30 Ocak 2010 Cumartesi

Değer

Her şeyi bir mantık çerçevesine oturtamazsam aslında o fikri kabul etmem olası değil bilirim...
Ve fakat, hem aşkı, hem de dostluğu iyi bilirim.
En çok yaşadığım duygu olduğundan mıdır yoksa hiç denecek kadar azlıktan mı kaynaklanmaktadır bu duygu bilmem.
Ama, hem aşkı, hem de dostluğu iyi bilirim.
Çünkü onlar benim, -istemesem bile- belki de en fazla elimden kayıp giden şeylerdir.
Hâl böyle olunca, hem okumaya değer hem de okunmaya değer dostlar bulmak daha bir önemli bu blog aleminde.
Ya da şöyle diyeyim; kendimi bu kadar alenen açtığım bu "tek" yerde; aşkı ve dostluğu yaşatan ve yaşayan herkes bedelsiz önemli bana.
Beni izleyen, benim izlediğim tüm dostlar şerefine!
Karaciğerim yorulacak bu gece ama...
İnanın siz her şeye değersiniz...
Esriğim(Aşkın her hali),Hasretsenfonilerim(Koca yüreklim), Newbaharım(duygu yüklü sır ormanım),Karakalemim(Hüznümün kalemi), suskunadamım(şiir perim), Jadorem(güzel yüreklim), Orhankaradoğanım(muhteşem öğretmenim), gazilerim(ona herşey değer dediğim dostum), ebrulim(çıtı pıtım), palyözim(fışkıran zekâm), kediperim(duyarlı perim), analitikdüzlemim(doğrucu davutum), sihirliyazılarım(geniş görüşlü tek gazetecim), kapalıkapılarım(canımın canı)...
Yazamadıklarım affetsin, ama hepiniz...
İnanın siz herşeye değersiniz...

"Siz kimsiniz?" mi'ye devam...

Sevgili Karakalem; bu yazı öncelikle senin için. Belli ki yüreğinle okudun ve devamını merak ettin, ben de yazıyorum...
Buket Hanım,
-Çok farklı bir düşünce tarzın var Ececiğim, dedi. Şaşırdım.
-Söylediklerim içinde sizin ya da genel düzlemi bozan bir yaklaşım mı var ki farklı düşündüğümü söylüyorsun hocam?, dedim.
-4,5 yıldır bu eğitimi veriyorum, kimse bu soruya cevap vermek istemediğini söylemedi, dedi.
-Tam aksine Buket Hanım, ben bu soruya -tüm içtenliğimle doğru cevap" vermek istiyorum ama siz bana ekşi elma sever misin diye sorarsanız ben de hıyar yemeyi tercih ederim dersem ne kadar alâkasız bir cevap vermiş olursam, bu soruyu cevaplamam da aynı olur, dedim.
-Ece, bu bir eğitim ve aldığınız notlar 1,5 yıllık bir eğitimin sonundaki başarınızı etkileyecek o yüzden bu soruya cevap vermen gerekiyor, dedi kibarca.
Diğer arkadaşlarımda -bir kere olsun normal davranmamı ve ne deniyorsa onu yapmamı- tavsiye ettiler(!) dalga geçer halleriyle.
-Peki, işte yine beni haklı çıkarıyorsunuz aslında ama ben yine de sizin dediğinizi yapacağım, dedim.
Verilen kâğıdın üzerine kocaman "?" işareti yaptım.
Kimse sesli yorum yapmadı ama herkes benim çatlak olduğumu düşündü kesin.
Hele birisi kalktı; "yoksa sen hâlâ kim olduğunu mu bilmiyorsun Ece?" der demez, müthiş bir haz aldı. Beni alt etmişti aklınca.
Falan filan...
1,5 yıl boyunca epeyce zorlandım, işin ilginç yanı eğitimin adı "kişisel gelişim" di ve ben kişisel olarak gelişiyor muydum ki ya da acaba en çok ben mi gelişiyorum diye düşün babam düşün kılıklarında dolaştım.
Sonra bir sürü sınav yaptılar, ben Türkiye 3.oldum.
1.olamama sebebim "?" işareti imiş.
Herhalde hayatımın sonuna kadar bu işi yaparım diye deli divane çalıştığım bu işyerinden bu ve benzer durumlar sonucu ayrıldım. Ayrılmak zorunda idim çünkü gerçekten "aykırı" oluveriyordum hiç istemeden...
Hiç istemeden, "düşünme" yetisinin zarar ve ziyana yol açabildiğini öğrendim.
Hiç istemeden, "hakkını vererek" iş yapmaya çalışmanın "aykırı" olduğunu öğrendim.
Hiç istemeden, "başarı" denen şeyin aslında "başarısızlar" sayesinde elde edildiğini yaşayarak öğrendim.
Hiç istemeden, kimilerine göre "cennet"in, kimilerine göre "cinnet" olduğunu öğrendim.
Daha uzatmak mümkün ama bu kadar öğrendiğim şey yeter burada dediğim an kayıplarımı ve kazançlarımı düşündüm.
Her ikisi de anlamsızdılar.
Şimdi başka bir yerde çalışıyorum. Kişisel gelişim denilen kavramın ne kadar önemli olduğunu gücümün yettiğince anlatıyorum. Bazen ben de soruyorum insanlara "siz kimsiniz?" diye. Henüz "soru yanlış" diyen falan da olmadı bu arada. :-)
Alıyorum heybemi, gidiyorum beynimin en dip yerlerine. Ordayken yazıyorum sizlerle paylaştıklarımı. Kendi haremimde kendime kölelik yapıyorum anlayacağınız.
Kayıplarım önemli değil.
Kazançlarım da.
Ama kendimden kaçırdıklarıma çok yanıyorum...

