28 Nisan 2010 Çarşamba

Onur’uma…

İnsan ringde kalmayı, dayak yiye yiye öğreniyor.
Ama öyle bir an geliyor ki,
Dayak atanın da, dayak yiyenin de hiçbir önemi yok.
Sadece “an” önemli.
Yıllarca birçok arkadaşım tarafından suçlandım “asosyal” olmakla. Tüm zamanımı ya kitap okumak ya da yazmak için geçirdiğim için.
"Uslu bir kız ol bir kere de ya" diyenler oldu. İçmediğim, içemediğim için o yıllarda.
Oysa bunları yaparken ben mutluydum.
Hatta kendime göre "koç gibiydim"
Kimi zaman çok gönülden ve yürekten sosyal olmaya çalıştım, "hadi ortama ayak uydurayım" falan da dedim ama gördüm ki hep dayak yiyorum.
Ya da şöyle diyelim; ilk dayağı yemeden dayak atmıyorum.
Oysa hayat çok kısa bir serüven aslında.
Benim annem evladını kaybetti yıllar önce, yani ben de kardeşimi. Acının tarif edilemez boyutunu benim dünyada en sakındığım kişi-annem- nasıl yaşadı ben bilirim. Belki bu yüzdendi aslında “amaaannn boşver Ecehan” deyişlerim… Dayağa tenezzül etmeyişlerim… “Ciddiysen sonuna kadar varım, dalgaysan iyi sörf yaparım” deyişlerim…
Öyle umursamazlıklarım oldu ki; bana “karşı güçte bulunamıyorsun, çünkü güçsüzsün heralde” diyenler oldu, umrumda olmadılar ama beni değil benimle ilgili çevremdekileri etkilediler. Hoş..Yine umursamadım.
Dileyemedim insanoğlu için; "benim durumuma düşsün, benim acılarımı çeksin de anlasın beni" diyemedim.
Çektiğim acı ya da kırılmışlıkları kimsenin tahayyül etmesini beklemiyorum, beklemedim, beklemeyeceğim, çünkü edemezler…
Kardeşlerimin, arkadaşlarımın canını acıtanlara acımıyorum artık, değmiyorlar, bunu biliyorum.
Çocuklarım demiyorum çünkü onların önünde de hiç istemediğimiz birçok kötü olay olacaktır şüphesiz buna karşı koymak benim elimde değil. Zira ben, onların en kötü durumda nasıl sağlam olduklarını da görmek istiyorum. Emeklerimle dualarım bu yönde.

Sevgili Blogcular…
Buraya hiçbir zaman taşımadığım duyguları taşımadım. Ama ben mükemmel bir insan falan da değilim. Her zaman söylemişimdir, "ben ne melek ne de -hâşâ peygamberim-.
En az sizler kadar fırlama, en az sizler kadar normalim, en az sizler kadar sıradan, en az sizler kadar sıradışıyım.
Daha fazlasına soyunmuş mükemmel anne, mükemmel eş, mükemmel arkadaş, mükemmel kardeş falan olmak gibi bir kaygım yok hiçbir zaman.
Bunları niye yazıyorum? Bilmiyorum doğrusu!
Ben “benim ayranım da bazen ekşi” diyebilenler grubundayım diye bağırmak istiyorum sadece.
Bazen yaşadığınız her an’ın bir sonraki saniye sona erebilecek kadar size ait olmadığını haykırmak ve sadece sevgi büyütmenizi istediğim için beklide..
Belki de; kardeşimin ölüm günü olduğunu sandığım gün bugün. Mezar taşına asla bakamadığım anneme de soramadığım için… Herhalde 28.04.1978’di.
Sarılamadığım Onurum… Gözümün önünden hiç gitmedin, hiç gitmeyeceksin…
Ablan seni çooook seviyor.
Hadi gülümse bana…
Saat:23:52

Savaş; bir virgülle devam eder hayat!

