Beni tanıyanlar dominant olduğumu söylerler.
Onlara göre ben, astığımı astık, kestiğimi kestik bir insanım.
Beni tanıyanlar benim her işi halledebileceğimi düşünürler.
Halledemeyeceğimi söylediğimde kıvırıyorum, yapmak istemiyorum sanırlar.
Beni tanıyanlar benden gün içinde öyle bir performans beklerler ki,
Günün 24 saat olduğunu ve bu istekleri yerine getiremeyeceğimi söylediğimde alınırlar.
Beni niye böyle tanırlar, ne zannederler diye son günlerde oldukça kafa yormaktayım. İnternette benden fazla takılıp, türlü türlü işleri becerebilen, benden on kat fazla program kullanabilen dost ve akrabalar ne zaman bir uçak bileti vs. lazım olsa beni ararlar, "bi bakar mısın, hangi saatlerde var, en ucuzu nerde var?" diye. "Hadi bilmesen bakarım da, niye ben bakayım ciğerim, senin elin armut mu topluyor" diyemem ben de. Bu bir yaradılış mı desem yoksa aile terbiyesi mi bilmiyorum. Gerçi demesine demem ama ses tonumla vs. belli ederim aslında. Hiç aldırmaz, bir dahaki sefere yine ararlar mesela.
Akrabalarım var mesela. 40 yıllık hayatımda asla iyi birşey söylemek için aramayan, her zaman talepkâr olan. Her kötü şeyi anında duyuran ama iyi bir şey olduğunda aklına bile gelmediğim. Onları da geri çeviremem çoğu zaman. "Zorda olana bir de ben mi yüzümü çevireyim, hem ben kimlere kimlere yardım ediyorum da şimdi bunları mı geri çevireyim" diye.
Arkadaşlarım var mesela. Yıllardır özenle, incecik ve nadide bir Bohemia kristalini taşır gibi özen gösterdiğim. Yorulduğumda, azıcık elimden bıraktığımda beni ilk onların vurduğu, ilk onların terkettiği, her şeyi bir anda unutmuş olan.
Etrafımda mutsuz, asık suratlı insanlar görmekten nefret ediyorum. Depresyona giriveriyorum hemen. Dolayısıyla istemediğim bu hali değiştirmek için kendi kapasitemi de zorlayıp, her yere her şeye yetişmeye çalışıyorum. Bir anlık bile olsa bir gülüşe, bir anlık bile olsa bir huzura vesile olur muyum diye emek harcıyorum.
Ve ne acıdır ki; bunca gayretin üstüne yıkılmışlıklarım, en çok emek harcadığım başta olmak üzere vuruyor beni.
Acıtıyor.
Ağlatıyor.
Umutsuzlandırıyor.
Ama en sonunda, yine de aynı olmaktan, aynı davranmaktan vazgeçiremiyor.
"Umutsuzluğa yer yok, değişime sen de ayak uydur" diyorum kendime çoğu zaman;
Yapamıyorum.
Yapmayı tercih de etmiyorum. Elimde de değil zaten.
Geçtiğimiz hafta bir sertifika programına katıldım.
Verdikleri 10x10 cm. renkli kartonlara "çalıştığınız kurumda yaptığınız işi yazın" dediler.
"Tüm işleri mi?" diye sordum. "Evet" dediler.
Gülümsedim. ;-)
Benimle çok benzer durumdaki bir arkadaşım "Kimsenin yapmak istemediği her şeyi!" yazmış. Çok beğendim.
Gülümsedim ;-)
Tek kelime yazamadım.
Yazmamayı tercih ettim de denebilir.
Eğitim boyunca kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim. Öyle yüzeysel, öyle gerçek dışı sözler, talepler ve istekler konuşuluyordu ki!
Çoğu zaman sustum, 3 gün boyunca.
Ve yine bunca şeyin üstüne, benimle ilgili yaptıkları yorum "siz yönetici olmaktan ziyade bir lidersiniz!" oldu.
Anlamadım, gerçekten anlamadım. Bana kalırsa eğitimin en pasif kişisi idim. Çoğu yerde konuşacak tek kelime bulamadım. Bulamamayı tercih de ettim zaten.
Demem o ki;
Üstüme yapışmış bir yafta var. Ne yapsam, ne söylesem, ne kadar uğraşsam atamadığım ve beni yoran.
Ben kendimi birşey sanmazken, bu nefsi öldürmeye çalışırken, birilerinin - benden faydalanmak için olsa gerek - bana sürekli "aslanım!", "kaplanım!" demesinden feci rahatsızım. Bu bana samimiyetsizlik gibi geliyor ve üzülüyorum.
Çünkü biliyorum ki; mesele benim becerebiliyor, aslan, kaplan, çok zeki olmam felan değil, kendilerinin becermek istemeyişleri, tembellik etmeleri. Eh bi de öyle ya da böyle, karşılayan varsa taleplerini ne diye üzsünler ki tatlı canlarını di mi?
Yine biliyorum ki; çalışkan bir insanım. Üretmeyi çok seviyorum her yerde, her işte. Ve yine biliyorum ki; başıma gelen her kötü, üzücü, yıpratıcı şey de bundan geliyor. Gözlerimi kapıyorum, işimi yapıyorum ve bu batıyor.
Bu hislerim depresyonvari algılanmamalı.
Hani belki bazen;
Ateş üşür, su da terler;
Durum bundan ibaret.