"Siz kimsiniz?" mi?

Bir zamanlar bir eğitime katılmıştım. Büyük bir holding'in(:-) holding'in küçüğü olur mu bilmem ama:-)) verdiği kişisel gelişim eğitimiydi bu. Eğitmenimiz Buket Hanım geldi ellerimize kocaman kâğıtlar tutuşturdu ve soruyu sordu: "Siz kimsiniz?"
Tüm arkadaşlarım hemen yazmaya çizmeye başladılar. Bende tık yok. Eğitmenimiz Buket Hanım'ın dikkatini çektim tabi. Yanıma geldi;
-Ececiğim, sen neden yazmıyorsun? dedi.
-Soru bana yanlış geliyor, dedim. Şaşırdı.
-Ne olmalıydı?, dedi.
- "Sizi kim yaptılar?" diye sorsaydınız yazabilirdim belki, dedim.
Buket Hanım sarsıldı. "Arkadaşlar yazana kadar dışarıda seninle bir kahve içelim o halde" dedi. "Tamam" dedim ve çıktık.
-Neden böyle düşünüyorsun Ece? diye sordu. Ona şunları söylemiştim;
-Doğduğumuz andan itibaren anne babamızın, öğrencilik yıllarımızda öğretmenlerimizin ve büyüklerimizin telkinleriyle doğru yada yanlışlar anlatıldı bize değil mi? Ne yaptık? Birçoğunu sorgusuz sualsiz kabullendik. Bazılarını kabullenmekte zorlandığımız yıllar başladığında adına "ergenlik" dediler ve bir nevi "asi" addedildik. Çevre baskısı ile olmamız gereken yollara zorla itildik çoğu zaman. Sınavlara soktular bizi okullar tercih ettik. Belki o ana kadar bir nebze dahi düşünmediğimiz mesleklere, belki de birilerinin gazına gelerek yönlendik. Çalıştık, çabaladık mezun olduk.
Meslek sahibi olduk para kazanmamız gerekiyordu. Kaç kişi yüreğindeki işe kavuştu? Kim halinden memnun?
Ritüeller, telkinler, kınamalar, onamalar, övgüler, sövgülerle sürdürmeye çalıştığımız kendi hayatımıza Allahaşkına kendimizin ne kadar dahli var ki?
Anne baba olduğumuz halde yapılması gereken şeyler diye öğretilenlere bir kez daaha mahkûm olmadık mı? Çocuğum çocukluğunu yaşasın isterdim, gece 11'e kadar test çözmesin isterdim mümkün oldu mu? Çevreye uyum göstermediğiniz zaman içinizi derin bir suçluluk yada vesvese kaplamadı mı?
Şu katıldığım eğitim, Buket Hanım. Bu bile, -gerçi çok istediğim bir gelişme olmasına rağmen- buraya şu anda geliş sebebim bile şirketin bildirdiği zorunluluk. 5 günde dönmek istemeyip 10 gün devam etmek istesem bunu bile yapamam değil mi? Çünkü bana 5 günlük izin verdiler.
Söyler misiniz? Şu ana kadar kendi hayatıma en önemli devrelerde ne kadar katkım olmuş? Ben, bile isteye mi Ece oldum yoksa beni şimdiki Ece haline başka etkenler mi soktu?
Bir ölçüp biçin ve acı da olsa, kulağa aykırı da gelse, doğru sorunun ne olduğuna siz karar verin ve bizi eğitin...
Siz kimsiniz mi?
Sizi kim yaptılar mı?

21 Ocak 2010 Perşembe

Balon

Hayat dediğin; balon misali...
Bazen karanlıkta bir _oka basarsın,
Ve tüm hayatın,
Fısss diye söner...