Arkadaş desem hiç arkadaşlık etmedik ama çok sevdiğim arkadaşımın küçük kardeşi Savaş'a iki çift laf edesim var.
Muhtemelen okumayacak ama ben okumasını hatta beni sorgulamasını bile isterdim. Çünkü kıymetlimin kıymetlisi...
Neyse farzedelim ki Savaş okuyur;
Bak Savaş sana bir Temel fıkrası,

Temel nişanlisi Fadime ile fındık tarlalarını geziyormuş.
"Bak Fadime" demiş, "butun bu tarlalar benim. ama bir tanecik findik koparırsan, seni  oraya yatırırım ona gore."
 Bunu duyan Fadime' nin gözleri parlamış, hemen koşup bir tane findik kopartmış. Temel sözünün eri ya, fadimeyi fındık ağacının altına yatırmış.
Bu cezadan memnun kalan Fadime, üstünü başını toparlayıp, ayağa kalkar kalkmaz bir fındık daha kopartmış.
Temel bir kez daha .... Bir findik daha.....
Temel 5. findiktan sonra perişan ayağa kalkmış, bitkin bir halde Fadimeye dönüp; "bak Fadime " demiş eliyle tarlaları gostererek,
 "burdan sonrasi Fiskobirliğin"
Bak Savaşcım, inan bundan sonrası Fiskobirliğin, zira sen elinden geleni bırak bi tarafa gelmeyeni bile yaptın.
Bu direnç, "Fiskobirlik benim uleyn" demek için mi?
Başka anlam bulamıyoruz da...
Ve son söz Sevgili Savaş;
Senin için hayatta "nokta" olduğunu sananlara, olsalar olsalat ancak bir "virgül" olacaklarını anlatmalarının tam vaktidir.
Farzet ki; evet bir bilet almıştın ve uçuş saati değişti.
Ünlem!

Nihayet...

Evet hepinizin bildiği üzere yoğun ev arama telaşlarım sonunda gideceği yere götürdü beni.
Hoş daha anahtarları teslim almadım, sadece bir ön temizlik yapıyorum. Bu arada ev sahibim olan Hüseyin Öğretmen de yatak odasına yüklük ve camlara kapılara demir yaptırtıyor. Şimdilik pek anlayışlı görünüyor zira ben bunu öğretmen olup halden anlamasına veriyorum bir öğretmen çocuğu olarak. Umarım sonuna kadar böyle gider.
"Biraz kaparo vereyim" dedim, "estağfirullah, lütfen Ecehan Hanım hiç gerek yok" dedi.
"Ben sizin istediğiniz şeyleri bitirtip teslim ettiğimde normal kirayı yatırırsınız" da dedi.
Geçen perşembeden itibaren stresten uykuyu tamamen yitrmiştim. Gözüm dönüyordu ama hadi on beş dakika uyusam ya! Yok, nafileydi herşey.
Cuma günü Saadet "Atarax iç onunla uyursun" dedi. Daha önce kullanmamıştım ve hemen eczanemize telefon ettim gönderdiler sağolsunlar.
Yalnız ben, "nasılsa beni kesmez" diye iki büyük kaşık içtim.
Yarım saat geçti tık yok, bir saat geçti ehhhh, derken birbuçuk saat sonra küt diye devrilmişim.
Cumartesi günümü -hayatımı zindan eden- evsahibimizin annesinin (alt katta oturuyor da) çığlık ve bedduaları yer ile yeksan etti. Başladım ağlamaya ama nasıl fenayım! Yaşlı kadın diye cevap vermek istemiyorum ama kızlarıma beddua vererek başladığı için konuşmaya...Dayanamadım "sen can veremeyeceksin, çünkü vicdansızsın, çünkü gürültü yapıyorsunuz diye bize alenen yalan söylüyorsun" dedim...
Neyse, o ümitsiz günün ümitsiz telefon görüşmelerinden biriydi Hüseyin Öğretmen. Pazar için sözleşmiştik evi görmek için. Cumartesi akşam üzeri kendisi aradı "hadi şimdi bakalım" dedi.
Ev, gördüğüm anda benim olmuştu zaten.
Bir kere gene rutubet olacak hissediyorum amma velakin manzara müthiş.
Yorgunluktan canım çıkıyor iki gündür, işe de gitmiyorum izinliyim. Çok kısa bir zamanda bu taşınma işini bitirmem lazım zira işteki işlerim beni dövecek sonra.
Şaka bir yana,
Öyle çok iş var ki yapacak! Olsun ama hiç söylenmeden yapacağım gerçekten canımdan bezdirmişti beni alttaki kadın.
Çok yorgun ama mutluyum. Ne yaşayacağımı bilmesem de en azından "ne yaşamayacağımı" bildiğim bir eve taşınmak üzereyim.
Darısı herkesin başına.
Allah bir gün kökünü de verir belkim!

