29 Mart 2010 Pazartesi

Zurna

"Sen fakir bir çingenesin" dedi o ses...
"Gümüş zurna senin neyine?" diye bitirdi cümlesini.

Hem cümlesini, hem pekçok şeyi...

28 Mart 2010 Pazar

İnsanlık için minnacık bir adım...

-Anne! Sana birşey anlatabilir miyim?
-Elbette tatlişkom, hemen hem de.
-Nilsu, SBS sınavında ben birinci oldum diye, öğretmen beni tüm arkadaşlarıma örnek gösterdi diye, hüngür hüngür ağladı Cuma günü. Ve anne, ben çok üzüldüm buna.
-Anlamadım, nasıl yani?
-Anne birinci olmak çok hoşuma gitti ama en yakın arkadaşımsa neden bütün gün ağladı?
-O da çok çalışmıştır, birinci olmak istemiştir, olamayınca da üzüntüsünden ne yaptığını bilememiştir belki?
-Anne, ne yaptığını bilemeyen insan zaten nasıl birinci olur? Nilsu düpedüz kıskanç. Ve ben buna çok üzülüyorum.
-Datlı böcüğüm, takma kafana Nilsu'yu. Onun öyle muayyen zamanlarında sen de diğer arkadaşlarınla gez eğlen. Elbet birkaç gün sonra geçer onun da siniri.
-Anne! Öğretmenime;
-Siz Zeynebi övdükçe içim acıyor, onu değil birtek beni övmeli, birtek beni örnek göstermelisiniz arkadaşlarıma, onun birinciliğine dayanamıyorum; diyor. Anne ne kadar üzücü di mi?
Zeynebim! Kuzum! Datlı böcüğüm. Ne dediğimi şimdi anlamayacak olsan da takma kafana. İnan bana Onu kafaya takmamak, insanlık için minnacık, senin için dev bir adım olacak!
-Hık? Mık? Hıhı? Tamam? Garip? Çok zor büyümek anne?

27 Mart 2010 Cumartesi

O, kendini bilir!

Mutlu yıllar sevdiğim...

Çalış çalış da... Ne için?

Flaş...Flaş...Flaş...
"Dünyanın en çok çalışan 3.ülkesiyiz" mişiz(!).
Ülkelerin çalışma koşulları arasında belirgin farklar bulunurken, yapılan bir araştırma haftalık çalışma saatleri sıralamasında Singapur'un 46.6 saatle birinci, Güney Kore'nin ise 46 saatle ikinci oldu. Türkiye ise haftalık 45 saatle bu ülkeleri takip ediyor.(Kaynak:http://www.hurriyet.com.tr/ekonet/14226244.asp?gid=303)

Eeee...
Sen kalk dünyanın en çok çalışan ülkesi ol,
SAVARONA'YI ALAMA!
Her fırsatta dalganı geçtiğin, pis dediğin elin tembel Arabı gelsin, gelmişini geçmişini böyle kapatsın...
Sen de, "geçmişine sahip çıkan, geleceğine de sahip çıkar" sloganlarıyla bebelerimizi kandırmaya devam et.
Ne alâ ama?

25 Mart 2010 Perşembe

Kayıp

Nerdeyse bitirmek üzere olduğum,
Bir gün kitap olmasına izin verir miyim acaba diye düşüne düşüne beynimi yediğim,
Yaklaşık 400 sayfa yazdığım,
Sevgili anneannemin hayatını,
Bu sefer de virüsler yedi.
Yaklaşık 150 kişiyle konuşmuştum oysa. Halâ yaşayan arkadaşlarını bulup bir bir yazmıştım söylediklerini hattâ söyleyemediklerini.
Korkmuştum çoğundan, yazarken bile!
Bilgisayarıma açtığım bir blog sayfasından dadanan virüs, tüm işletim sistemlerime bodoslama girip;
Ara sıra bir yazar olmak düşümün kalbine kalbine sapladı hıncını.
Bir de utanmadan geçen ay bir harddisk aldım ki, başıma böyle iş gelmesin diye.
Tembellik bu kadar diz boyu olur! Bir aydır fırsat bulamazsan yedeklemeye yaşam da seni böyle yedekler işte gülüm diyorum şimdi kendime.
Gülsen için ne kadar üzülmüştüm oysa!
Sanki herşeyim elimden alınmış, giysisiz kalmış, konuşmamın da bir anlamı yok!
Sanki üstüme üstüme geliyorlar yine soldan soldan!
Çok üzünç bir durum bu,
Ve geri dönüş hakkaten yok!
Çok üzgünüm anneanneciğim! Hem de çok!