Ya da hep sen üflemişsindir o balonu,
Nefesin kesilir birgün,
Ve tüm hayatın,
Fıss diye sönmüştür de çoktan, sen farkında değilsindir.



19 Ocak 2010 Salı

Haydaaaa

:-)))))))))
Biraz önce bir ileti geldi.
"Ecehan sen aylardır ne söylüyosun, ben hiç anlamıyorum" diye.
Düşündüm de, ey acayip bir adresten ileti gönderen muhterem,
Zaten sen beni anlasaydın;
Ne ben, ben.
Ne de sen, sen olurdun.
Duat Tanrı'na ve hadi yat uyu...Ya da istersen, günaydın...

Yürrrüüüü!..

Ahali acaba "Mehmet Ali Ağca" gerçekten mehdi mi diye düşünmeye başlamış. Ağzımla gülemedim herkes affetsin beni.
Demek, Şerıtın kral dairesinde konaklamak ha?
Demek, insanları gebert, sonra da "üzgünüm!é de; Tanrı da seni, katında mehdilikle ödüllendirdi öyle mi?
Demek, cezasını çekti artık birşey söylemeye hakkımız yok öyle mi?
Demek, dünün katili bugünün kahramanı oluveriyor ülkemde öyle mi?
Düşündüm de; Abdi İpekçi ya da ölümüne sebep olduğu bilinen onlarca kişi sizin babanız, sizin ağabeyiniz, sizin yeğeniniz olsaydı, bu katilin cezasını çekmiş olduğuna gerçekten kanaat getirir miydiniz ey ahali?
Demek, 8 milyon dolarlık teklif ha?
Demek, köşe yazarlığı garanti ha?
Demek, Holivud peşinde ha?
Demek, mükemmel İncil'i yazacak ha?
Demek, tüm haber kanalları çuvalla para teklif ediyor bir sürü zırva dinlemek ve milleti çileden çıkarmak için öyle mi?
"Yürrrüüü be koçum(!)" demekten başka lakırdı gelmiyor aklıma.
Tüm bunların adını sakın ha sakın memleket sevgisi koymaya kalkmasın kimse, acıtıyor.
Bunun adını adalet de koymasın kimse. Hele de biz daha Apo'yu misafir etmeye devam ederken...
Zorlamayın bu milleti, aklınızı başınıza alın; bu kadar cezaya bu kadar ödül memleketi bunaltır.
Rahşan Hanım hariç tabi.

17 Ocak 2010 Pazar

Telâfi

Merak etme blog, bu benim ilk düşüşüm, ilk gol yiyişim değil.

Artık nerdeyse eminim ki bu “son” da olmayacak.
İçimdeki yüreği taşıyıp atmadıkça, dünyada insanca yaşamanın büyüklüğüne bu kadar inanmaya devam ettikçe ben; kesinlikle biliyorum ki bu “son” olmayacak.
Daha önce sarmaşıkların üstüne düşmüştüm, şimdi de bir su nilüferinin.



İstedim ki nilüferim, ne kadar azgın sulara girerse girsin; yine de naifçe yüzmeye devam etsin, huzur bulsun dalgalar olsa bile hışırtısından.
İstedim ki nilüferi incitecek tüm dikenler törpülensin.
İstedim ki nilüfer yapayalnız değil bu hayatta, dostları var ve bu bilinsin.
İstedim ki hoyrat eller, hiçbir şekilde uzanamasın ona.
Diledim ki, her çiçek hak ettiği güzellikte değer görsün, hırpalanmasın, koparılmasın, kokmasına, çağlamasına hatta tomurcuklanmasına izin verilsin.
Belki bir miktar daha saf su ilave etmeye çalıştım ırmağa kendi gönlümce.
Sandım ki, berraklık ne kadar fazla olursa yoklar varolur, varoluş mutlu kılar nilüferimi.
Gönlümün yetmediği noktalarda, başka gönüldeşlerden da yürek istedim bu yüzden.
Verdiler onlar da.


Ama ırmak kabul etmedi yüreğimi/zi.