22 Nisan 2010 Perşembe

Bir 23 Nisan Yazısı

Ipod almıyorum kızlarıma.
İnternete sadece ödev maksatlı girebiliyorlar, o da kontrollü.
Çok istedikleri keman ve piyano kursuna da düzenli gönderemiyorum.
Öyle her istediği zaman sinemaya falan da takılamıyorlar.
Doğum günlerini barlarda kafelerde kutlamıyoruz.
Burgerking’e ayda bir kere o da ödül sisteminden faydalanırlarsa gidebiliyorlar.
Ellerinde birer cep telefonu da yok en fiyakalısından.
Ayrı ayrı odaları yok.
Akşam yemeklerimizi süslü masalarda yemiyoruz her daim.
Her akşam gelirken oyuncakçıya falan da uğramıyoruz.
Küçük kızım, büyük kızımın küçülen kıyafetleriyle büyüyor nerdeyse.
Belki 2 ayda bir yiyorlar cipsi.
Kola zaten yassak.
Beşer çift ya da rengârenk ayakkabıları yok kallavisinden. Birer tane en ortopediğinden var sadece.

Komünist bir rejim uygulamadığımı düşünmeyin sakın evde.
Herşeyden azar azar.
Ve onlar inanın aslında “şu anda sahip olamadıkları” şeyler için çok mutlular.
Çünkü bir gün onlara sahip olabilmek adına kuruyorlar hayallerini.
Ve bu, onların en büyük yaşama sevinçleri,
Ve bu, onların hayata tutunabilmek, derslerinde çok başarılı olabilmek adına aldıkları en büyük doping.
Ve bu, onların yarınlarını bayram yapacak en büyük umut.

Hayâlsiz kalmamaları için dua ettiğim tüm çocuklarımızın bayramını kutluyorum.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Ben bilmem beyim bilir

Devletin herhangi bir bakanına kendi bakanlığıyla ilgili birşey soruyorsun; Başbakan bilir diyor.
Belediyedeki herhangi bir müdüre kendi müdürlüğüyle ilgili birşey soruyorsun; Başkan bilir diyor.
Herhangi bir evdeki kadına kendi eviyle ilgili birşey soruyorsun; Beyim bilir diyor.
Herhangi bir öğretmene kendi öğrencisiyle ilgili birşey soruyorsun; Müdür bilir diyor.
Sanki herkes, aslında sorumluluğunu taşıdığı işle ilgili bir türlü vermesi gereken kararı veremiyor.
O koltukta olmalarının anlamını şaşırtır derecede hem de.
Bu korku neden?
Sahi biz demokrat Türkiye Cumhuriyetinde yaşıyoruz değil mi?
Ne bileyim bana herşey padişahlığı hatırlatır oldu.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Yanılgı

Kendi düşen ağlamaz dediklerinde,

Yanılıyorlardı.
Bence asıl soyluluk,
Kendi düş/tüğ/ünde ağlayabilmekti...
Ayıp değildi,
Günah hiç değil,
Hele bedeli kendi içinde saklıysa,
Ağlamak güzeldi...
Hiç değilse, ölmedin yaşıyorsun demekti.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Ev sahibi halleri

Çok yorgunum lakin yazmadan geçemedim.
Ev aramaya devamdı tabi bugün...
Bugün -eh fena değilmiş diyebileceğim evin sahibiyle aramda geçen konuşma; (bilmiyorum ki Tanrı yazayım diye mi çıkarıyor tüm eblekleri karşıma?)
-Bekâr mısınız?
-Yok hayır, aileyiz biz. 2+2
-Ben pek öyle düşünmemiştim aslında.
-Nasıl anlamadım?
-Aileyim deyince yani.
-E tamam işte evinizi bir ailenin tutacak olması iyi bişey değil midir?
-Yok ben bekâr bir bayan tutsun diye düşünüyordum da.
-Niye evlenme mi teklif edecektiniz?
-Yoooo,
-Tövbe tövbe...(gerisini yazamayacam ama tahmin edin artık ben neler söyleyiverdim adam görünen kazmaya)

