken "şişmanlamışsın" diyene "ya canım benim haşimatom var metabolizmam çalışmıyo ondan kilo alıyom yoğsa kuş kader yiyom" şeklinde kendimi savunabiliyodum.
Neysene;
Baktım hastahaneden çıkamayıpdurum barim dedim battı balık yan gitsin bir de hormon baktırıp ebemin duasını alıyım, viğdik kanı çıktı sonuç;
"Tiroitleriniz olması gereken gibi çalışıpduru"
Ben şok şok şoook.. Ulen hani ömür boyu ilaç kullancektim? Hani ömür boyu geçmezdi ve metabolizmam çalışmayacaktı?
"Sakın kırık mısın bacım hasta olmadığına mı üzülüyorsun?" dimeyin benim üzüntüm bundan hele de farancitimden sonra tıp dünyasına karşı geliştirmek zorunda kaldığım güvensizlik.
Düşünüpdurum günlerdir nihayet kararımı viğdim.
Eve gitcem, iş yapcam terleycem terleycem, elime buz gibi bir soda alıp, klimanın karşısına geçcem. Madem benim vücut A demelerine rağmen Z gibi çalışıyo e ben de hakkını veriyim o saman.
Önce biraz şarap içtim, ardından dondurma yimeye gittim iki top dondurmayı hakiki tavuk göğüsü datlısıynan afiyetnen yidim, Zeynebin odasını ele geçirip açtım camı sonuna kadar yattım uyudum.
Vallaha da billaha da ilk kez rahatcacık uyudum, sadece üç beş kez öskürerekten bu bi mucize.
Sabah aciyp bir enerciynen dopdoluydum aha şu anda Milastayım işim vardı onu hallediyom bi yandan.
Alem "terssin, merssin" filan derdi de accık inanmazdım.
Meğer öyle böyle diğilmişim harbiden ters çalışıyo bu vücut.
Şimdi sıra geldi rejim işine. Madem metobolizma yalanı atamıycam artık zayıflamak için kendime harika bir yime içme programı eylemem lazım.
Hadi bağa koleygessinnnnnnn.

10 Haziran 2010 Perşembe

Son söz

Kartal gibi doğup, tavuk gibi ö l m e y e c e ğ i m!
Herkese ve herşeye rağmen!
Direniyorum, direneceğim.
Direncimi kıranlara, bağışıklığımı azaltmak için sanki ant içmişler gibi davrananlara rağmen.
Bu kadar...

9 Haziran 2010 Çarşamba

Sığır

Yeterince sığırımız(!) yokmuş.
Yeterince ineğimiz(!) yokmuş.
İneği bilmem ama sığırdan bol ne var memlekette ayol?
Üstelik çok basit bir matematik hesapla;
10 milyon sığırımız varken et fiyatı 33 TL ise Macaristan'dan dikkat buyurun sadece 88 adet sığır geldi diye et nasıl 13 TL olacak bre babam?
"Yeterince sığır yok" öyle mi?
:-)))) Güldürmeyin beni.
Ciğeri 5 para etmez sığırdan geçilmiyor ortalık. 13 TL çok abartılı rakam.

2 Haziran 2010 Çarşamba

İneğ/e/i kurban

Güney Afrikalı bir profesör, bazı araştırmalar için Hindistan’a gider. Hintli meslektaşıyla yolculuk ederken tren, istasyon dışında bir yerde durur.

Bekleyiş uzayınca Güney Afrikalı sebebini sorar. Hintli meslektaşı “Sebebini bilmiyorum, ama gidip bir sorayım” der.
Döndüğünde “Merak edecek bir şey yok,” der. “Tren yoluna bir inek uzanmış, kalkınca yola devam edilecek.”
Bunun üzerine Güney Afrikalı profesör “Hayret, 20. yüzyılda hâlâ ineğe tapılabiliyor!” deyince Hintli profesör sorar:
“Peki, sizde hiç böyle şeyler yok mu?”
Güney Afrikalı önce, “Yok” derse de biraz düşününce beyninde şimşekler çakar ve ürpererek şu cevabı verir:
“Haklısın dostum, bizde de var. Hatta bizim durum sizden de kötü. Sizin inek birazdan kalkar, ama bizde öyle inekler var ki, yıllar geçse bile yine yerlerinden kalkmazlar.”
Hesap o hesap, gündem işte bu kadar basit aslında...
Zaman gelir ineğe kurban olunur, zaman gelir inek kurban edilir.