O, henüz açmaya çalışan sakin nilüfer birdenbire kendini sanki sal kayıklarının arasında buldu ve her ne kadar inkâr etse de hırpalandı.
Şimdi hırpalanmadığına inanmaya, inandırmaya çalışıyor; üzülüyor, üzülmemiş gibi yapıyor.
“Telâfisi var mı bu kırılmışlığının?” diye gönlümü arıyor.
Nilüferim bilmiyor ki, kırılmışlığımın sebebi kendisinin kırılmışlığı.
Bilmiyor ve bilmeyecek ki; gözlerinin doluluğu, buğulu sesi, incinmişliği beni yıkan.
Bilmiyor ve bilmeyecek ki; benim için güven bekâret gibi ve sadece bir kez kaybediliyor.
Bilmiyor ve bilmeyecek ki; 48 saat öncesinin herhangi bir şekilde telâfisi benim lügatimde yazmıyor.
Bilmiyor ve bilmeyecek ki; her telâfi çabası diye hissettiğim hiçbir şeyinin içinde ol/a/mayacağım.
Bilmiyor ve bilmeyecek ki; benim için hayatta birçok kere yapabildiğin birçok şeyin telâfisi her zaman mümkündür. Ama bu öyle değildi. Benim için, hayatta “ilk ve son olsun” niyetiyle yapmaya kalkıştığın ulvî şeyler hata kaldırmaz.
Hele de ben, bu hatanın öbür yarısı olmam.
Bilmiyor ve bilmeyecek ki, herşeyi "yalan" kabul ederse bu dünyada kendisine de kimse "gerçek" diye bakmayacak.
Bilmiyor ve bilmeyecek ki; bundan sonra mutlu olduğunu sadece ve sadece gözlerine bakarak anlayacağım, tek bir söz etmeden.
Muhtemelen 48 saat önce, çok iyi dost olabileceğime inandığım bir arkadaşımı manen kaybettim.
Ağlasam sesim duyulmasın istiyorum mısralarımda ve kimse dokunamasın istiyorum gözyaşlarıma elleriyle.
Hem de hiç istemeyerek,
Hem de hiç istenmediğini bilerek.


Bir nokta daha…











15 Ocak 2010 Cuma

Gurbet

Küçük bir not yazmış kardeşim. Diyor ki; “keşke hep çocuk kalsaydım ve dizimdeki yarayı dünyanın en büyük acısı sansaydım.”



Önce gülümsedim, düştüğü güne gittim yılların gerisinde kalan, gözyaşları çizgi filmlerdeki gibi fışkırıyordu o an.


Sonra içim cız etti, “acı mı çekiyor yoksa?” diye. Soramadım, sorsam anlatmazdı çünkü.


Gurbette yaşamak bu işte. Taa uzaklarda diye onu üzmemeye özen göstermek ve bıçak gırtlağa oturuncaya kadar beklemek, katlanmak demek.


Gurbette yaşamak, annen anjiyo olurken senin lay lay lom gezmen ve duyduğun anda nedenini bildiğin halde büyük bir kızgınlık nöbeti geçirmen demek.


“Ya geç kalırsam” sorusuna her gün anlamlı cevaplar bulmaya çalışmak demek.


Yeğenlerinin her türlü fırlamalıklarını görememen demek.






Gurbette yaşamak, hayatın çok önemli bir bölümünü kaçırmak demek.


Belki hiç olmayacak yerlerde, hiç olmayacak şekillerde, hiç akla gelmedik şartlarla bir yaşam kurmak demek.


Bazen katran karası geceler demek.


Bazen zifiri bir karanlık demek.


Gurbet için yürek gerek.

14 Ocak 2010 Perşembe

İşte hayat

Anladım ki, mevcut iş şartların içerisinde, eğer bir konuda kendini gerçekten uzman hissediyorsan kimseyi sevmen ve kendini sevdirmen olası bile değil.



Kimi kıskançlıktan, kimi cahillikten, kimi de korkaklıktan sevmez seni. Kimi de aklını seninkine eşdeğer tutar ve seni geçme yarışına girer, anlayamazsın.


Aynı çuvala girmek istemezsin “bak gördün mü, kaçtı” derler, aynı çuvala girmeyi düşünsen aynada yüzüne tükürürsün hâlbuki.


Hiçbir şey senin umurunda değildir oysa anlamazlar…


“İşte hayat” böyle sürer gider.


Dönüp bakarsın arkana, bir arpa boyu misali…

13 Ocak 2010 Çarşamba

Yalancıyız

Düşündüm de her konuda olduğu gibi şu kadın konusunda da amma yalancıyız.

Hani ahkâm keser edayla deriz ya;

“Tüm kadınlar güzeldir”


“Kadın şarap gibidir, yıllandıkça güzelleşir”


“Kadının yaşı yoktur”


Vs…


Hepsi hikâye…
Bal gibi de, tüm kadınlar güzel değildir.
Bal gibi de, yıllandıkça sirkeleşen birsürü kadın vardır her baktığınız yerde.
Bal gibi de, kadının yaşı vardır.


Ve aslında bakmayın siz; iyi ki de böyledir gerçek. Yoksa yeryüzünde bir tane kadın yaşıyor olmazdı.