16 Nisan 2010 Cuma

Kiracı olmak

Ne zor şeymiş şu kiracılık ya Hu!
Haldır haldır ev arıyorum. Dolu boş ev var. Lakin çok az bulunmakla birlikte 90-120 m2 arası evlerin hepsi eski ev, birçoğu vallahi gecekondu desem ne dediğimi anlarsınız. Yenilerin hepsi de en çok 60 m2, yazlıkçı mantığıyla yapılmış.
Ama kiralar 1.000-2.000 arasında.
Bu fiyata manzara, şu, bu hiçbir lüks dahil değil.
Sadece iki çocuklu 4 kişilik bir ailenin yaşaması için asgarinin altında diyebileceğiniz şartlardaki evlerin fiyatı bu.
Bir yandan 2 yıldır belimizi kıran krizler,
Bir yandan malûm maaşlar.
Bir yandan 10 yıldır kirada oturduğum evin rutubetinin çocuklarımı hasta edecek boyuta gelmesi.
Bir yandan ev sahiplerinin insafsızca savurdukları istekleri.
Bir yandan çocuklarımın okulu ve işlerimiz dolayısıyla merkeze yakın olmak gerekliliği.
Bir yandan en zor durumda bile kirayı ödeyebilir olupta ev sahibine mahcup olmama endişesi.
Bir yandan nerdeyse ayaklarını kucağına alıp geziyorken hiç mutlu edemediğin alt katındakin, üst katındakin derken.
Üstüne üslük söylemesi ayıp evde iki mühendis diploması varken.
Kafayı tırlatmamak üzere çok yoğun bir uğraş vermekteyim blog.
Annemler, kardeşlerim, arkadaşlarım, akrabalarım başka şehirlerde yaşadıkları 140 m2'den az olmayan evlerine "minnacık" derken hem de.
Çok zor şeymiş bu kiracılık...
Birkaç gün önce, 85 m2 evi için(ona da balkonu ve merdiven boşluğunu dahil ederek 85 m2 diye iddia ediyor) kirayı 1.750 TL'cık olarak belirleyen bir ev sahibi(zerre akıl sahibi olmayıp, yatacak yeri de olmayan bence o ayrı da) ile aramda geçen konuşma;
-Bu kira, bu ev için çok fazla değil mi?
-E burası Bodrum.
-Evet Bodrum'da, ben tatile gelmedim ve sezonluk tutmuyorum evi. 12 ay boyunca düzenli olarak geliriniz olacak sizin de.
-E mutfaktan deniz görünüyor manzaralı bu ev tabi.(Zannedersin denize nâzır, dama çıkarsan he görüyo bi parça su)
-Duvarlar kireç badana, mutfak eski ahşap dolaplı hani bakımlı da görünmüyor ya; bakın şimdi, bu ev için size 1.750 TL kirayı hiç zorlanmadan ödeyecek birinin aylık gelirinin ne kadar olması gerek?
-Nasıl yani, ne alakası var bayan?
-Şöyle alakası var("dana" demek isterdim kendisine ama) aylık bütçesi en az 7.000-8.000 TL olmalı ki, kiracınız size sektirmeden kirasını ödesin. Memlekette bu geliri düzenli olarak sağlayan mesela doktorsa diyelim, o da zaten kendi evini alır kiraya gelip oturmaz. Ya da ne bileyim 200 milyar kredi çekip 2.000 TL'da kredi taksiti öder evinde oturur kira derdi çekmez. Haksız mıyım?
-Ben Allah değilim bayan. Hak dağıtmaya da gelmedim dünyaya. Anlattıklarından ne mi anladım?
-?
-Bana senin gibi hesap kitap yapamayan biri lazım.
-E iyi de, o da hesapsız ve kitapsız olursa sizin gibi, sizin kiralar 3 ay ödenir sonra da siz de mağdur ev sahipleri(!) arasına katılmaz mısınız?
-Beni çok yordunuz siz başka ev bakın zaten.
-Ya ne zannettiydiniz zaten? Evinizi ben zaten tutmam da bir dahaki kiracı adayınıza belki insaf edersiniz diye anlattım ben bunları.
-Alemin hakkını aramak sana mı düştü?
-Nasıl yani ya?
..derken devreye sinirle eşim girdi tabi. Eve dönene kadar bir yandan bana, bir yandan adama kızdı durdu.
Sonuç: Yorgunum.