24 Mart 2010 Çarşamba

Ne mümkün?

Bir tane memleket meselesini düzeyli ve akılcı tartışamayan halk, kalkmış Mehmet Ali ile karısının boşanmasını tartışıyor.
Sahte mahte,
Ülkemin gündeminden, yarınından bihaber olanlar Esra Erol'un evlendirme(!) programının satır aralarını bile ezbere biliyor.
Profesörler, paşalar, doktorlar, mühendisler hapiste bu arada.
Onur davasına düşürülmüş asker bir bir intihar ediyor.
Ben de kalkmış, aman çocuklar adam olsun diye hafta içi hafta sonu test kitabı neyin araştırıyorum, ne olacaksa sonumuz?
Senin çocuklar adam olsun ki yarınlarımızda bunlar yaşanmasın falan demeyin n'olur.
Çünkü benim anneannem de, annem de aynı yurt için büyütmüştü çocuklarını.
Hani n'oldu?
Böyle isyân(!) yazıları yazınca ben, anacığımın ödü kopuyor başıma bir iş gelir diye, sık sık uyarıyor beni.
Hani birey olacaktık, hani konuşan Türkiye olacaktık?
Sadece Biritney'in firikiğini; Mali'nin yatak odasını, âdı üstünde film iken Bihter'in ahlâkını, Tarkan'ın uyuşturucu kullanıcılığını şirmen şirimen anlatmasını, yemekteyize katılan tüm uyuzların sanki hergün Kral Fahd'ın sofrasında yemek yermiş gibi ukalalık ve basitliklerini falan konuşmak, yazmak istemiyorum ben halbuki.
Bana ne kimin yediği nanelerden?
Ama öyle olmuyor işte.
Bu kadar hikâyenin(!) içinde gerçek olmak ne mümkün?

23 Mart 2010 Salı

Ye/TER

Bunun adı ne insanlık, ne parasızlık, ne cahillik, ne vurdumduymazlık!

İşyerimdeyim.
İhtiyaç molası vermem gerekiyor.
Mümkünse koridorlarda kimseye rastlamamak ve biran önce gitmek istiyorum oraya.
Birkaç “lütfen beni lafa tutmayın, zira çok önemli işim var” babından resmî gülümsemelerle başarıyorum hedefe ulaşmayı.
Bir müddet beklemem gerek ve o an geliyor.
Nasıl sevinçliyim anlatamam.
Ve fakat.
İmkânsız,
Dayanılmayacak bir ter kokusu.
Çok hassasım kokulara. Ve fakat o koku eğer bir kötü koku ise, mideme, ağzıma, burnuma, beynime laf geçiremem.
Anında böğürmeye başlıyorum ve bir yanda da ay çıkan kişiye ayıp oluyor ama falan diye düşünüyor kendimi tutmaya çalışıyorum.
O ise, gayet pişkin ve rahat daha hala sohbet etmeye çabalıyor benimle.
Derhal çıksam da ayıp olur mu diye düşünmeden edemiyor ve Ona bir kızdıysam kendime bin kızıyorum.
Nasıl olur ya?
Her markette hatta bakkalda üç otuz paraya satılıyor bu ter önleyiciler.
Ve ama nasıl oluyorsa aynı hatunlar, modayı yakından takip edip(!) çakma Ug’ları giymeyi biliyor, tüylü küpeleriyle kırıtabiliyor, etekler mini mini ve bir deositik almayı akıl edemiyorlar.
Onların kendilerine saygısı yok deyip geçemiyorum kusura bakmayın.
Hem kendilerinden hem de saygıdan bihaber olduklarını düşünmekteyim nitekim.
Ben aslı bana kızdım -her zamankinden-
Ya Hu; kadın buram buram ter kokmaktan, etrafını kusturacak kadar böğürtmekten utanmıyor ama ben “acep alınır mı?” babından “kokuyorsun!” diyemiyorum.
Diyemediğim gibi işime de dönüp kaldığım yerden devam edemiyorum.