15 Nisan 2010 Perşembe

Tıpkı sen, tıpkı ben gibi…

On yedisindeydim.
Yeni bir kitabın ilk sayfalarıydı okumaya başladığım.
Sonra sen geldin.
Okumaya birlikte devam etmeye karar verdik.
Aslında sen okuyalım dedin, ben tamam dedim.
Yaş on yediydi ama hayaller kocamandı.
Varsın, olsun dedik birlikte.
Sonra, önemli yerlerin altını birlikte başladık çizmeye.
Aslında sen çizdin, ben tamam dedim.
Beğenmedik satırları, yeniden yazdık kimi zaman.
Derken,
O ilk kitabı rafa kaldırdık.
Aslında sen kaldırdın, ben tamam dedim.
Benim ilk kitabımdı o, hiç unutmadım.
Sonra,
Dolabın kapıları da kapandı.
Bazen birkaç damla tuzlu suyla,
Bazen minicik bir tebessümle,
Temizledim, tozlanmasın diye kapıları.
Çok az zaman dilimlerinde araladık bazen kapıyı.
Birlikte yazdığımız kitabımızdan birkaç satır okuduk.
Bazen özet çıkardık okuduklarımızdan, bazen ders.
Aslında sen çıkardın, ben tamam dedim.
Hiçbir zaman son cümleyi yazamadığımız,
Sonu yok dediğimiz kitabımızı,
Ne sattık, ne kiraladık ne de karaladık.
Sadece sakladık.
“Bırak tek suçumuz bu olsun yar” dedim.
Sırf yalan diller okumasın diye,
Okusalar da zaten anlamayacaklar anlayamayacaklar diye,
Hâlâ dolapta saklamaktayım.
Aslında sen sakladın, ben tamam dedim.
Bilirim;
Ne eski,
Ne yeni,
Ne ilk,
Ne son,
Bir buruk aşk masalı benimkisi.
Bazen sesiz bir ırmak,
Bazen yanardağ misali.
Tıpkı ben gibi,
Tıpkı sen gibi,
Aslında sen, yani tam ben gibi.
Ama bir türlü “biz” olamayan.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Ocağa mum, yaygaraya prim, memur açığa, terörist meclise

Anaların kınalı yavrularına pusu kurup öldürmek: İnsanî hak.
Pekeke’nin meşru olması için kalp piline rağmen savaşan Ahmet Türk’e yumruk sallamak: ırkçılık
Mayın: demokrasi
Millet tepkisi: faşizm

Yılmaz Özdil harikulade yazmış bugün hürriyet’te zaten, özetle diyor ki;
““İlk kez bir parti liderine saldırılıyor” yaygarası koparanlar!
Mesut Yılmaz’ın burnunu kırmadılar mı?
Demirel’e yumruk atılmadı mı?
Özal’a ateş edilmedi mi?
Ecevit’e İzmir’de kurşun sıkılmadı mı?
Normal midir: Hayır
Hayır da niye “ilk” deniyor?
Başbakan geçmiş olsun diye aramış Ahmet Türk’ü: ki aramalı...
Peki, Deniz Baykal’a niye geçmiş olsun yok?
Taş atmak, yumurta fırlatmak şiddete girmiyor mu? Light linç olur mu?
Samsun’da polisler açığa alındı: ki derhal alınmalı...
Van’dakiler niye yerinde duruyor hâlâ?
Kandil’den gelenlerle otobüsün üstüne çıkıp şehir turu atmadığı için mi suçludur Baykal?”
Diyorum ya, Özdil mükemmel anlatmış durumu.


Sonuç: Terörizmi meşrulaştırırsan açılım maçılım diye,
Yumruk nerden nereye iner belli olmazzzz!
Doğru mudur yumruk?: Vallahi değildir amma,
Eşkıyayı ülkeme hükümdar edeceğim diye debelenirseniz e valla kimseden de bu denli öfke kontrolü beklemeyin.
Ve dahi hukuk bile, “Ona göre başka, buna göre başka” işlerse ve bunlara bu kadar yüz verirseniz..…
Adamların vadesi gelse ölse, vallahi siz öldürdünüz der bunlar utanmadan.
İster misiniz 20 yıl sonra pekeke de soykırım iddiasıyla ocağımıza mum diksin?

12 Nisan 2010 Pazartesi

Keçeyi suya atmışlar çıkan yerini taşlıyorlar

"Açık kalp ameliyatı olduktan sonra göğüs kafesi dikilerek taburcu edilen Süleyman Zehir, ziyaret için gittiği İzmit'te tıp tarihinde bir ilkin yaşanmasına neden oldu. Kuvvetli bir şekilde öksüren Zehir'in akciğeri, göğüs kafesini yararak dışarıya fırladı.
Akciğerin göğüs kafesinden dışarıya fırlamasının tıp dünyası için bir ilk olduğunu belirten Dr. Sezai Çelik, fotoğrafladıkları olayın ABD'deki sağlık dergilerinde yayınlanacağını söyledi. Dr. Çelik, "Akciğerin göğüs kafesinden dışarı çıkması şu ana kadar yaptığımız araştırmalara göre dünya tıp literatüründe bir ilk. Göğüs kafesi açıldıktan sonra çok şiddetli öksürüklerle akciğerin yerinden dışarıya fırlamasını biz de ilk defa görüyoruz. Dünyada da yayınlanmış böyle bir bilgi yok. Biz bu olayı uluslararası bir makaleyle tıp dünyasına sunacağız. Tıp dünyası bu ilginç olayı değerlendirecek" ifadelerini kullandı."
(Kaynak:http://www.haberturk.com/saglik/haber/507240-oksurunce-akcigeri-gogsunden-firladi)

Al sana "bir Türk doktor tıp dünyasını sarstı" başlıklarından biri daha.
Hem kendi söküğünü dikeme sonra da bu muhteşem bir olaymış gibi fotoğrafları Amerika Tıp alemine sat.
Hani ne bileyim, olayı komik mi zanneder, yok bilime katkıda mı bulundum zanneder n'apar anlamadım gitti.
Bir akıl sağlığı yerinde doktorlar kaldı zannediyordum.
Tövbe estağfirullah...
Bunlar keçeyi suya atmış çıkan yerini taşlıyorlar.
Ayıptır, yazıktır, günahtır be ya!


Ölüler Uygarlığı

Yaşayan her şeye ilgisini kaybetti insanoğlu.

Memleket meseleleri, aile meseleleri, geçim derdi, borçlar, bataklar, intiharlar, aldatmacalar, ikiyüzlüler, adalet, eğitim ve daha sayamadığım elvani çeşit durumlar neticesinde, güven “dağ’a” kaçtı.
Uzaya gitsek n’olur?
Kimse yanındakine güvenmiyor.
Kimse yanındakini sevmiyor.
Kimse yanına kimseyi istemiyor.
Yükselmenin ana şartı, en yakınındakinin dibini oymaktan geçiyor.
Ve hal böyle olunca insanoğlu pek tabi ki;
Kayıp Mu’ya,
Kayıp Atlantis’e ilgisini artıyor.
Kendinden umudunu kesti insanoğlu.
"Güven, dağ’a kaçtı; sinemalarda...Hadi birki, birki, birki..."