Bu ter işi benim yakamı hiç bırakmadı zaten.
Vakti zamanında çocuklara bir bakıcı abla gelirdi.
Çok güler yüzlü ve eh idare eder kıvamında olmasına rağmen, korkunç ter kokardı.
Bakıcı bulmak öyle kolay değil buralarda ama yavrularıma bir acırdım bir acırdım sormayın.
Bir gün karar verdim; bir deositik aldım geldim.
-Ya canım, benim kızlar kokulara karşı çok duyarlılar ve rahatsız oluyorlar, evde de bir ter kokusu hissediyorum, bak bu koltuk altına sürülüyor ve ter kokmayı engelliyor.Rica etsem bunu kullanabilir misin?, dedim.
Günler günleri kovaladı bizim evde koku şiddetle devam ediyor. Gene dayanamadım ve bir gün yine tüm cesaretimle;
—Siz galiba size verdiğim koltukaltı şeysini kullanmıyorsunuz çünkü ev hala kokuyor, dedim.
Cevap çok enteresandı. Hatta bakmayın size bir çırpıda anlattığıma. Ben onu özümsemek için resmen mesai falan yapmıştım.
—Valla Ece Hanım ben düzenli olarak her gün sürüyorum ama ne bileyim bozuk mu acaba?
—Niye bozuk olsun canım, aynından bende kullanıyorum? Allah Allah!
Bu arada söze canım kızım atlıyor;
—Evet, anne, abla her gün sürüyor ondan bize!
-…&%^+()=_
—Ne yani? Sen bunu çocuklara mı sürüyorsun?
—E kime sürecektim?
Şimdi gülüp geçiyorum ama günlerimi perişan etmişti bu kokusu…

Bugün aynı şeyi yaşayınca, “yok!” dedim kendime.
Alın teri değil derdimiz koltukaltı teri; bu kadar basit yani. Hiç öyle felsefik tarafı falan da yok. Alenen pis pis bir koku işte.
Bu işler öyle imanla mimanla, imkânla mimkânla, bakımla makımla, parayla pulla, saygıyla maygıyla ilgili değil.
Neyle ilgiliyse ilgili ama onu ben daha bulamadım kardeşim.
Tek isteğim, devletin kondom dağıtır gibi sağlık ocaklarında bu koku önleyicilerden dağıtması.
(Not: Onu da dağıttı da n’oldu? diyebilirsiniz tabi)









N'apcam şimdi?

Küçücük bir çocukken,
Kocaman kocaman hayallerim vardı.
Ben büyüdüm,
Onlar minnacık minnacık kaldı.

Bu işte bir terslik var ve ben bunun farkındayım.
Gelinen noktada, hayallerime kavuşmaktan vazgeçmez isem tek çıkar yol kendimden vazgeçmek.
Korkuyorum ki kendimden vazgeçtiğim zamanda hayallerim kalmayacak.
Eee, n'apcam ben?

22 Mart 2010 Pazartesi

Aşka şeytan karıştı

Kıskıvrak girmişti hayatıma.

Ruhuma okunan meydanlar,
Kulağıma söylenen nağmelerle,
Islatmıştı gözlerimi.
Bilemezdim ki aşk şeytan işi.


Gözlerden yanaklara süzüldü sonra,
Islak kaldırımlar kaygandı artık.
Yüreğime çelme takıp,
Doğrularımı yeniden yaratırken bensiz,
Bilemezdim ki, aşk şeytan işi.


Yanaklardan kalbe indiğinde en sonra,
Önemi yoktu artık,
Ne anın bekâretinin,
Ne yarına gebeliğin.
Biliyorum ki artık, aşk şeytana fazla.

21 Mart 2010 Pazar

Pamuk ve naylon

Ne zaman birileri herhangi bir konuda, herhangi birşeyi çok acayip sevdiğini söylese,
Korkarım.
Memleket, toprak, insan, aşk meşk, meslek, ideal falan...
Hepsini çok acayip sevenlerden değil çok acayip sevdiğini söyleyenlerden korkarım ben.
(Bazen kendimden de korkuyorum aslında)

Pamuk ve naylon tercih konusu olsa, hepimiz önce pamuk tercih ederiz tabi.
Doğaldır, sağlıklıdır, yakmaz, terletmez. vs.
Lakin pamuk ipiyle kıyasla bakalım naylon ipliği;
Hangisi daha güçlüdür? Hangisi pıt diye kolayca kopar?

Ha ayrıca palavralar da dökülür dillerden,
Neymiş efenim, pamuk kadar yumuşak naylon kadar güçlü olmalıymışın falan.
Hadi ordan, sallama lakırdılar bunlar.

Ez cümle,
Hayatta bazen, naylonu pamuğa tercih etme akıllığını gösterecen birader.

19 Mart 2010 Cuma

mümkünât

Öyle bir zamanda gel ki,
"...tir git!" demek mümkün olsun.

(Hemi de bağıra bağıra söyliyebileyim.)

Mim, Esrik'ten gelince...