8 Nisan 2010 Perşembe

Sevgi emek ister

Gönle ha lodostan esmiş, ha fırtına; yüreğime geldiği gibi yazar durur biriyim ben.
Lakin;
"Eleştirenler, takdir edenlerden daha çok yer ediyor bloğunuzda gibi geliyor yine bana, cam da kırılmış, keskinleşme de başlamış. Oysa "seni öldürmeye gelen, sende dirilmeli" birikimine de sahipken.
Son söz Yunus Misali olsun "Cümleler doğrudur, sen doğru isen, Doğruluk bulunmaz sen eğri isen"...
demiş; benim uzun aylardan beri önünde saygıyla eğileceğim, düşüncelerini keyifle okuduğum, anam babam gibi örnek diyeceğim Türk Öğretmen Orhan Karadoğan.
(http://orhankaradogan.blogspot.com/)
Haklı mı?
Evet... Hem de sonuna kadar.
Ortaya çıkan bu duruma benim "eksikliğim" diyebilirim belki rahatlıkla.
Çünkü ben, -bazı dostlar için öyle anlama gelmeyeceğini bilsem bile- başardığım şeyleri sözkonusu etmeyi hiç sevemedim.
Bu yüzden çok şey kaybetmedim mi?
:-) lakırdısını bile edemem çünkü benim dünyamda trilyonlar bazen nokta kadar bile değerli değiller. Lakırdısını etsem incitirim kendimi o da bana yazık olur.(Yalnız bakın halâ, ajitasyon gibi oluyor yazdıklarım. )
Mutluluklarım olmadı mı bu arada?
Tabiki oldu kişisel olarak.
Ancak kendimi sadece kişisel mutluluklarla mutlu etmeyi başarabilenlerden olamadım belki de.
Hergün şehit, hergün bin türlü muzurluk, hergün on bin türlü hıyanetlik olunca evlat yetiştirdiğim vatanda,
Hele de sözkonusu evlatlarımızın geleceğiyse;
Kusura bakmayın ama -genellikle- iç açıcı görmeyi başaramadım durumları.
Sanırım bu sebeplerden, genellikle hüzün ve kızgınlık aktardım sayfalarımdan.
Oysa ki;
Dostlarım beni en kötü zamanlarında özellikle ararlar, çünkü ben onlara mutlaka mutlu sebep bulurum facia dediklerinden.
Ne bileyim; hani atalar derler ya (teşbihte hata olmaz) kendi başını düzemeyen gelin başı düzermiş diye,
Misal o misal...
Oysa ki;
Asla umutsuz değilim gelecekten.
Bugün için tırmalamam ve yanlışları gözönüne serme gayretim de aslında bundan.
Lay lay lom değil benim yaşadığım hayat -maalesef-
Ama teşhisi doğru koyar ve ucundan ellerimizden geldiği kadar tutar isek, elbette dünya sandığımızdan da güzel.
Orhan Öğretmenim hep dediği gibi;
Sevgi emek ister. (Annemin bana ilk öğrettiği şeydir bu aynı zamanda)
SEVGİ EMEK İSTER...
Ve fakat sevgi; en çok kaybedildiği yerde değerlidir her nedense!
Hüzünlerim ve kızgınlıklarım için af dilemeyeceğim.
Ben buyum ve bu sayfadaki her satır da -herşeye rağmen- yüreğimden geçenler.
Keşke en kötüsü bile olsa herkes ama herkes kendini en az benim kadar ifade etse...
O zaman sorun kalır mıydı dünde, bugünde, yarında?

6 Nisan 2010 Salı

Sanal dostlarım

Sanal olmayan dostluklarda genellikle en az 1-0 yenilmişliğim vardır.
Hayatta hiç ama hiç kimseye, gol yemeden gol atmadım.
Bunların hepsi gerçektiler.
Güvendiğim dağlara yağan karlar da gerçektiler.
Şimdi diyorlar ki,
-Neden blog yazıyorsun, ne anlıyorsun o sanal alemden?
Vallahi bakın ben size bir şey söyleyeyim;
Öyle böyle değil hemde. Ne zaman bir derdim sıkıntım olsa yazdığım anda birçok o sanal dediğiniz dosttan çok anlamlı çözüm önerileri geldi, içimi ferahlattılar.
Ne zaman mutlu olsam, en beklentisizce yanımda onları buldum.
Hiçbir sanal dostumdan (ifademi hoşgörün lütfen) kazık yemedim.
Dolayısıyla;
Buradaki -sanal dedikleri- dostlarımı önemsediğim için beni eleştiren tüm dost ve akrabalara alenen duyururum;
Nasıl sizin yerinizi başkası dolduramazsa, buradaki dostlarımın yerini de siz dolduramazsınız.
Çünkü hepiniz ayrı ayrı özelsiniz.
Hiçbiriniz aynı kefede değilsiniz ve lütfen kefeleri benim yerime siz tartmakla uğraşmayın. Yorulursunuz ve beni de yorarsınız.
Nokta.