Aman Tanrım ne hoş, ben de mimliyim gayri yuppiii!
Esriğim beni yaratıcı bloglar kıvamında mimlemiş. Kendisine özellikle sabah sabah beni böyle bir işe koyduğu için estağfirullahlarımla birlikte selamlarımı gönderip durum.
Görevler;
1)Ödülün geldiği blog anıılacak
http://esrikofke.blogspot.com

(Kendisini tanıdığımda kundaktaydı, şimdi tulum giyiyor)

2) 7 adet yaratıcı blog ödüllendirilecek

 ( "Böylede yazılır mı be kardeşim!" narası atarak takip ettiğim bloglar için, buyrunuz efeeemm...)  

http://albumdekiler.blogspot.com

http://narkizindefteri.blogspot.com

http://kafeinereksiyonu.blogspot.com

http://justanoverture.blogspot.com

http://suskunbiradam.blogspot.com

http://nesim-inewbahar.blogspot.com

http://ahmetsoylemez1967.blogspot.com


3) Ödül logosu yayınlanacak.



Al, bıyır..


4) Seçtiğiniz bloglara haber verin, onlarda 7 blog ödüllendirsin, sayfasında yayınlasın, bla, bla, bla...
 
Oldu, gidiyorum, bakayım evdeler mi?

17 Mart 2010 Çarşamba

GÜNEBAKAN

Bir günebakan olabilmek isterdim;

Sabırla güneşin izini takip eden,
Yükünün ağırlığıyla başını mağrurca eğebilen,
Bedeninde sayısız çekirdek oluşturan,
Her biri birbirinden farklı olduğu halde bir arada tutabilen,
Uzanan her yaprağıyla karanlıkları kahkahalara boğan.


Bir günebakan olabilmek isterdim;
Hiçbir parazite yenilmeyen,
Her iklimde ve her toprakta ben varım diyen,
Bazen dimağına tad,
Bazen de yarana merhem olan,
Umulmadık bir hızla olgunlaşan.

Bir günebakan olmak isterdim;
Narında yanmak,
Yandıkça kavrulmak,
Kavruldukça olgunlaşmak,
Vakti geldiğinde kavuşmak için,
Bir günebakan olmak isterdim.

Anne olmak isteyenlere duyuru

Türkiye'nin şıpsevdi ünlülerinden biri olan İzzet Yıldızhan'ın öyküsü de ilginç. Önce Adana'da pamuk tarlalarında çalışan sonra da Ankara'da kebapçı çıraklığı yapan Yıldızhan'ın hayatı şöhrete kavuşmasıyla aniden değişti. Böylesine şöhret olunca çapkınlık hikâyeleri de hızlandı. Kendisi de 15 çocuklu bir ailenin çocuğu olan Yıldızhan, 40 yaşına geldi, henüz hiç evlenmedi. Ama 3 ayrı kadından 5 çocuğu var. Üstelik Yıldızhan'ın üç çocuğu aynı yıl içinde dünyaya geldi. Yani, Yıldızhan bu kardeşlerin anneleriyle hemen hemen aynı dönemde ilişki yaşıyorduYıldızhan bir söyleşisinde neden evlenmemesine karşın neden çocuk sahibi olduğunu şöyle açıklamıştı: "Ben birlikte olduğum kadınların annelik hakkını ellerinden almadım. Çocuk sahibi olmak sadece benim istediğim bir şey değil. Bunu karşı taraf da istiyor. Üstelik evlenmeyeceklerini de biliyorlar. Yani ben kimseye  evlilik vaadinde bulunmuyorum." (http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/GaleriDetay.aspx?P=7&cid=33741&rid=2369’ dan alıntıdır)



Geçelim;
1- Her çocuğa fiziksel, zihinsel, ahlaki, ruhsal ve toplumsal olarak sağlıklı normal koşullar sunulmalıdır.
2- Her çocuğun kişiliğini geliştirmesi için anne ve babasının bakım ve sorumluluğu altında anlayış ve sevgiye gereksinimi vardır.
3- Her çocuk; anlayış, hoşgörü, insanlar arası dostluk, ahlaki değerlere bağlılık, barış ve evrensel kardeşlik ortamında enerji ve yeteneklerini diğer insanların hizmetine sunulması gerektiği bilinciyle yetiştirilmelidir.


Bu yazdıklarım çocuk hakları evrensel bildirisinden alıntıydı.