5 Nisan 2010 Pazartesi

İstek

Her sabah ilk işime bloggerdaki kumanda panelime bakarak başlıyorum. İzlediğim gönüldaşların yeni bir yazıları varsa bir sevindirik oluyorum anlatamam. Ne yazarlarsa yazsınlar illa yeni bir yazı görmek istiyor gözlerim. İşin tuhafı sanki ben  hergün yazıyormuşum gibi yazmayanlara kızıyorum birde.
Hafta sonları düzenli bakmamam dışında hergün okuyorum hepinizi. Bazılarına yorum yazamıyorum "bu lafın üstüne laf edemem" cinsinden.
Ya da, genellikle şiirlere yorum yazamıyorum falan.
Ya da da,inanın bazen yazdığınız bir cümleyi günlerce düşünüyorum benim sandığımdan çok daha fazla anlam yüklü olduğuna kanaat gelirsem filan.
Yani yazılarınızın altında sırf ismim çıksın hesabına yorum yazmaktan nefret ediyorum ve bu sebeple her yazınızda yorumum olmayabiliyor falan filan.
Biraz önce şunu anladım.
Eğer siz yazarsanız ben diyorum ki, "hah tamam falanca iyi, sorun yok"
Eğer siz yazmazsanız ben diyorum ki, "ya n'oldu acaba, sakın başında bir bela dolaşıyor olmasın!"
Hiç böyle bir istek duydunuz mu bilmiyorum ama, istiyorum ki;
O gün kallavisinden bir yazı yazmadıysanız bile eklediğiniz bir kelimenin sizi izleyenler için ne anlama gelebileceğini hiç düşünmüş müydünüz?
(Ben kendim için düşünmediydim de, izlediğim hepiniz için düşünüyorum haber vereyim dedim.)
Belki bi aldırış eden çıkar.

2 Nisan 2010 Cuma

YILIN TELESEKRETER MESAJI

Paylaşmadan edemezdim çok hoşuma gitti. Çalıştığım işyerine de önerecem.

Konumuz California'daki Pacific Palisades adlı okul.. Burada okuyan çocukların velileri, bütün okulu ve öğretmenleri dava ediyor, çünkü bütün dönem boyunca 15 ile 30 gün arasında devamsızlık yaptıkları halde çocuklarının derslerden kalmalarını kabul etmiyorlar.. Velilerin neredeyse tehdide varan itirazlarıyla baş edemeyen okul yönetimi, en sonunda telesekreter mesajını aşağıdaki şekilde değiştiriyor, ve "YILIN TELESEKRETER MESAJI" ödülünü kazanıyor.
"Merhaba! Pacific Palisades'e hoşgeldiniz. Bu bir otomatik mesajdır. Lütfen seçenekleri tek tek dinleyerek istediğiniz departmanla ilgili tuşa basınız.
Çocuğunuzun neden devamsızlık yaptığı konusunda yalan söylemek için 1'e
Çocuğunuzun neden ödevlerini yapmadığı konusunda yalan söylemek için 2'ye
Bizim hangi konularda işe yaramadığımızı belirtmek için 3'e
Evinize gönderilen ve alıcı imzanız üzerinde olduğu halde almadığınızı iddia ettiğiniz uyarı mektupları için 4'e
Müdür ve diğer yetkililere küfür etmek için 5'e
Çocuğunuzu her sabah en az 10 dakika bekleyen okul otobüsü hakkındaki şikayetleriniz için 6'ya
Süper kabiliyetli mükemmel çocuğunuzun beceriksiz öğretmeninden yakınmak için 7'ye
Bıraksanız bütün okulu yiyecek çocuğunuzun yetersiz bulduğu okul menüsünden şikayet etmek için 8'e basınız
Çocuğunuzun gerçek bir dünyada yasadığının farkındaysanız ve sorumluluk almayı öğrenmesini istiyorsanız, bunun için de ona verilen ödevleri zamanında ve tam olarak yapmasının çok önemli olduğuna inanıyorsanız, ayrıca eğitimin ilk önce ailede başladığının bilincindeyseniz, artık telefonu kapatabilirsiniz.. iyi günler dileğiyle.