Geçelim;
Bir kadının annelik hakkını elinden almamak ona sadece sperm vermekle mümkün müdür?
Hangi anne, doğurduğu çocuğun babasının aynı yıl iki kadını daha anne yapmaya gayret ettiğini sevinç ve anlayışla karşılayabilir ve sütü nasıl kesilmez?
Birincisi neyse de, ikinci ve üçüncü sıradaki kadınlar adam sadece şarkıcı diye mi atıvermişlerdir kendilerini yatağa?
Adamım diyen bir adam –hoş, karşı taraf razı da olsa- bu haltı yiyip sonra da nasıl annelik hakkını verdim diye kendini haklıca koruma arzusuna ulaşır?
Her fırsatta herkesin bas bas bağırmaya çalışıp da, zerresini dahi yaşamadıkları alenen belli olan ahlak nereye saklanmış olabilir?
Tanrı’nın işine karışılmaz tabi ama keşke bu çocuk işi böyle değil de başka türlü yapılır olsaydı. Ne bileyim bir ön yeterlilik falan istenseydi mesela bir nevi.
Keşke insanımız bu takım sanatçı ve artizler başta olmak üzere gerekli gereksiz herkesin hemencecik hayranı olmayıp, gittiği yoldan gitmeye çalışmasalardı.
Keşke bu takım erkekler, adam olmanın sperm kapasitesi ve performansı ilgili olmadığını anlamaya başlasalardı.


Yukarda yazdıklarımı da geçin lütfen. Çünkü eğer bunlar gerçek olsa Bay Yıldızhan ve saz heyeti kadınları ve bunun gibileri ne tatmin edecekti Allah muhafaza?
Bu ne üfürükten teyyareliktir?
Bu ne hayvansallıktır?
Bu ne ahlaksızlıktır?
Bu nasıl bir işkembeden sallamaktır?
Böğghhh...

15 Mart 2010 Pazartesi

ÇEYREK EFE

Bazı insanlara BUÇUK muamelesi yapılamaz!
Doğru.
Hele hele etraf bu kadar ÇEYREK EFE kaynıyorken; "buçuk" muamelesi korkunç bir haksızlık!

14 Mart 2010 Pazar

özet

Kızgınız,
Kırgınız.
Her gün yeni bir başlangıç olsun derken,
Her günü yeni bir kayıpla kapatıyoruz.
Acı çekiyoruz,
Çektiriyoruz da belki farkında bile olmadan.
Huzur diliyoruz dilemesine de,
Açılan her gazete sayfası, dinlenen bir kuble haber,
Derbeder ediyor beyinlerimizi.
Farkında olalım diye eğitirken beynimizi,
Farketmeyenlere itiraf bile edemediğimiz bir özlem ve belki de kıskançlık yükseliyor nefsimizden.
Her bir şeyin kalitelisini öğrendikçe,
Aslında daha da azalıyor mutluluklar.
Bir garip çirkefin, üstelik neslimizin el birlikteliğiyle yarattığı sözde dünyadan; dünyalıklarımızı alma telaşında kaçırıyoruz her anı.
Yetmiyor ama yine de aldıklarımız ve fazlasını koyuyoruz ortaya,
Rest demek için.
Utan da,
Utulan da,
Mutsuz.
Her türlü ruhsuzlukla ruhtan;
Her türlü kalleşlikle aşktan bahsetmeye utanmıyoruz.
Utananları küçümsüyor, utanmayanları densizce taç ediyoruz başlara.
Daha da azalıyor mutluluklar.
İyi de hepsi; ama hepsi gerçekten ne için?
Ve;
Daha da önemlisi,
Değer mi?

11 Mart 2010 Perşembe

Param var ama nefsim istiyor

Ayda 40-50.000 TL sadece kira geliri olan, 6.400 TL olan maaşı 7.400 TL'ya artırılmadığı için çok üzülen Toki Başkanı açıklamış;
"Param var ama nefsim istiyor!"
Nefis ya...
Sayın Toki başkanı, son derece haklı tabi.
Demek ki neymiş;
Nefsine "hüss!" demeyi öğrenmeden, erenlerin(!)sırtını sıvazlayıp, Toki Başkanı neyin olmayacakmışsın.
Ağız bu, torba değil ki büzesin!

9 Mart 2010 Salı

Kılıf

Elazığ'lı kardeşlerimizin başı sağolsun.
Ve fakat dehşet şekilde hayretlerdeyim.
Haberi veren TV kanallarında şöyle bir alt yazı bandı vardı; Başbakan söylemiş:
"Deprem değil, kerpiç felaketi"
İyi kılıf.
Sanki, 99 depremini yaşamadık, sanki ordaki yığınlar da betonarme değildi.
Sanki, sapla samanı karıştırmayı bilmiyoruz da, demirle çimento karışımında ustayız.
Dün kızım sordu; "anne deprem vergisi neden alınıyor?"
"Deprem korkusunu beton kafalarımızda güncel tutmak için" dedim.
Daha devam edemeyecem.